KUR’ÂN-I KERÎMDE
KIYÂMET ve ÂHIRET
Yazarı: Imâm-ı Gazâlî
Cevirmen: Ömer Kastamonulu
KIYÂMET ve ÂHIRET IÇINDEKILER
I.ci KISM: Kıyâmet ve Âhıret
...........................................................3
Birinci fasl: Allahü teâlâ kullarından ogün yemin aldı
............................7
Ikinci fasl: Insan, ömrü boyunca dünyâda durur. Sonra
ölür. Ölüm hâlleri; mü’minin rûhu semâları geçer. Îmânı,
namâzı, zekâtı, Ramazân orucu, haccı düzgün olanların,
seher vaktleri tövbe edenlerin rûhları
yükselir......................8
Üçüncü fasl: Kâfirin rûhunun bedeninden ayrılması. Kabr
süâlleri. Mü’minler bu süâllere kolay cevâb verirler.............14
Dördüncü fasl: Fâcir (kâfir) kabr süâllerine cevâb veremez.
[Resûlullahın ana-babalarının îmân etmeleri ile ilgili
âlimlerin
bildirdikleri.]...............................................................20
Besinci fasl: Kabrde ölüler dört hâlde
bulunur.............................25
Altıncı fasl: Kıyâmetin kopması, canlıların dirilmesi
...................28
Yedinci fasl: Iki nefha arasındaki
tevakkuf...................................31
Sekizinci fasl: Herkes kabri üzerine çıkar, hasr baslar.
Insanlar, hesâbın çabuk yapılması için ulül’azm Peygamberlerin
sefâ’atcı olmalarını sıra ile ricâ ederler.............32
Dokuzuncu fasl: Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın
sefâ’atı. Hesâbın baslaması. Her Peygamber teblîginden
süâl olunur. Ümmetleri de kendilerine teblîg
olandan süâl
olunurlar...............................................................41
Onuncu fasl: Dünyâda a’mâ olanların, islâm düsmanlarına
aldanmayıp, Ehl-i sünnet i’tikâdına sımsıkı sarılanların,
birbirini Allah rızâsı için sevenlerin, Allah korkusundan
harâm islemeyip, aglıyanların, halâl kazanmak için ugrasanların,
belâlara sabr edenlerin, gençlikde ibâdet edenlerin,
mal ve mevki’leri ile müslimânlara eziyyet edenlerin,
ehl-i belânın, gençlerin ve köle ve câriyelerin ve
tenbel fükarânın hasrları
...........................................................51
KIYÂMET ve ÂHIRET
Hamd, zâtının ebedî oldugunu bildiren Allahü teâlâya olsun.
Kendisinden baska bütün varlıkların yok olmalarını diledi. Kâfirleri
ve günâhkârları kabr azâbı ile cezâlandıracakdır. Kullarının
dünyâ ve âhıret se’âdetine kavusmaları için Peygamberleri vâsıtası
ile emrlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının âhıretde azâb veyâ
mükâfât görmelerini dünyâdaki yapdıkları birkaç günlük amellerine
bagladı. Âhıret yoluna girip, rızâsına kavusmagı, seçdigi ve
sevdigi kullarına kolay eyledi.
Allahü teâlâ, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselâma,
Onun Âline ve Eshâbına salât ve selâm eylesin ki, onların ismlerini
müslimânlar arasında pek yüksek eyledi.
Bilmelisin ki, herseyi dirilten ve öldüren Allahü teâlâ, Âl-i Imrân
sûresinin yüzseksenbesinci ve El-Enbiyâ sûresinin otuzbesinci
ve El-Ankebût sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i serîfinde, (Her
canlı ölümü tadacakdır) buyurdu. Bununla âlemlerin üç ölümünü
bildirdi. Dünyâ âlemine gelen elbette ölür. Ceberût âlemine ve
melekût âlemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünyâ âleminde
olanlar, Âdemogulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada
olan hayvanlardır.
Melekûtî olan [ya’nî gözle görülemiyen] ikinci âlem, melekler
ile cin sınıflarının bulundugu âlemdir.
Ceberûtî olan üçüncü âlem ki, meleklerden seçilenlerin âlemidir.
Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Hac sûresinin yetmisbesinci âyetinde
meâlen, (Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler
seçdi) buyuruldu.
Iste bu üçüncü sınıf Ceberût âleminin ehli, Kerûbiyân, Rûhâniyân,
Hamele-i Ars melekleri ve Surâdıkât-ı celâl ehli olanlardır.
Enbiyâ sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerinde meâlen, (Allahü
teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki, kendisine ibâdetde,
kendilerini begenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep
Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar) buyurularak, bunları
bildirmekdedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerîme ile medh
buyurmusdur.
Bunlar çok serefli olup, Cennet bagçelerinde bulunurlar.
Bunlar Kur’ân-ı kerîmde bildirilmis olup, sıfatları anlatılmıs-
– 5 –
dır. Bunlar cenâb-ı Hakka yakîn oldukları ve bulundukları mekânları
Cennet oldugu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakîn olmaları,
ölmelerine mâni’ olmaz.
Sana önce dünyâ ölümünü anlatacagım. Haber verecegim seyi
dinlemek için kulagını iyi ver ki, eger Allahü teâlâya ve Onun
Resûlüne,
kıyâmet gününe ve âhırete inanıyorsan; sana insanların bir
hâlden diger bir hâle nasıl geçdiklerini nakl edip, onların
hâllerini,
vasflarını haber verecegim. Çünki, bu haberler ancak delîl ve sâhid
iledir ki, anlatacaklarıma Allahü teâlâ ve Kur’ân-ı kerîm sâhiddir.
Kur’ân-ı kerîm ile Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” nakl
edilen sahîh hadîsler sözümü tasdîk eder. [Insân ölünce, (Dünyâ
hayâtı) biter. (Âhiret hayâtı) baslar. Âhiret hayâtı üç kısmdır:
Tekrâr
dirilinciye kadar, (Kabr hayâtı) dır. Sonra, (Kıyâmet hayâtı),
bundan sonra, (Cennet ve Cehennem hayâtı) dır. Bu üçüncü hayât,
sonsuzdur.]
____________________
Dünyâda iyi, fâideli seyler, kötü, zararlı seylerle karısıkdır.
Se’âdete, râhat ve huzûra kavusmak için, hep iyi, fâideli seyleri
yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ çok merhametli oldugu için, iyi
seyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yaratdı. Bu kuvvete (akl)
denir.
Temiz ve saglam olan akl, bu isini, çok iyi yapar, hiç yanılmaz.
Günâh islemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. Iyiyi kötüden
ayıramaz. Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu isi kendi yapmakda,
iyi isleri Peygamberler vâsıtası ile bildirmekde ve bunları
yapmagı emr etmekdedir. Zararlı seyleri de bildirip, bunları yapmagı
yasak etmekdedir. Bu emr ve yasaklara (Din) denir. Muhammed
aleyhisselâmın bildirdigi dîne (Islâmiyyet) denir. Bugün,
yeryüzünde, degisdirilmemis, bozulmamıs tek din vardır. O da
islâmiyyetdir.
Râhata kavusmak için, islâmiyyete uymak, ya’nî müslimân
olmak lâzımdır. Müslimân olmak için de, hiçbir formaliteye,
imâma, müftîye gitmege lüzûm yokdur. Önce kalb ile îmân etmeli,
sonra da, islâmiyyetin emr ve yasaklarını ögrenmeli ve yapmalıdır.
____________________
Süâl melekleri kabre geleler,
Nemâzını dogru kıldın mı diyeler.
Hemen kurtuldun mu sandın ölünce,
Senin için azâb hâzır diyeler.
– 6 –
BIRINCI FASL
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, belini kudretiyle
mesh buyurdugu zemân, ondan iki avuç aldı. Birisini sag tarafından,
digerini ise sol tarafından aldı. Her insanın zerresini birbirinden
ayırdı. Âdem aleyhisselâm onlara bakdı ki, onların zerreler gibi
oldugunu gördü. El-Vâkı’a sûresindeki bir âyet-i kerîmede meâlen,
(Iste bu sagdakiler Cennet ehlinin amelini yapacaklarından,
Cennetlik olanlardır. Bana bunların amellerinden bir fâide ve zarar
yokdur. Bu soldakiler Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından,
Cehennemlik olanlardır. Bana bunlardan da bir fâide ve bir
zarar yokdur) buyuruldu.
Âdem “aleyhisselâm” Allahü teâlâya, (Yâ Rabbî! Cehennem
ehlinin ameli nedir?) diye sordu. Allahü teâlâ da, (Bana sirk kosmak
ve gönderdigim Peygamberlere inanmamak ve ilâhî kitâblarımda
(Peygamberlere verilen kitâblar) olan emr ve nehyimi tutmayıp,
bana isyân etmekdir) buyurdu.
Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâya düâ ederek,
(Yâ Rabbî! Bunları kendilerine sâhid kıl. Umulur ki, Cehennem
ehli ameli islemezler) dedi. Allahü teâlâ da, nefslerini sâhid yapıp
(Ben sizin Rabbiniz degil miyim?) buyurdu. Hepsi, (Rabbimizsin.
Biz sehâdet eyledik) dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Âdemi
“aleyhisselâm” de sâhid tutdu ki, onlar Allahü teâlânın
rubûbiyyetini
ikrâr etdiler. Bu sözlesmeden sonra, onları tekrar eski mekânlarına
gönderdi. Çünki bunların hayâtları yalnız rûhânî bir hayât
idi. Cismânî bir hayât degildi. Allahü teâlâ bunları Âdem
aleyhisselâmın
sulbüne yerlesdirdi. Rûhlarını kabz edip, arsın hazînelerinden
birinde muhâfaza kıldı.
Bir babanın nutfesi ananın rahminde karar edip, çocugun cismânî
sûreti temâm oldugu zemân, henüz ölüdür. Melekûtî bir cevheri
oldugundan, cesedin fenâlasması men edildi. Allahü teâlâ
rahmde ölü olan bu çocuga rûh vermeyi murâd buyurdugunda, arsın
hazînelerinde bir müddet gizleyip muhâfaza buyurdugu rûhu, o
cesede iâde eder. Çocuk o zemân hareket etmeye baslar. Çok çocuk
vardır ki, anne karnında hareket eder. Vâlidesi ba’zan isitir.
Ba’zan isitmez. Allahü teâlânın rûhlara, (Ben sizin rabbiniz degil
miyim) diye sordugu mîsâkdan (sözlesmeden) sonraki ölüm ya’nî,
rûhunu arsın hazînelerine göndermesi birinci ölüm ve simdiki ana
karnındaki hayât, ikinci hayâtdır.
– 7 –
IKINCI FASL
Bundan sonra, Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda
durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye
kadar
ve ezelde takdîr edilmis olan amelleri bitinceye kadar, dünyâda
durur. Dünyâdaki ölümü yaklasdıgı vakt, dört melek gelir. Bunların
biri, rûhunu sag ayagından ve biri sol ayagından ve biri sag elinden
ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara hâline
gelmezden
evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmege baslar. Melekleri, yapdıkları
islerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür.
Eger dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok def’a da,
gördügü seyleri, seytânın bir isi zan eder. Lisânı tutuluncaya kadar
hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından
çekerler. Solugu ise, sanki saka kırbasından su bosalır gibi, gırıl
gırıl
öter. Fâcirin rûhu da yas keçeye takılmıs olan diken çekilir gibi
çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz
“sallallahü
aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile
dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir igne deliginden çıkıyor ve gök
yere bitisiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.
Hazret-i Kâ’bdan “radıyallahü anh”, ölüm nasıl oluyor diye süâl
olundu. Buyurdu ki: (Bir diken dalını bir kisinin içerisine
koymuslar.
Ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor. Kesdigini kesiyor. Kalan
kalıyor gibi buldum).
Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki, (Elbette ölüm acılarından birinin siddeti, üçyüz kerre kılınç
vurmakdan dahâ siddetlidir).
Iste bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki tarafa
gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Gögüs kemikleri kalkar, solugu
kabarır, benzi sararır. Âise-i sıddîka “radıyallahü anhâ” vâlidemiz,
Resûlullah kucagında iken, bu hâli görünce, gözünden yas
dökerek su meâlde si’r söyledi:
(Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ hareketlerden
birsey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar seni
cin de çarpmadı. Birseyden dahî korkmadın. Simdi ne oldu ki, güzel
yüzün inci gibi terle örtülmüs görüyorum. Her ölünün rengi soldugu
hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı
aydınlatıyor.)
Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu gögsüne gelmis
iken konusamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, is gâyet büyük
oldugundan,
gögüs nefeslerle sıkısıp, daralmısdır.
Görmezmisiniz, insanın gögsüne vurulsa bayılır. Ancak az sonra
söze kâdir olur. Çok kerre de söyliyemez. Insanın neresine vu-
– 8 –
rulsa seslenir. Gögsüne vurulsa, hemen sessiz ölü gibi düser.
Ikinci sebebi de, ses akcigerlerinden dısarı çıkan havanın
hareketinden
hâsıl oluyor idi. Bu soluk ise kalmadı. Nefes alıp veremedigi
için, bedenin harâreti kalmaz, sogur. Bu zemânda mevtâların
hâlleri muhtelif olur.
Ba’zıları vardır ki, melek zehr ile su verilmis kızgın demir ile
vurur. Hemen rûh kaçar, hârice çıkar. Melek onu eline alır, civa
gibi
titremeye baslar. Çekirge kadar insan seklinde olur. Sonra melek
onu zebânîye (azâb yapıcı melege) teslîm eder.
Ba’zı mevtâ vardır ki, rûhu azar azar çekilir. Tâ ki, bogazında
tutulur. Bogazında da kalmaz. Ancak kalbe baglı olarak kalır. Bu
zemânda, melek zehrli kızgın demir ile vurur. Zîrâ, o demirle
vurmayınca,
rûh kalbden ayrılmaz. Bu demirle vurmanın sebebi, demir
ölüm denizine daldırılmısdır. Kalb üzerine konulunca, diger
yerlerine de sirâyet eden zehr gibi olur. Zîrâ, hayâtın sırrı ancak
kalbdedir. Onun sırrı ancak dünyâ hayâtında te’sîr eder. Bunun
için, ba’zı kelâm âlimleri (hayât rûhun gayrıdır) ve (hayâtın
ma’nâsı,
rûhun beden ile karısmasıdır) dediler.
Rûh çekilip, son bagı kopacagı zemân, kendisine birçok fitneler
ârız olur. Bu, ol fitnelerdir ki, iblîs a’vânını (yardımcılarını)
hâssaten
o kimseye musallat eder. O hâlde iken o insana gelirler ve
onun anası ve babası ve kardesi ve kızkardesi ve sevdigi kimselerden
vefât etmis olanlar sûretinde görünürler ve ona derler ki:
(Ey filân! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçdik. Sen yehûdî
dîninde olarak öl. Bu din, Allah indinde, makbûl olan hak dindir).
Eger bunların sözlerine aldanmaz, dinlemez ise, yanından giderler.
Baskaları gelip, derler ki, (Sen nasrânî (hıristiyan) olarak öl!
Zîrâ
o din Mesîhin, ya’nî Îsâ aleyhisselâmın dînidir ki, Mûsâ
aleyhisselâmın
dînini, nesh etmisdir.) Böylece, her milletin dinlerini ona
söylerler. O zemânda, Cenâb-ı Hakkın sasırmasını diledigi kimse
sasırır.
Iste bu; (Ey bizim Rabbimiz! Dünyâda iken bize îmân verdigin
gibi, ölürken de kalblerimizi sasırtma) meâlindeki Âl-i Imrân
sûresinin
sekizinci âyet-i kerîmesinin haber verdigi hâldir.
Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o
kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad
Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.
Rahmet-i ilâhiyye, seytânı uzaklasdırıp, hastanın yüzünden o
yorgunlugu giderir. O zemân insan ferahlar, güler. Çok kimselerin
bu hâlde güldügü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi
ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim. Bunlar ise,
senin düsmanların olan seytânlardır. Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i
– 9 –
Muhammediyye üzre vefât et!) der. Insana iste bu melekden dahâ
çok sevgili ve ferahlandırıcı bir sey yokdur. (Yâ Rabbî, bize
rahmetini
ihsân eyle. Ihsân sâhibi ancak sensin) meâl-i serîfindeki, Âl-i
Imrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber vermekdedir.
Ba’zı kimseler vardır ki, ayakda nemâz kılarken vefât eder.
Ba’zısı uykuda iken, ba’zısı, bir seyle mesgûl iken, ba’zısı da,
çalgı
ve oyunlara dalmıs iken, kimisi de, serhos iken, ansızın vefât eder.
Ba’zı kimselere, rûhu çıkarken kendinden evvel geçen tanıdıkları
gösterilir. Bunun için, etrâfında olan kimselere bakar. Bu zemânda,
o kimse için horuldamak olur ki, insandan baska hersey onu isitir.
Insan isitmis olsa, elbette helâk olur, korkudan ölürdü.
Ölünün his duygularından en son gayb edecegi sey isitmesidir.
Zîrâ rûh kalbden ayrıldıgı vakt yalnız görmesi bozulur. Fekat
isitmek,
rûh kabz oluncaya kadar gayb olmaz. Bunun için Fahr-i âlem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm hastalıgında
olanlara sehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah”dır. Bu kelimeyi telkin ediniz!) buyurmusdur.
Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz söylemekden de nehy buyurmusdur.
Çünki o zemân, insan siddetli sıkıntı içindedir.
Eger ölünün agzından tükrügü akmıs, dudagı sarkmıs, yüzü kararmıs,
gözü dönmüs ise, bilmis ol ki, o sakîdir. Âhıretdeki sekâvetini
görmüsdür.
Eger görür isen ki, agzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor,
gözü dahî kırpık gibidir. Bilmis ol ki, o kimse âhıretde kavusacagı
sürûr ile tebsir (müjde) olunmusdur.
Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipege sararlar. O
sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan seklindedir.
Aklından
ve ilminden hiçbirsey gayb etmemisdir. Dünyâda ne yapmıs ise,
hepsini bilir. O melekler, bu rûhla berâber semâya dogru uçarak
yükselirler. Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez.
Böylece,
önceki geçmis Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmetlerini
ve yeni ölmüs olanları, bir yere yayılmıs olan çekirgeler gibi
görerek
geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına varırlar.
Bu meleklerin basında olan Cebrâîl “aleyhisselâm”, dünyâ semâsına
çıkar. Kimsin diye sorulur. Ben Cebrâîlim, yanımdaki de filândır,
diyerek o kimsenin güzel ve sevdigi ismleri ile haber verir.
Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir
ki, i’tikâdı, inancı güzel idi. Ve hiç sübhesi yokdu) derler.
Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar. Kimsin denir. Cebrâîl
“aleyhisselâm” birinci kat semâdaki meleklere söyledigi sözünü
tekrâr eder. Ikinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hos safâ
– 10 –
geldi. Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek
edâ ederdi) derler.
Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulasırlar. Kimsin denir. Cebrâîl
“aleyhisselâm” dahâ önce söylediklerini tekrâr eder. Bunun üzerine
(Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldıgı mahsûlün
usrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen
bu zât hos ve safâ geldi) denir. Oradan da geçerler.
Dördüncü kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ önce söyledigi
gibi cevâb verir. (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da, orucu
bozan seylerden ve yabancı kadınlarla görüsmekden ve harâm
yimekden kendini muhâfaza eden kimse, hos ve safâ geldi) denir.
Sonra geçerler. Besinci kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ
önce söyledigi gibi cevâb verir. (Farz oldugu zemân haccını riyâsız
ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hos ve safâ geldi) denir.
Sonra geçerler. Altıncı kat semâya varırlar. Kimsin denir. Evvelce
vermis oldugu cevâbı verir. (Seher vaktlerinde çok istigfâr
eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hos, safâ
geldi) denir.
Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl perdelerinin
bulundugu bir makâma varırlar. Kimsin diye sorulunca, öncekiler
gibi cevâb verir. Yine (Hos ve safâ geldi. Çok istigfâr edip,
[çoluk çocuguna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü
teâlânın
dînini, Onun kullarına ögreten, miskinlere [ve darda kalanlara]
yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun) denir.
Sonra meleklerden bir cemâ’ate ugrarlar ki, hepsi onu Cennet
ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler.
Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler. Yine kimdir diye
sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir. (Hos safâ geldi. Her
iyiligini
Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir.
Bundan sonra ates tabakasından geçer. Sonra nûr, zulmet, su
ve kar tabakalarından geçer. Sonra soguk denizine ugrar ve geçerler.
Her tabakanın birbirine uzaklıgı bin senelik yoldur.
Sonra Ars-ur-Rahmân üzerine örtülmüs olan perdeler açılır ki,
seksen bin perdedir. Her perdede seksen bin serefe vardır. Her
serefede
bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh
ederler. Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar
ve herkes Allahü teâlâdan baska olarak ona ibâdet ederdi. Bu
zemânda,
perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiginiz
rûh kimdir? Cebrâîl “aleyhisselâm” filân oglu filândır, der.
Allahü teâlâ, (Bunu yakınlasdırın. Ve sen ne güzel kulumsun
buyurur.) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde dur-
– 11 –
dugu vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu
utandırır.
Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu. Sonra, Cenâb-ı
Hak onu afv eder.
Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu.
Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana
ne mu’âmele eyledi. Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî
huzûrunda durdurdu. Ey Seyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen
sunu ve bunu islemedin mi? buyurdu. Allahü teâlânın yapdıklarımı
bildigini anladıgım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî,
böyle süâl soracagını bana dünyâda bildirmediler, dedim. (Sana
nasıl bildirildi) buyurdu. Ben de, bana Mu’ammer, Imâm-ı Zührîden,
o da Urveden, o da Âise-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O
da hazret-i Peygamberden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, O da
hazret-i Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler. Raûf ve
rahîm
olan Allahü teâlâ, (Ben azîmüssan, islâmda agaran saç ve sakala
azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim. O zemân Allahü
teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve Imâm-ı Zührî ve Urve
ve Âise ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız. Ben de
seni magfiret etdim.)
[Kâdî Yahyâ bin Eksem “rahmetullahi aleyh” Bagdâdda kâdî
iken 242 [m. 856] de Medînede vefât etdi. Sâfi’î fıkh âlimi idi.
(Tenbîh)
adındaki kitâbı meshûrdur.
Mu’ammer bin Müsennâ, Ebû Ubeyd-i Nahvi adı ile meshûrdur.
Edib idi. 110 da Basrada tevellüd, 210 [m. 825] da vefât etdi.
Hâricî idi. Çok kitâb yazdı. Hadîs ve târîh âlimi idi.
Muhammed bin Müslim Zührî tâbiîndendir. Kitâblarını dıvar
gibi dizip, içine kapanarak okumakla vakt geçirirdi. Zevcesi bir
gün (Bu kitâblar bana üç ortakdan dahâ siddetlidir) demisdi. 124
[m. 741] de vefât etdi “rahime-hullahü teâlâ”.
Urve bin Zübeyr, Zübeyr bin Avvâmın ikinci ogludur. Esmâ
bint-i Ebî Bekrin ogludur. Fukahâ-i seb’adan biridir. Âiseden
“radıyallahü
anhâ” çok hadîs-i serîf bildirdi. 22 de tevellüd, 93 de Medînede
vefât etdi “rahime-hullahü teâlâ”.]
Yine, Abdül’azîz ibni Nübâte rü’yâda görülüp, Allahü teâlâ
hazretleri sana nasıl mu’âmele buyurdu diye sorulunca, Allahü teâlâ
bana buyurdu ki, (Sen su kimse degilmisin ki, sözünü kısaltır.
Ve sana bu ne güzel fesâhatli söz söyler denilsin diye konusurdun.)
Ben de, (yâ Rabbî! Yüce zâtını noksan sıfatlardan tenzîh ve
takdîs ederim ki, ben hakîr kulun, dünyâda zât-i rubûbiyyetini
vasf ve medh ve senâ ederdim.) (Öyle ise, dünyâda dedigin gibi
vasf eyle) buyurdu. Ben dahî, (Önce yokdan yaratan, onların yine
– 12 –
rûhlarını kabz ederek öldürür. Onlara nutk (konusma hassası) veren,
yine nutklarını yok eder. Yok etdigi gibi, sonra yine yokdan
îcâd eder. Insan öldükden sonra, uzvlarını birbirinden ayırdıgı
gibi,
onları yine kıyâmet günü cem’ eder) dedim. Günâhları afv edici
olan Allahü teâlâ, (Dogru söyledin. Git ben de seni magfiret etdim)
buyurdu dedi. [Ibni Nübâte sâir olup, divânı vardır. 405 [m.
1014] de Bagdâdda vefât etdi.]
Mensûr bin Ammâr da “rahmetullahi aleyh”, rü’yâda görülüp,
Allahü teâlâ sana ne mu’âmele buyurdu diye sorulunca, söyle cevâb
verdi. Cenâb-ı Hak, beni ma’nevî huzûrunda durdurup, (Bana
ne ile geldin ey Mensûr) buyurdu. Ben de, yâ Rabbî, otuzaltı hac
ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabûl etmedim. Ne ile geldin?)
buyurdu
Ben de; yâ Rabbî, senin rızân için, okudugum üçyüzaltmıs
hatm-i serîf ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabûl etmedim. Ne ile
geldin, ey Mensûr?) buyurdu. Ben de yâ Rabbî, rahmetin ile geldim,
dedim. Bunun üzerine, Allahü teâlâ da, (Iste simdi bana geldin,
git ben de seni magfiret etdim) buyurdu dedi.
Bu hikâyelerin çogu ölümün korkulu hâllerini haber verir. Ben
sana, Allahü teâlânın yardımı ile, söz dinleyecek kimselerin
uyabilecekleri
seyleri haber verdim. Ba’zı insanlar vardır ki, kürsîye
ulasdıkları zemân bir nidâ isitir. Ve orada, onu geri çevirirler.
Ba’zıları da, perdelerden geri çevrilir. Allahü teâlânın huzûruna
ulasanlar, Ârif-i billâh olanlardır, ya’nî Evliyâ-i kirâmdır.
Vilâyetin
dördüncü derecesi ve dahâ üst makâmlarında olan kimselerin
dısındakiler,
Allahü teâlânın huzûruna ulasamazlar.
____________________
Beterdir günbegün hâlim, begâyet, yâ Resûlallah!
Düzelsin artık ef’âlim, inâyet yâ Resûlallah!
Azıtdı bu denî nefsim, beni seytâna uydurdu.
Ne mümkin bunca isyânla, dehâlet yâ Resûlallah!
Aceb kâbil mi kurtulmak, hevây-i nefs-ü seytândan?
Erismezse, eger senden, hidâyet yâ Resûlallah!
Gelince feyz-ü ihsânın, günâhkâr kimseye bir ân,
Onun râhı, dü-âlemde, selâmet yâ Resûlallah!
Emri, nehyi ta’zîm etdim, harâma demedim halâl.
Her günâhın sonu oldu, nedâmet yâ Resûlallah!
Ey ins-ü cinnin Resûlü, insanların en üstünü,
Ihlâsıma bagısla kıl, sefâ’at yâ Resûlallah!
– 13 –
ÜÇÜNCÜ FASL
Fâcirin, ya’nî kâfirin rûhu sert olarak siddet ile alınır ve yüzü
Ebû Cehl karpuzu gibi olur. Melekler ona hitâben, (Ey habîs olan
rûh! Habîs olan cesedden çık) der. O da merkeb gibi bagırır. Rûhu
çıkınca, Azrâîl aleyhisselâm, onu yüzü gâyet çirkin ve siyâh
elbiseli
ve fenâ kokulu zebânîlere (ya’nî azâb yapan meleklere) teslîm
eder ki, ellerinde yünden yapılmıs, eski kilim parçası gibi bir
bez vardır. O rûhu buna sararlar. Bu zemânda, çekirge kadar insan
sekline çevrilir. Bunun sebebi, kâfirin cesedi âhıretde mü’minin
cisminden büyük olur. Hadîs-i serîfde, (Cehennemde kâfirin bir
azı disi Uhud dagı kadardır) buyuruldu.
Cebrâîl aleyhisselâm, bu kötü rûhu yükseltir ve dünyâ semâsına
ulasırlar. Sen kimsin denir. Ben Cebrâîlim der. Yanındaki kimdir
denir. Filân oglu filân diye, kötü, çirkin ve dünyâda sevmedigi
fenâ ismleriyle onu zikr eder. Onun için gök ve semâ kapısı açılmaz
ve deve igne deliginden geçmedikçe, bu gibi kimseler Cennete
girmezler denir.
Cebrâîl aleyhisselâm bu sözü isitince, onu elinden bırakıverir.
Rüzgâr onu uzaklara sürükler. Iste bu, Hac sûresinde, (Allahü
teâlâya
ortak kosan kimse, suna benzer ki, gökden düsüp, kendini yâ
kuslar kapısır. Yâhud rüzgâr onu uzak bir yere atar da orada helâk
olur) olan otuzbirinci âyet-i kerîmenin meâli serîfidir. O kimse
yere
düsünce, bir zebânî onu alıp siccîne götürür. Siccîn yerin altında
veyâ Cehennemin dibinde büyük bir tasdır ki, kâfir ve fâsıkların
rûhu oraya götürülür.
Yehûdî ile nasârânın rûhları kürsîden kabrlerine geri gönderilir.
Eger bunlar kendi dinleri üzere olurlarsa (bozulmamıs yehûdîlik
ve hıristiyanlık) kendilerinin yıkanmalarını ve defn olunmalarını
seyr ederler.
Müsrik ya’nî dinlere inanmayanlar, bunlardan birsey seyredemez.
Zîrâ kendisi dünyâ semâsından hakîr olarak bırakılmısdır.
Münâfık, ikinciler gibi, ya’nî müsrik gibi,Allahü teâlânın kahrına
ugramıs ve red olunmus olarak, mezârına geri gönderilir.
Mü’minlerden kullukda kusûr edenler çesid çesiddir. Ba’zılarını,
kılmıs oldugu nemâzı geri çevirir. Zîrâ bir kimse, nemâzını horozun
yem yedigi gibi çabuk çabuk kılarsa, nemâzından hırsızlık
etmis olur. Onun nemâzı eski bir bez parçası gibi toplanıp yüzüne
vurulur. Sonra yükselir ve sen beni zâyi’ etdigin gibi, Allahü teâlâ
da, seni zâyi’ etsin der.
Ba’zılarını zekâtı geri çevirir. Zîrâ o kimse, zekâtını filân kimse
– 14 –
tesadduk ediyor, zekâtını veriyor desinler diye verirdi. Ve çok
def’a kadınların muhabbetini çekmek için zekâtını onlara verirdi.
Biz bunları gördük. Biz bunu müsâhede eyledik. Halâl olan seylerle
Allahü teâlâ herkese âfiyet versin.
Ba’zılarını da orucu geri çevirir. Çünki o kimse yemekden oruc
tutmus, fekat mâlâ-ya’nî sözlerden ve gıybetden ve günâh islemekden
kaçınmamıs idi. Iste bu oruc fuhs ve hüsrândır. Bu seklde oruc
tutarken, Ramezân ayı çıkar. Zâhirde oruc tutmus, hakîkatde
ise,oruc tutmamıs olur.
Ba’zı kimseleri de haccı geri çevirir. Çünki o kimse, hac ediyor
desinler diye veyâ harâm mal ile hac etmisdir.
Ba’zı insanı da anaya-babaya âsî olmak gibi bir günâhı geri çevirir.
Bu hâlleri, esrâr âleminden haberi olanlar ve Allahü teâlânın
rızâsı için ilm ögrenen âlimler bilir.
Simdiye kadar anlatdıgımız husûslar hakkında, Peygamberimizden
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîsler, Eshâb-ı kirâmdan
ve tâbi’înden de haberler gelmisdir. Muâz bin Cebel “radıyallahü
anh”ın rivâyetinde bildirildigi gibi, amellerin geri çevrilmesi
ve bunun dısındaki husûslarda çok haberler gelmisdir. Ben bu
mes’eleyi kısaca ayırarak anlatmak istedim. Eger kısaltmamıs
olsaydım,
çok kitâbları doldururdum. Ehl-i sünnet i’tikâdında olan
ya’nî dogru i’tikâd ve îmâna sâhib olanlar, çocuklarını bildikleri
gibi,
bu anlatdıklarımızın dogru oldugunu bilirler.
Rûh cesede geri döndürüldügü zemân cesedi yıkanırken bulur
ve bası ucunda gasli bitinceye kadar durur. Allahü teâlâ iyiligini
istedigi
kimsenin gözünden perdeyi kaldırır ve o kimse, ölünün rûhunu
dünyâdaki insan sûretinde görür. Bir zât oglunu yıkarken bası
ucunda oldugunu gördü. Kendisine korku gelip gördügü tarafdan
diger tarafa geçdi. Kefenine sarılıncaya kadar bu hâli gördü.
Kefene sarılınca, o sahsın seklindeki rûh kefene geri döndü. Na’s,
ya’nî tabut içine koyunca da rûhu görenler oldu. Nitekim sâlihlerden
çok kimseden rivâyet olundu ki, na’s üzerinde iken filân nerededir.
Rûh nerededir? diye ses isitildi. Kefen gögüs tarafından iki
yâhud üç kerre hareket eyledi.
Rebî’ bin Heysemden “rahimehullah” rivâyet edildi ki, bir zât,
yıkayan kimsenin elinde hareket etmisdir. Yine Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü anh” zemânında bir ölünün tabut üzerinde konusdugu
görüldü ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhümâ” nın fazîletlerini
zikr etdi.
Mevtânın bu hâlini görenler, melekler âlemini seyr eden Velî-
– 15 –
lerdir. Allahü teâlâ diledigi kimsenin gözünden ve kulagından
perdeyi
kaldırır, o da bu hâli görür ve bilir.
Ölü kefene sarıldıgı zemân rûh hâricde olarak gögüse yakın gelir.
Bu sırada onun bagırması ve inlemesi vardır. Der ki, beni Rabbimin
rahmetine acele götürünüz. Eger bana ihsân olunan ni’metleri
bilseydiniz, beni götürmekde acele ederdiniz.
Eger sekâvet ile korkutulmus ise, der ki, aman bana azâb-ı ilâhîden
bir müddet mühlet verip, agır götürünüz. Eger bilseydiniz,
elbette beni omuzunuzda tasımazdınız. Bunun için, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir cenâze görünce, hemen ayaga
kalkarlar, kırk adım kadar berâber giderlerdi.
Sahîh hadîsde bildirildi. Peygamberimizin “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” önünden bir cenâze geçirildi. Ta’zîm için
Peygamberimiz
ayaga kalkdı. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” (Yâ
Resûlallah, bu cenâze yehûdî cenâzesidir) dediler. Peygamberimiz
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (nefs degil midir?) buyurdu.
Ya’nî insan degil midir? Resûlullah efendimizin böyle yapmalarının
sebebi, mubârek zâtına melekler âlemi kesf olunmus, gösterilmisdir.
Bunun için, cenâze gördügü vakt nes’eli olurlar idi.
[(Halebî)de diyor ki, önünden cenâze geçen kimse, cenâze için
ayaga kalkıp dikili durmamalıdır. Cenâzeyi tasımak ve arkasından
yürümek için kalkmalıdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” efendimizin cenâze görünce kalkdıgı, geçdikden sonra
oturdugu ve siz de böyle yapın diye emr buyurdugu bildirildi ise
de, bu emr nesh edildi. Ya’nî bir zemân sonra, bu emrini degisdirdi.
(Merâk-ıl-felâh) ve (Dürr-ül-Muhtâr)da da cenâzeyi görenin
saygı durusu olarak ayaga kalkmasının câiz olmadıgı yazılıdır.]
Ölü kabre konuldugu zemân, üzerine toprak örtülünce, kabr
meyyite söyle söyler ki, benim üzerimde iken ferah idin. Simdi
altımda
mahzûn olursun. Benim üzerimde yemekler yirdin. Simdi de
seni benim altımda kurtlar yir. Kabr dolup, toprakla üzeri
örtülünceye
kadar böyle çok acı sözler söyler.
Ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” rivâyet olundu ki, Yâ Resûlallah,
ölü kabre kondugu vakt, ilk karsılasdıgı sey nedir diye sordu.
Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Yâ Ibni Mes’ûd! Bunu bana senden baska kimse sormadı. Ancak
sen sordun. Ölü kabre konuldugu vakt, önce bir melek seslenir. O
melegin ismi (Rûmân)dır. Kabrlerin arasına girer. Der ki, Yâ
Abdellah!
Amelini yaz! O kimse der ki, benim burada ne kâgıdım, ne
kalemim var. Ne yazayım? O melek der ki; bu sözün kabûl edilmez.
Senin kefenin kâgıdındır. Tükrügün mürekkebindir. Parmak-
– 16 –
ların kalemindir. Melek kefeninden bir parça kesip verir. O kul
dünyâda her ne kadar yazı yazmak bilmese de, orada sevâbını ve
günâhını, âdeta o bir günde islemis gibi yazar. Bundan sonra melek,
o yazdıgı kefen parçasını dürer. O ölünün boynuna asar.) Bundan
sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz,
(Her insanın yapdıgı isleri gösteren sahîfelerini biz boynunda
kıldık)
meâlindeki Isrâ sûresinin onüçüncü âyet-i kerîmesini okudular.
Sonra, gâyet korkunç iki melek gelir. Insan seklinde görünürler.
Yüzleri gâyet siyâh olup, disleriyle yeri yararlar. Baslarının
tüyleri yeryüzüne sarkmıs görünür. Sözleri gök gürler gibi, gözleri
simsek çakar gibidir. Nefesleri de, siddet ile esen rüzgâr gibidir.
Herbirinin demir kamçıları vardır ki, insanlar ve cinler bir araya
gelseler, yerden kaldıramazlar. Daglardan dahâ büyük ve agırdır.
Bir kerre, bir kimseye vurursa, mâzallah parça parça eder. Rûh
bunları görünce, hemen kaçar. Ölünün burnundan gögsüne girerler.
Gögsünden yukarısı dirilir. Ölecegi zemândaki hâli gibi olur.
Hareket etmege kâdir olmaz. Fekat ne söylenirse onu isitir ve görür.
Bunlar ona siddet ile süâl ederler. Cefâ ederek onu üzerler.
Toprak ona su gibi olmusdur. Ne vakt kımıldarsa yer açılıp bir
bosluk
olur.
Bu iki melek (Rabbin kimdir? Dînin nedir? Peygamberin kimdir?
Kıblen neresidir?) diye süâl sorarlar. Allahü teâlâ, kimi muvaffak
eder ve kimin kalbine hak sözü yerlesdirirse, der ki, (Sizi vekîl
ederek bana kim gönderdi ise, rabbim odur. Benim rabbim Allah,
Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dînim Dîn-i islâmdır.)
Buna ancak, ilmi ile âmil olan hayrlı âlimler böyle cevâb verir.
O zemân bunlar da der ki, (Dogru söyledi. Delîlini getirdi. Bizim
elimizden kurtuldu.) Bundan sonra onun üzerine kabrini büyük
bir kubbe gibi yaparlar. Onun için sag tarafına iki kapı açarlar.
Sonra da kabrini güzel kokulu feslegenlerle döserler. Cennet
kokuları,
o meyyitin üzerine gelir. Dünyâda yapdıgı güzel amelleri,
en sevdigi dostu sûretinde gelip, onu eglendirir ve ona güzel
haberler
söyler. Kabri nûr ile dolar. Kıyâmet kopuncaya kadar kabrinde
nes’eli ve sevinçli olur. O kimseye kıyâmet kopmasından dahâ sevgili
bir sey olmaz.
Ilmi ve ameli az olan ve ilmden ve melekût esrârından haberi
olmıyan mü’minlerin derecesi bundan asagıdır ki, onun yanına
Rûmândan sonra, güzel sûretde ve güzel kokulu ve güzel elbiseli
olarak ameli gelir. (Beni bilmez misin) der. O da der ki, (Sen
kimsin
ki, Allahü teâlâ seni benim su garîb oldugum zemânda bana
– 17 – Kıyâmet ve Âhıret - F:2
ihsân eyledi.) O da der ki, (Ben senin sâlih islerinim. Korkma,
mahzûn olma! Biraz sonra, Münker ve Nekîr melekleri gelirler ve
sana süâl ederler. Onlardan korkma) der.
Bundan sonra, süâl meleklerine söyleyecegi seyleri ögretirken,
Münker ve Nekîr melekleri gelir. Simdi anlatacagımız seklde onu
sıkısdırırlar. Onu oturturlar. Ona (Men Rabbüke), ya’nî Rabbin
kimdir, derler. O da evvelki söyledigi gibi söyler: (Rabbim
Allahdır.
Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, Imâmım Kur’ân-ı kerîm,
kıblem Kâ’be-i serîf ve babam Ibrâhîm aleyhisselâmdır ki,
Onun milleti benim milletimdir) der. Onun dili hiç tutulmaz. Onlar
da, (Dogru söyledin) derler. Önceki melekler gibi mu’âmele
ederler. Fekat onun için sol tarafından Cehennemden bir kapı
açarlar. Cehennemin yılan, akrep, zincir, sıcak suyu ve zakkûmu,
velhâsıl ne varsa hepsini görür. O kimse, onun üzerine pek çok
feryâd
eder.
Ona (Korkma, buranın dehseti sana bir zarar vermez. Burası
senin Cehennemdeki yerindir ki, Allahü teâlâ, bunu senin Cennetde
olan yerinle degisdirdi. Uyu, sen saîdsin) derler. Sonra onun
üzerine Cehennem kapısı kapanır. Aylarca, senelerce geçen zemânı
bilmez, öylece kalır.
Birçok kimsenin, ölürken dili tutulur. Eger i’tikâdı bozuk olursa,
[Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmadı,
bid’at ehline uydu ise], (Rabbim Allah) diyemez. Baska söz
söylemege baslar. Melekler bir kerre vururlar, kabri atesle dolar.
Sonra söner. Birkaç gün sönük olarak durur. Sonra yine kabrde,
onun üzerinde ates hâsıl olur. Kıyâmet kopuncaya kadar, bu hâl
devâm eder.
Birçok kimse dahî, (Dînim Islâmdır) diyemez. Bunlar, yâ sübhe
üzre vefât etmislerdir. Yâhud, vefât ederken, kendisine fitnelerden
bir fitne ârız olmusdur. [Ehl-i sünnet olmıyan kimselerin sözlerine,
yazılarına aldanmısdır.] Buna bir kerre vururlar. Kabri, yukarıda
denildigi gibi atesle dolar.
Ba’zı kimseler (El-Kur’ânı imâmî) ya’nî Kur’ân-ı kerîm imâmımdır
diyemezler. Çünki bunlar, Kur’ân-ı kerîmi okurlar, fekat
ondan nasîhat almazlardı ve Kur’ân-ı kerîmde olan emrlerle amel
etmezler ve nehy etdigi seylerden kaçınmazlardı. Bunlara da
öncekilere
yapdıkları gibi yaparlar.
Ba’zı kimsenin de ameli, korkunç sekl alır. Bunu çekerler. Kabrinde
günâhları kadar azâb olunur. Ahbârda vârid oldu ki, (Ba’zı
insanların ameli hunût sekline çevrilir.) Hunût, hınzır yavrusuna
derler.
– 18 –
Ba’zı kimse de, Peygamberim Muhammed “aleyhisselâm”dır
diyemez. Zîrâ bu kimse, dünyâda sünnet-i nebeviyyeyi (ya’nî
islâmiyyetin
emrlerini ve yasaklarını)unutmus idi. Zemâna, modaya
uymus idi. Çocuklarına Kur’ân-ı kerîm okutmamıs, Allahü teâlânın
emrlerini, yasaklarını ögretmemis idi.
Ba’zı kimse, kıblem Kâ’be-i serîf diyemez. Zîrâ, nemâz kılmak
için kıbleye az yönelmis, yâhud abdestinde fesâd bulunurmus, yâhud
nemâzında baska seylere iltifât eder, dünyâ isleri ile mesgûl
olurmus, yâhud rükû’ünde ve sücûdünde noksânlık olup, ta’dîl-i
erkâna riâyet etmezmis.
Sana, Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” rivâyet
olunan (Allahü teâlâ, üzerinde kazâya kalmıs nemâz borcu bulunan
kimsenin ve harâm elbise [cilbâb] giyen kimsenin nemâzını
kabûl etmez) hadîs-i serîfi kifâyet eder. [Bundan anlasılıyor ki,
farz nemâzını kazâya bırakan kimselerin sünnetleri ve nâfileleri
kabûl olmaz.] Ba’zı kimse, (Ve Ibrâhîmü ebî) ya’nî Ibrâhîm
“aleyhisselâm”
babamdır diyemez. Zîrâ, bir gün Ibrâhîm “aleyhisselâm”
yehûdîdir, yâhud nasrânîdir diye söz isitmis ve bunun için
sübheye düsmüsdü. [Yâhud, kâfir olan Âzer, Ibrâhîm aleyhisselâmın
babasıdır demisdi.] Buna dahî evvelkilere yapıldıgı gibi yapılır.
Bunların hepsini (Ihyâ-ül-ulûm) kitâbımızda genis olarak bildirdik.
[Yukarıdaki hadîs-i serîf, nemâzını özrsüz olarak kılmamıs ve
derhâl kazâ etmemis olan kimsenin, bundan sonra kılacagı
nemâzlarının
hiçbirinin kabûl olmıyacagını bildiriyor. Sonra kıldıgı nemâzlar
sartlarına uygun olarak ve dogru, ihlâs ile kılınırsa, sahîh
olurlar, ya’nî nemâz kılmak vazîfesini yerine getirmis, bunların
günâhından
kurtulmus olur. Bu nemâzlarının hiç biri kabûl olmaz demek,
Allahü teâlânın va’d etdigi sevâblara kavusamaz, bunların fâidesini
görmez demekdir. Bes vakt nemâzın sünnetleri, sevâb kazanmak
için kılınıyor. Bu kimsenin sünnet nemâzları kabûl olunmıyacagı
için, sünnetleri bosuna kılmıs olur. Sünnet nemâzlarının
kendisine hiç fâidesi olmaz. Bunun için, farz nemâzı özrsüz kılmıyan
kimse, bu nemâzını hemen kazâ etmelidir. Kılmadıgı nemâzların sayısı
çok ise, sünnetleri kılarken, o vaktin kılınmamıs nemâzını kazâ
etmege niyyet etmelidir. Böylece, nemâzını kazâ etdigi için, bunun
büyük azâbından kurtulmus olur. Kazâları çabuk biterek, sünnetlerin
sevâbına da kavusmaga baslar. Özr ile kaçırılmıs olan farz nemâzlar
böyle degildir. Bu hadîs-i serîf, özrsüz olarak, tenbellikle
kılınmayan
nemâzlar içindir. Bu husûsda (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında,
kazâ nemâzları bahsinde genis bilgi vardır.]
– 19 –
DÖRDÜNCÜ FASL
Fâcire, ya’nî kâfir olanlara Münker ve Nekîr melekleri (Men
Rabbüke) dedikleri vakt, (Lâ-edrî), ya’nî (Ben bilmem)der. Onlar
da, bilmedin ve hâtırlamadın derler.
Sonra onu demirden kamçı ile döverler. Tâ ki, yedinci kat yerin
altına girer. Sonra yer silkelenir. Yine kabrine çıkar. Böyle yedi
def’a döverler. Sonra da, bunların hâlleri baska baska olur.
Ba’zısının ameli köpek sekline çevrilip kıyâmete kadar onu ısırır.
Bunlar, kıyâmet ve islâmiyyetin bildirdigi husûslarda sübhe
edenlerdir.
Kabrde bulunanların karsılasacakları hâller çesid çesiddir.
Ancak biz burada çok kısa anlatdık. Bu azâbın aslı söyledir ki, bir
insan dünyâda en çok neden korkarsa, kabrde onunla azâb olunur.
Meselâ, ba’zı insanlar, yırtıcı hayvan yavrusundan çok korkar.
Insanların tabî’atleri bunda muhtelifdir. Allahü teâlâdan selâmet
ve nedâmetden evvel magfiret isteriz.
Mevtâlardan çok def’a rivâyet olunmus ve rü’yâda görülüp,
hâlleri sorulmus ve cevâblar alınmısdır. Bunlardan birisine hâli
sorulunca,
(Birgün abdestsiz nemâz kılmıs idim. Allahü teâlâ, bana
bir kurtcagız musallat etdi. Onunla hâlim pek fenâdır) dedi. [Nemâz
kılmıyanların ve kılmadıgı nemâzı kazâ etmiyenlerin hâllerinin
ne olacagını, buradan anlamalıdır.]
Bir digeri de, rü’yâda görülüp, Allahü teâlâ sana ne mu’âmele
buyurdu diye sorulunca, (Bir gün cenâbetden gusl etmemisdim.
Allahü teâlâ, atesden bir elbise giydirdi. Onun içinde, kıyâmete
kadar
bir yerden bir yere çevirerek bana azâb ediyorlar) dedi. [Her
müslimân ana ve baba, çocuklarına gusl abdesti almasını
ögretmelidir.]
Bir digeri de, rü’yâda görülüp, Allahü teâlâ sana ne mu’âmele
buyurdu diye sorulunca, (Beni yıkayan kimse, bir tarafdan bir tarafa
siddet ile çevirirken, tenesirdeki demir çivi vücûdümü tırmaladı.
Bundan çok zahmet çekdim) dedi. Sabâh olunca, yıkayan
kimseden sorulunca, (Istemiyerek böyle birsey olmusdu) dedi.
Bir baskası da, rü’yâda görülüp, hâlin nasıldır, sen ölmemis
miydin? diye sorulunca, (Evet, ben hayr üzereyim, lâkin üzerime
toprak atılırken, bir tas düsüp, iki kemigimi kırdı. Bana çok
sıkıntı
verdi) dedi. Bunun üzerine kabrini açdılar. Dedigi gibi buldular.
Bir kimse ogluna, rü’yâsında gelip, (Ey fenâ ogul! Babanın
kabrini düzelt! Zîrâ, yagmur çok ezâ verdi) dedi. Bunun da kabrini
açdılar. Âdeta su arkı (harkı) gibi dolmus buldular ki, sel
doldurmus
idi.
– 20 –
A’râbîden biri, rivâyet eder ki, ogluma, Allahü teâlâ sana ne
mu’âmele etdi diye sordum. (Zararım yok, lâkin filân fâsıkın yanına
defn olundugumdan, ona olunan azâblardan kalbime korku giriyor)
dedi. Çok def’a haber verilen, bunlar gibi hikâyelerden açıkca
anlasılan sudur ki, kabr ehli kabrlerinde azâb çekerler. Onun
için, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ölünün kemiklerini
kırmakdan nehy buyurmuslar ve bir kimseyi kabrin bir tarafında
oturdugunu gördüklerinde, (Mevtâya kabrlerinde ezâ etmeyiniz)
ve (Diri kimseler evlerinde nasıl elemi ve azâbı duyar ve his
ederlerse, mevtâ da kabrinde öylece elem ve azâbı duyar, his eder)
buyurmusdur.
Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vâlideleri
hazret-i Âminenin kabrini ziyâret etdiklerinde agladılar. Yanlarında
bulunanları da aglatdılar. Buyurdular ki, (Rabbimden bunun için
magfiret taleb etmege izn istedim. Izn vermedi), sonra (Kabrini
ziyâret
etmek için izn istedim, izn verdi. Öyle ise, siz de kabrleri ziyâret
ediniz! Zîrâ, ziyâret ölümü hâtırlamaga sebebdir.) [Resûlullaha,
mubârek anasına, babasına magfiret için sonradan izn verildi. Zâten
mü’min idiler. Sonradan diriltilip, bu ümmetden de oldular.
Bu hadîs-i serîf, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
muhterem ana ve babasının mü’min olduklarını göstermekdedir.
Çünki, kâfirlerin kabrini ziyâret etmek yasakdır. Bunların
kabrlerini
ziyâret etmege izn verilmesi, kâfir olmadıklarını açıkca bildiriyor.
Magfiret için izn verilmemesinin de sebebi vardı. Cenâb-ı
Hak, Habîbinin hâtırı için, Onun serefi için, mubârek ana babasını
dahâ büyük ni’mete kavusdurmak istiyordu. Ta’yîn buyurdugu,
takdîr etdigi zemân gelince, onları diriltecek, ogullarının
Peygamberlerin
en üstünü oldugunu gösterecek, Ona îmân edecek, ümmeti
olmakla sereflenecek ve sahâbîlik yüksek derecesine kavusacaklardı.
Nisâncı zâde Muhammed bin Ahmed efendinin “rahmetullahi
aleyh” [1] yazdıgı türkçe (Mir’ât-ül-kâinât) kitâbı, birinci kısm,
ikiyüzyirmiyedinci
sahîfede diyor ki:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ana babalarının
îmân edip etmediklerinde, âlimler baska baska söyledi. 911
[m. 1505] de vefât eden Abdürrahmân bin Ebî Bekr Süyûtî (Mesâlik-
ül-hunefâ) kitâbında ve baska birçok kıymetli kitâblarında bes
çesid haber bildirmisdir:
– 21 –
[1] Nisâncı-zâde 1031 [m. 1622] de vefât etdi.
1 – Onların ikisi de, Resûlullahın dîne çagırmasından ya’nî
bi’setden önce, câhillik zemânında vefât etdi. Sâfi’î âlimlerinin
hepsine ve hanefîlerin çoguna göre, bir Peygamberin dînini isitmiyen
kimsenin îmân etmesi vâcib olmaz. Çünki, Peygamberin dînini
isitmeden önce düsünerek îmânı akl ile bulmak vâcib degildir.
Isitdikden sonra, Allahü teâlânın var oldugunu düsünüp anlamak,
îmân etmek lâzım olur. Câhillik zemânında, geçmis Peygamberler
unutulmus idi. Çünki asrlar boyunca, kâfirler, zâlimler idâreleri
ele
alarak, dinleri ortadan kaldırmıslar, din adamlarına baskı, iskence
yapmıslar, îmânlılar azalmıs, gizlenmis, böylece, dîni, îmânı bilen
kalmamısdı. Her asrda gelen zâlimler, kötü rûhlu, alçak kimseler,
böyle çalısmakda, din adamlarını, din bilgilerini yok etmek için
îmânlılara karsı amansız bir kin ile, canavar gibi saldırmakdadır.
Ingilizler ve komünistler böyledir. Fekat, bu zâlimlerden hiçbiri
îmânı yok edememis, kendileri kahr olmus, çok acı, perîsan hâlde,
saltanatlarından ayrılmıs, zevklerine doyamadan ölümün pençesine
düsmüsler, ismleri la’net ile anılmıs veyâ unutulmusdur. Allahü
teâlâ, bir Peygamber veyâ bir âlim yaratarak, îmân ısıgı ile yer
yüzünü
yeniden aydınlatmısdır. Aklı olanların, bundan ibret alması,
uyanması, dünyâda ve âhıretde rezîl olmamak için, din düsmanlarına
aldanmaması lâzımdır.
2 – Câhillik zemânında yasamıs olanlar, kıyâmet günü imtihân
edilecek, orada îmân edenler, Cennete girecekdir, diyen âlimler de
varsa da, bu sözün za’îf oldugu (Mektûbât Tercemesi) kitâbında,
259. ncu mektûbun tercemesinde açıklanmısdır.
3 – Allahü teâlâ, sevgili Peygamberinin “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” mubârek ana babasını diriltdi. Ogullarına îmân edip,
ona ümmet olmakla sereflendiler ve tekrâr vefât etdiler. Imâm-ı
Süyûtî “rahmetullahi aleyh”, bunların diriltildigini bildiren
hadîs-i
serîfi yazıyor. (Za’îf bir hadîs ise de, çok kimse bildirdigi için,
kuvvetli
olmusdur. Âlimlerin çoguna göre, kuvvetli hadîsdir. Ibâdetlerin
kıymetini, bir müslimânın üstünlügünü bildiren za’îf hadîse
uyulur) buyuruyor.
4 – Fahrüddîn-i Râzî [1] ve birçok âlimler buyuruyor ki, Tevbe
sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Müsrikler necesdir)
buyuruldu.
Ya’nî bütün kâfirler pisdir. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” (Ben her zemânda, temiz babalardan, temiz
analara geçerek geldim) buyurdu. Baska bir hadîs-i serîfde, (Her
– 22 –
[1] Fahrüddîn Râzî 606 [m. 1209] da Hirâtda vefât etdi.
asrda, o zemânın insanlarının en hayrlılarından getirildim)
buyuruldu.
Kâfire hayrlı demek ise, câiz degildir. Hele Suarâ sûresindeki
ikiyüzondokuzuncu âyetinde meâlen, (Seni secde edicilerden
geçirir) buyuruldu. Buradan, bütün babalarının, analarının
mü’min oldukları anlasılmakdadır. Ibrâhîm aleyhisselâmın babası
denilen Âzerin kâfir oldugu Kur’ân-ı kerîmde bildiriliyor ise de,
Abdüllah ibni Abbâs ve Imâm-ı Mücâhid, (Âzer, Ibrâhîm aleyhisselâmın
amcası idi) dediler. Arabistânda amcaya baba denilir. Hadîs-
i serîfde buyuruldu ki, (Cehennemde en hafîf azâb, Ebû Tâlibin
azâbıdır). Ebû Tâlibin azâbı, azâbların en hafîfi olunca,
Resûlullahın
mubârek ana-babası Cehennemde olsaydı, azâbın en hafîfi,
bu ikisinin azâbı olurdu. Bu hadîs-i serîf de, bu bakımdan, ikisinin
de mü’min oldugunu göstermekdedir.
5 – Âlimlerden çogu, bu mes’elede edebe, saygıya aykırı
konusulmamasını,
isin dogrusunu Allahü teâlâ bilir deyip, susulmasını
uygun görmüsdür. Seyh-ul-islâm allâme Ahmed ibni Kemâl Pâsa
da, (Ebeveyn) risâlesinin sonunda buyuruyor ki, (Ölüleri kötüleyerek
dirileri incitmeyiniz!) hadîs-i serîfi ve Tevbe sûresinin
(Resûlullahı
incitenlere Allah la’net eylesin!) meâlindeki altmısikinci
âyet-i kerîmesine göre, (Resûlullahın babası Cehennemdedir) diyen
kimse mel’ûndur. (Mir’ât-ül-kâinât)ın yazısı temâm oldu].
Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir kabr yanında hâzır oldukları
vakt, (Dünyâ ve âhıret selâmeti, müslimânlardan ve mü’minlerden
bu kabrde bulunanların üzerine olsun. Biz insâallah size lâhık
oluruz [kavusuruz]. Siz bizden evvel göçdünüz. Biz de, size tâbi’
olup, sonradan varırız. Yâ Rabbî! Bizi ve bunları magfiret et ve
afvınla
günâhlarımızdan geç) buyururdu. Peygamber efendimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem” mubârek zevcelerine de “radıyallahü teâlâ
anhünne” kabr ziyâretinde bu kelâmı (düâyı) söylemelerini
emr ederdi.
Sâlih-i Müzenî “rahimehullah” buyurdu ki, ba’zı ulemâdan
(Kabristânda nemâz kılmak niçin nehy olundu?) diye süâl eyledim.
Bunun hakkında hadîs-i serîf vârid oldu diye haber verdiler.
(Siz kabrler arasında nemâz kılmayınız. Zîrâ bu, nihâyeti olmıyan
hasretdir). Ya’nî pismân olursunuz hadîs-i serîfini okudular.
[Ismâ’îl
Müzenî, imâm-ı Sâfi’înin talebesi idi. 264 [m. 878] de Mısrda
vefât etdi.]
Bunun içindir ki, necâset bulunan yerlerde, meselâ kabristânda
ve hamâmda nemâz kılmak mekrûhdur.
Bir zâtdan rivâyet olundu. Dedi ki, birgün kabrler arasında nemâza
durdum. Günesin sıcaklıgı pek siddetli idi. Hemen pederime
– 23 –
benzer bir sahsı kabrinin üzerinde oturur gördüm. Korkarak nemâzın
secdesini noksan etdim. Isitdim ki, (Yeryüzünün genisligi
sana dar geldi de, burayı mı buldun? Nemâzınla bir zemân, bize
ezâ edersin) dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir yetîme rastgeldi.
Babasının kabri basında, yüksek sesle aglıyordu. O yetîme merhamet
ederek, kendileri dahî agladılar. Buyurdular ki, (Ölü elbette
yakınlarının bagırarak aglaması sebebi ile azâb olunur. Ya’nî hüzn
ve fenâlık gelir.)
Nice ölü vardır ki, rü’yâda görülüp, süâl eden kimseye, hâlim
pek fenâdır. Filân ve filândan eziyyet görüyorum. Onların çok
aglayıp,
feryâd ve figânı bana ezâ ediyor diye, haber verdigi vâki’dir.
Lâkin zındıklar [kısa akllarına uyarak], bunu inkâr ediyorlar.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz: (Sizlerden
biriniz
dünyâda bildiginiz bir ölmüs kimsenin kabrine ugrayıp da, selâm
verince, o mü’min sizi tanır ve selâmınıza cevâb verir) buyurdu.
Yine bunun gibi, Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bir cenâze defninden geldikde, (Ölü, ayakların sesini isitir ve
isitirim isitirim diyerek üzüldügünü bildirir) buyurdu.
Fıkh âlimlerinden “rahime-hümullahü teâlâ”, rivâyet olunur ki,
bir kimse vasıyyet etmeden vefât etmisdi. Sonra, gece çoluk çocugunu
dolasıp (Filâna ve filâna su kadar ekin verin. Filân kimseden
emânet aldıgım kitâbını verin) dedi. Sabâh olunca, her biri digerine
gördükleri rü’yâyı söylediler. Ekini verdiler. Lâkin kitâbı
arasdırdılar,
bulamadılar. Buna te’accüb etdiler. Bir zemân sonra, evin
bir kösesinde buldular.
Bir zâtdan rivâyet olundu ki, babam bizim için terbiye edici bir
kimse ta’yin eylemisdi. Bize evde yazı ögretirdi. Bu zât vefât
eyledi.
Altı gün sonra kabrine vardık. Allahü teâlânın emrini düsünüyorduk.
Oradan bir tabak incir geçiriyorlardı. Onu satın aldık, yidik.
Saplarını oraya atdık. O gece bizim üstâdımız babamızın
rü’yâsında görünüp, hâlin nasıldır, diye sorunca, iyidir, ben de
hayr
üzereyim. Fekat evlâdın kabrimi mezbele ya’nî süprüntülük etdiler.
Fenâ lâflar söylediler dedi. Babam bize sordu. Biz ise (Sübhânallah!
Bizi dünyâda terbiye etmis iken, âhırete gitdigi hâlde, yine
terbiye ediyor) dedik. Bu gibi seyler hakkında anlatılanlar çokdur.
Fekat bu kadar va’z ve nasîhati kâfî gördüm ki, az sözden çok ibret
alınsın.
– 24 –
BESINCI FASL
Kabrde ölüler dört hâlde bulunur. Ba’zısı ökçesi üzere oturur.
Gözü dagılıp, bedeni sisip, cismi toprak oluncaya kadar bu hâlde
kalır. Sonra rûhu, dünyâ gögünden baska melekût âlemini dolasır.
Ba’zısına cenâb-ı Hak bir uyku verir. Birinci sûra kadar ne oldugunu
bilmez. Birinci sûrda uyanır, sonra yine ölür.
Ba’zısı kabrinde iki ay kadar yâhud üç ay kadar durur. Sonra
rûhu bir Cennet kusu üzerine biner, kus onu Cennete kadar uçurur.
Bunları bildiren hadîs-i serîfler sahîhdir. Islâmiyyetin sâhibi
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Mü’minin rûhu kus ile
berâberdir. Cennet agaçlarından birine asılmıs durur).
Bunun gibi sehîdlerin rûhlarından sorulunca:(Sehîdlerin rûhları,
yesil kus kursaklarında olarak Cennet agaçlarına asılı dururlar)
buyurdu.
Ba’zı insanlar, diledikleri zemân makâmlarından yükselirler.
Ba’zıları da, sûr üfleninceye kadar orada durur.
Dördüncü nev’ - Enbiyâ ve Evliyâya mahsûsdur. Bunların
ba’zısı kıyâmete kadar uçar ve çogu gece görünür. Ben inanıyorum
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü teâlâ anhümâ”
bunlardandır.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, üç âlemi (Âlem-i nâsût,
Âlem-i melekût, Âlem-i ceberût) dolasmakda serbestdir. Buna
tenbîh ve isâret için bir gün Peygamberimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem” efendimiz, (Allahü teâlâ beni üçden ziyâde yeryüzünde
durdurmamasını kereminden ricâ ederim) buyurdu. Hakîkaten, üç
aserat olunca ya’nî otuz olunca, hazret-i Alî, Resûlullahın
vefâtından
otuz sene sonra [kırkbirinci yılda] sehîd olup, hazret-i Peygamber
yerin ehâlîsine gücendi. Mubârek rûhu temâmen semâya yükseldi.
Bunu ba’zı sâlihler rü’yâsında gördü [1]. Bir zât buyurdu ki: (Yâ
Resûlallah! Babam, anam sana fedâ olsun! Ümmetinin fitnelerini
görmüyor musun?) Hazret-i Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”,
(Allahü teâlâ fitnelerini ziyâde eder. Hazret-i Hüseyni de sehîd
etdiler. Benim hürmetimi muhâfaza etmediler) buyurdu. Dahâ
çok söylediler ise de, digerlerine râvînin sübheleri oldugundan terk
olundu.
– 25 –
[1] Çünki seytân her seye temessül eder. Fekat Enbiyâ sûretine
temessül
edemez. Bunun için, Peygamberimiz “aleyhisselâm” rü’yâda görüldükde,
elbette sahîh ve dogru olur. Bu cihetle, bu rü’yâlar bize delîl
olur.
Bunlardan ba’zısı (Ibrâhîm aleyhisselâm gibi) yedinci kat semâyı
seçmis olup, orada bulunur. Peygamberimiz “aleyhisselâm”
Mi’râc gecesi Ibrâhîm aleyhisselâma ugradı. Gördü ki: Beyt-i
ma’mûre sırtını vermis, müslimânların çocuklarına oradan siddetli
nazarla bakmakdadır.
Îsâ aleyhisselâm da, besinci kat gökdedir. Her gökde Resûller
ve Nebîler “aleyhimüsselâm” vardır ki, oradan çıkmazlar ve
gitmezler.
Kıyâmete kadar orada dururlar. Bunlardan istedigi yere
gitmekde muhayyer olanları, ancak hazret-i Ibrâhîm ve hazret-i
Mûsâ ve hazret-i Îsâ aleyhimüsselâmla, hazret-i Muhammed Mustafâ
“sallallahü aleyhi ve sellem”dir. Bunlar, üç âlemdeki istedikleri
yere gidebilirler.
Evliyâ-i kirâmdan ba’zıları kıyâmet gününe kadar tavakkuf
ederler, dururlar. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmînin “rahimehullahü
teâlâ” Arsı a’lâ altındaki sofradan yemek yimede oldugu rivâyet
olundu.
Iste kabrde olanların halleri bu dört sekldedir. Ya’nî azâb
olunurlar,
rahmet olunurlar, tahkîr olunurlar, ikrâm olunurlar.
Evliyâ-i kirâmdan “rahimehümullahü teâlâ” çok kimse vardır
ki, ölüm hâlindeki bir kimseye dikkat ile bakarlar. O kimseye genis
menziller daralır. Çok kerre de açılır. Bu hâli görürler ve haber
verirler. Ben, bu cinsden haber vereni gördüm.
Ba’zı arkadaslarımı gördüm ki, kalb gözünden perde kaldırılıp,
ölmüs olan çocugunun evine girdigini gördü. Bu bâtınî (gizli)
fâideler,
ikrâmlar ancak kerîm yâhud nesîb, mubârek olan kimseler
içindir.
Kabrde olanlardan ba’zısı, Cum’a ile bayramı bilirler. Dünyâdan
bir kimse çıkdı mı onun yanına toplanırlar. Onu tanırlar. Kimi
hanımından sorar. Kimi de babasından. Her biri kendisi ile alâkası
olan seylerden süâl ederler.
Çok ölüler vardır ki, bildigi kimselerden dahâ önce ölmüs olan
birine tesâdüf etmez. Çünki, onun dünyâda iken kendinde bulunan
sey, ölüm hâlinde gitmisdi. Bunun içindir ki, ba’zısı yehûdî olarak
ölür. Ba’zısı nasrânî olarak ölür de onların içine gider. Bir kimse
dünyâdan çıkıp mevtâların yanlarına vardı mı, mevtâlar, ona
dünyâdaki
komsularından sorarlar ve filân nerededir derler. O, çokdan
ölmüsdü der. Biz onu görmedik, belki Hâviye Cehennemine
gitmisdir, derler.
Bir kimse, rü’yâda görülüp (Allahü teâlâ sana ne mu’âmele buyurdu?)
diye sorulunca, (Ben ve filân ve filân diyerek arkadaslarından
bes kimseyi sayıp, cümlemiz çok hayr ve ni’metlere nâil olduk)
– 26 –
der. Hâlbuki, onu arkadasları ile berâber, hâricîler ya’nî yezîdî
denilen
sapıklar öldürmüsdü. Komsusundan süâl olundukda, biz onu
görmedik, dedi. Hâlbuki o kimse de, kendini denize atıp bogularak
vefât etmisdi. Yemîn ederek dedi ki: (Vallahi ben onu, intihâr
edenlerle,
ya’nî kendisini öldürenlerle berâber oldugunu zan ederim).
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse
kendini bir demir parçasiyle öldürürse, kıyâmet gününde, o demir
parçası elinde karnına vurarak gelir. Cehennem içinde müebbed
olarak kalır. Ve bir kimse kendisini dagdan atar da öldürürse,
kendini
Cehennem atesine atar).
Bir kadın da böyle yapar, intihâr ederse, onun acısını sûr
üfürülünceye
kadar duyar. [Bu hadîs-i serîf, dünyâda sıkıntıdan kurtulup
râhata kavusmak için intihâr edenler içindir. Çünki böyle düsünmek
âhıret azâbını inkâr etmek olur ki, küfrdür. Aklını kaybederek
intihâr eden veyâ hemen ölmeyip tevbe eden ise, kâfir olmaz.]
Sahîh haberde bize geldi ki, Âdem aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâm
ile bulusdu. Mûsâ aleyhisselâm ona dedi ki: (Sen o kimsesin
ki, Allahü teâlâ seni kudretiyle yaratdı ve sana rûh verdi. Seni
Cennetine koydu. Niçin Ona isyân etdin?) Âdem aleyhisselâm
da dedi ki: (Yâ Mûsâ! Allahü teâlâ seninle konusdu ve sana Tevrâtı
indirdi. Tevrâtda görmedin mi ki, (Âdem, Rabbine karsı kendisinden
zelle sâdır oldu.) Mûsâ aleyhisselâm, (Evet, gördüm) dedi.
Hazret-i Âdem, (Ben bunu islemeden kaç sene önce takdîr
olundu) dedi. Mûsâ aleyhisselâm, (Sen islemeden ellibin sene evvel
takdîr olundu) deyince, yine hazret-i Âdem: (Öyle ise yâ Mûsâ,
benim üzerime, islemeden ellibin sene evvel takdîr olunan bir
günâh ile mi beni ayblıyor ve kınıyorsun) dedi.
[Böyle konusmaları, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının ikinci kısm,
ellinci maddesinde dahâ genis yazılıdır. Âdem aleyhisselâmın bu
cevâbının
(Bu isin yapılmasını irâde ve ihtiyâr edecegimi, Allahü teâlânın
ezelde bildigini Tevrâtda okudugun hâlde ve bu isden meydâna
gelecek nice fâideleri bildigin hâlde, beni ayblamak sana yakısmaz)
demek oldugu (Se’âdet-i Ebediyye)de uzun yazılıdır.]
Sahîh olan hadîs-i serîfde haber verildi ki: Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Mi’râc gecesi Peygamberlerle “aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” iki rek’at nemâz kıldı. Hârûn aleyhisselâma selâm
verdi. Hârûn aleyhisselâm da hazret-i Peygambere ve ümmetine
rahmet ile düâ buyurdu.
Idrîs aleyhisselâma da selâm verip, o da Peygamberimize
“aleyhissalâtü
vesselâm” ve ümmetine rahmet ile düâ eyledi. Hâlbuki,
Hârûn aleyhisselâm Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
– 27 –
sellem” peygamberligi bildirilmeden evvel vefât etmis idi. Mubârek
rûhu göründü. Iste bu hâyat, hayât-i rûhânîdir.
Bu dünyâ hayâtından sonra üçüncü bir hayât dahâ vardır. Birinci
hayât, ya’nî dirilmek, Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmın belinden
çıkarıp sehâdet etdirdigi ve (Ben sizin rabbiniz degil miyim?)
buyurdugu vakt, (Evet, biz kabûl etdik. Sen bizim rabbimizsin. Yâ
Rabbî) dedikleri zemândır. Dünyâ hayâtına i’tibâr olunmaz. Zîrâ bu
hayât, insanın ni’metlenmesine vâsıta olup, geçici ve gidicidir.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Insanlar uykudadırlar,
öldükleri vakt uyanırlar) buyurdu.
Bu hadîs-i serîf üçüncü hayâtı, ya’nî kabr hayâtını bildiriyor.
Kabr hayâtındaki hâller, mevtâların hakîkatleri, sıfatları zâhir
oldugu vaktdeki hâllerdir. Mevtânın ba’zısı yerinde kalır. Ba’zısı
dolasır. Ba’zısı dögülür. Ba’zısına da siddetli azâb edilir. Bunun
dogruluguna delîl, Mü’min sûresinin, (Nâr, füccar üzerine sabâh
aksam arz olunur. Kıyâmet gününde de, Cehennemde vazîfeli olan
meleklere, Fir’avna tâbi’ olanları azâbın en siddetli mahalline
atın)
meâlindeki kırkaltıncı âyet-i kerîmesidir.
ALTINCI FASL
Allahü teâlâ, Sûr üfürüldükden sonra, kıyâmetin kopmasını
murâd buyurdugu vakt, daglar uçar, bulutlar gibi yürümege baslar.
Denizlerin ba’zısı ba’zısına tasar. Günesin nûru giderek simsiyâh
olur. Daglar toz hâline gelir. Âlemler birbirine girer. Yıldızlar,
dizili
incinin kopup dagıldıgı gibi olur. Gökler gülyagı gibi erir ve
degirmen
döner gibi deverân eder ki, siddetli bir seklde hareket eder.
Ba’zı kerre toplanır, ba’zı kerre de dümdüz olur. Allahü teâlâ,
göklerin
parça parça olmasını emr eder. Yedi kat yerde ve yedi kat
gökde ve kürsîde diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmis
olur ve eger rûhânî ise, rûhu gitmis olur. Her dürlü varlık ölür.
Yerde tas tas üstünde kalmaz. Göklerde hiç canlı kalmaz.
Allahü teâlâ ilâhlık makâmında tecellî buyurup, yedi kat gökleri
sag kudreti dâhiline ve yedi kat yeri sol kudreti dâhiline alıp der
ki: (Ey alçak dünyâ! Senin içinde rablık da’vâsı edenler ve
ahmakların
rab tanıdıkları âcizler nerededir ve senin güzel ve latîf görünerek
aldatdıgın ve âhıreti unutdurdugun kimseler nerededir?) Bundan
sonra kahr, yok edici kuvveti ve hikmeti ile iftihâr eder. Sonra,
Mü’min sûresinde bildirildigi gibi, meâlen, (Mülk kimindir) der.
Hiç kimse cevâb vermez. Kahhâr olan Allahü teâlâ kendi kendine
meâlen, (Vâhid ve kahhâr olan cenâb-ı Allahındır) buyurur.
– 28 –
Bundan sonra evvelkinden dahâ büyük bir irâde ve kudret-i ilâhiyye
zâhir olur. Sonra meâlen, (Ben azîmüssân, Melik-ü deyyânım
[Ya’nî kıyâmet gününün tek hâkimi ve sâhibiyim]. Benim verdigim
rızkı yiyip de, bana ortak kosanlar ve benden gayrı, putlara
ibâdet edenler nerededirler? Benim verdigim rızk ile kuvvetlenip
de âsî olan cebbâr ve zâlimler nerededirler? Kibrlenen ve ögünenler
nerededirler? Simdi mülk kimindir?) buyurur. Buna cevâb verecek
kimse bulunmaz. Hak sübhânehu ve teâlâ, murâd etdigi bir
zemân kadar bekler, sessizlik olur ki, o zemân, Ars-ı a’lâdan makâm-
ı ehâdiyyete kadar düsünen ve görünen bir canlı yokdur. Zîrâ
cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın da Cennetlerinde rûhlarını kabz
etmisdir.
Bundan sonra Allahü teâlâ, Cehennem derekelerinden, çukurlarından
olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ates fıskırır. Iste bu
ates, her seyi yakdıgı gibi, ondört denizi kurutup, yeryüzünü
kapkara
eder ve gökleri sarı zeytinyagı yâhud erimis bakır gibi bir hâle
koyar. Sonra, atesin siddeti göklere yakın oldugu vakt, Allahü
teâlâ öyle bir dehset ile men’ eder ki, temâmen söner. Atesden hiç
eser kalmaz.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, Ars-ı a’lânın hazînelerinden birini
açar. Onda hayât denizi vardır. Bu deniz, Allahü teâlânın emri ile
yer üzerine siddetli yagmur yagdırır. Yagmur, o derece devâm
eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arsın kadar yukarı yükselir. O
zemân,
toprak olmus olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ,
hadîs-i serîfde buyuruldu ki: (Insan kuyruk sokumu kemiginden
yaratılmısdır. Sonra yine ondan yaratılacakdır). Diger bir hadîs-
i serîfde, (Kisinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin, kuyruk sokumu
kemigi çürümez. Insan ondan çıkmısdı. Yine ondan iâde
olunur) buyuruldu. [Bu kuyruk sokumu kemigi omurganın son
kemigidir.]
Nohud kadar bir kemikdir ki, içinde iligi olmaz.
Canlılar ve bütün parçaları, mezârlarında yesil ot gibi biter. Her
biri o kemikden nes’et ederler. Ba’zısı ba’zısına girmis ag örgüsü
gibi dolanmıs olur ki, birinin bası digerinin omuzunda, öbürünün
eli, digerinin sırtında olarak insanın çoklugundan böyle girift
olurlar.
Allahü teâlâ Kaf sûresinin dördüncü âyetinde meâlen, (Hakîkaten
biz biliriz ki, arz onlardan birini noksân etmez. Zîrâ, bizim
indimizde mahfûz kitâb vardır. Ya’nî biz yaratdıklarımızın hepsini
biliriz) buyurur.
Bu dirilmek hâli temâm olunca, hesâb üzere, sabî, yine sabîdir.
Ihtiyâr, yine ihtiyârdır. Olgun yasda olanlar, yine öyledir. Yigit
o-
– 29 –
lanlar yine delikanlıdır. Ya’nî Fenâ âlemi olan dünyâdan Bekâ âlemi
olan âhırete geçdikleri zemân ya’nî ölürken ne hâldeyseler, yine
o sûret ile dirilirler. Allahü teâlâ, Ars-ı a’lânın altında bir
latîf
rüzgâr esdirir. Bu rüzgâr yeryüzünü bastanbasa kaplar. Yeryüzü
toz gibi ince kum hâline girer.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, Isrâfil aleyhisselâmı diriltir. Kudüs
sehrindeki mubârek tasdan sûr üfürülür. Sûr, nûrdan boynuz gibi
bir mahlûkdur ki, ondört parçadır. Bir parçasında karada olan
hayvanların
adedince delikler vardır. Karada olan hayvânâtın rûhları
onlardan çıkar. Arı sesi gibi sesler isitilir. Yerle gök arasını
doldurur.
Sonra her bir rûh kendi cesedlerine girerler. Hak sübhânehu
ve teâlâ bunlara kendi cesedlerini ilhâm eder. Hattâ daglarda ölmüs
olan, vahsî hayvanların ve kusların yimis oldugu insanların
rûhları, kendi cesedlerini bulur. Nitekim Allahü teâlâ Zümer
sûresinin
altmısikinci âyetinde meâlen, (Kıyâmetin yok edici sûrundan
sonra, ikinci bir sûr üflenir. Bu sese bütün beseriyyet tâbi’ olur.
Bu
emr ile kalkıp, hâzır olurlar) buyurur.
Insanlar kabrlerinden ve yanıp kül oldukları, çürüdükleri yerlerden
kalkdıkları vakt görürler ki, daglar atılmıs pamuk gibi, denizler
susuz kalmıs, yer ise, kendisinde ne igrilik, ne de yükseklik
var. Hepsi dümdüz olmus, bir kâgıd sahîfesi gibi görünür. Iste
insanlar,
kabrlerinin üzerine oturdukları vakt, uryân olarak, her tarafa
hayret ve düsünceli bir seklde bakarlar. Nitekim, hazret-i Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” sahîh olan hadîsde: (Insanlar
her biri elbisesiz olup, hepsi çıplak ve sünnetsiz oldukları hâlde
hasr olunurlar) buyurur. Fekat gurbetde elbisesiz olarak vefât etdi
ise, onlara Cennetden elbise getirilir ve giydirilir. Sehîdlerin ve
sünnet-i seniyyeye [ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeye] tutunup vefât etmis
olanların igne deligi kadar elbisesiz yeri kalmaz. Zîrâ
Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”: (Ey ümmetim ve Eshâbım! Siz
ölülerinizin kefeninde mübâlaga ediniz! Zîrâ, benim ümmetim
kefenleriyle
hasr olunurlar. Hâlbuki sâir ümmetler çıplakdırlar) buyurdu.
Bu hadîs-i serîfi, Ebû Süfyân “radıyallahü anh” rivâyet eyledi.
Yine Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurmusdur
ki: (Ölüler kefenleri ile hasr olunur).
Bir hastanın, ölüm hâline gelince, bana filân elbisemi giydirin
dedigini isitdim. Istedigini giydirmediler. Tâ ki, üzerinde bir kısa
gömlek oldugu hâlde vefât etdi. Baska hiç kefen de bulunmadı.
Birkaç gün sonra, rü’yâda görüldü. Üzüntülü idi. (Sana ne oldu?)
diye süâl olundukda; (Benden, istedigim elbiseyi men etdiniz. Beni
bu kısacık gömlekle hasr olunmaga terk eylediniz) dedi.
– 30 –
YEDINCI FASL
BU FASL, IKI NEFHA ARASINDAKI
TEVAKKUFU BILDIRMEKDEDIR
Birinci nefhada olan ölüm ikinci ölümdür. Çünki bu ölüm bâtınî
hisleri de giderir, yok eder. Birinci ölüm ise, sâdece [konusma,
isitme, tadma gibi] zâhirî hisleri gidermisdi. O zemân ba’zı
cesedler
hareket ederdi. [Peygamberlerin kabrlerinde nemâz kıldıgını
bildiren hadîs-i serîf bunun açık delîlidir. Buna bozuk i’tikâdlı
kimseler
inanmıyor.] Ikinci ölümden sonra ise, nemâz kılamazlar.
Oruc tutamazlar. Ibâdet edemezler. Allahü teâlâ bir yere melek
koysa elbette orada dururdu. Zîrâ melek de âleminde bulunmaga
hırslıdır. Nefs [ya’nî rûh] basîtdir. Eger cesedde olursa his etmege
ve harekete sebeb olur. Âlimler bu iki nefha arasındaki mevt
zemânında
ihtilâf etdiler. Çok âlimlere göre kırk senedir.
Ilm ve ma’rifetde kâmil olduguna inandıgım bir zât haber verip,
bunu Allahdan baska kimse bilmez. Bu ilâhî sırlardandır, dedi. Yine
bana haber verdi ki, (Illâ men sâ Allah) âyet-i kerîmesindeki
istisnâ,
hâssaten Allahü teâlâdır, dedi. Ben de cevâben dedim ki:
Hazret-i Peygamber aleyhisselâmın, (Kıyâmet gününde, ilk benim
kabrim açılacakdır. O zemân, kardesim Mûsâ aleyhisselâmı, Ars-ı
a’lânın ayagına yapısmıs bulurum. Benden evvel mi ba’s olundu
veyâ Allahü teâlânın istisnâ etdigi kimselerden midir bilmiyorum)
hadîs-i serîfinin ma’nâsı nedir?
Bizim anladıgımıza göre, eger cismsiz olup, Mûsâ aleyhisselâmın
rûhu cism olarak görülmüs ise, bu hadîs-i serîfden hâric olmaz
ve hazret-i Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
istisnâsından
sonra, emr-i fezada ya’nî dehset ve korku zemânında
olur ise yine böyledir. Zîrâ her cânlı, o zemân korku ve fezadadır.
Ya’nî, birinci sûr üfürüldügü vakt insanı korku alır ve hemen vefât
ediverir. Ikinci nefhaya kadar, o hâlde devâm eder. Iste o zemân
mahlûkâtda cesedli, cüsseli birsey bulunmaz. Hazret-i Fahr-i âlemin
kendisine yerin yarılması zemânı bu zemândır.
Nitekim Ka’b-ül-ahbâr “rahmetullahi aleyh”, hazret-i Ömerin
“radıyallahü anh” meclisinde, bu makâmın korku ve siddetinden
haber verdigi zemân dedi ki: (Yâ Hattâb oglu! Bu zemânda yetmis
Peygamberin amelini yapmıs olsan, zan ederim ki, sen kurtulamazsın,
bu mesakkat ve feryâddan Allahü teâlânın müstesnâ
kıldıgı kimseler kurtulur. Onlar da dördüncü kat semâda bulunan
kimselerdir.) Sübhesiz Mûsâ aleyhisselâm onlardandır. Allahü
teâlânın müstesnâ buyurması, (Bugün mülk kimindir) ilâhî süâli-
– 31 –
nin beyânından öncedir. Eger emr olundugu zemân, bir kimse
bulunsaydı,
Allahü teâlânın (Limen-il-mülk-ül-yevm) süâline cevâb
verip, muhakkak (Ey Vâhid, ey Kahhâr olan Allahım, elbette senindir)
derdi.
SEKIZINCI FASL
Herkes kabri üzerine çıkıp, ba’zısı çıplak, ba’zısı siyâh, ba’zısı
beyâz elbiseli, ba’zısı da nûr saçar bir hâlde oturur. Her biri
baslarını
egmis olarak, ne yapacagını bilmiyerek, bin sene kadar dururlar.
Sonra magribden bir ates zuhûr eder ki, onun gürültüsüyle
halk mahsere sürülür. Bu zemânda her mahlûk dehsete düser. Insan
olsun, cin olsun, vahsî hayvanlar olsun, her birini kendi ameli
alıp, kalk mahsere git, der.
Ameli güzel olan kimsenin ameli esek, ba’zısının da katır sûretinde
görünür. Amel sâhibini üzerine alıp mahsere götürür. Ba’zısının
da, koç seklinde görünür. Ba’zı kerre amel sâhibini üzerine
alır götürür, ba’zan da bırakır. Her mü’minin bir nûru olur ki,
önünden ve sag yanından, o zemânki karanlık içerisinde her tarafı
aydınlatır.
Sol taraflarında nûr yokdur. Belki karanlıkda hiçbir kimse hiçbirsey
göremez. O karanlıkda kâfirler hayretde kalır. Îmânlarında
sek ve sübhe olan kimseler [ve bid’at sâhibi olanlar, mezhebsizler]
sasırırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”
bildirdiklerine uygun olarak dogru inanmıs olan [Sünnî] mü’minler
ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın
kendilerine hidâyet nûru verdigine hamd ederler. Zîrâ, Cenâb-ı
Hak, mü’minler için, azâb gören sakîlerin hâllerini ortaya koyar ki,
bunda ba’zı fâideler vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli
ne yapmıslarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen,
(Arkadasına nazar etdi. Onu Cehennem atesinde gördü), buyurdu.
A’râf sûresinin kırkyedinci âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline
bakdıkları zemân, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zâlim kavmlerle
berâber kılma derler) buyurdu. Zîrâ, dört sey vardır ki, kadrini,
kıymetini ancak dört kimse bilir:
Hayâtın kadrini ancak ölü bilir. Ni’metin kadrini azâb çeken bilir.
Servetin kadrini fakîr bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamıs.
Fekat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demekdir).
Ba’zısının nûru, iki ayagı üzerinde ve parmakları ucunda görünür.
Ba’zısının nûru, bir parlar, bir söner. Bunların nûrları îmânları
kadardır. Kabrlerinden kalkdıkları vakt, hareketleri de, amelleri
mikdârıdır. Sahîh olan bir hadîs-i serîfde Peygamber efendimize
– 32 –
“sallallahü aleyhi ve sellem” (Yâ Resûlallah! Biz nasıl hasr
olunuruz?)
diye sorulunca, cevâbında, (Iki kisi bir deve üzerinde, bes kisi
ve on kisi bir deve üzerinde hasr olunur) buyurdu.
Allahü teâlâ bilir, bu hadîs-i serîfin ma’nâsı: (Bir kavm, islâmda
birbirine yardım eder, dîni, îmânı, halâli, harâmı birbirlerine
ögretirlerse,
Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve
yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece hasr olunurlar) demekdir.
Bu ise, amelin za’îf olmasındandır. Çünki bunların, kendi
amelleri bir deve olamadıgından, ancak bir kaçının ameli bir deve
olmakda ve buna müsterek binmekdedirler.
Bunlar su insanlara benzerler ki, yolculuga çıkmıslar. Fekat hiç
kimsenin bir hayvan satın almaga vakti olmadıgından, hayvan alıp
gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veyâ üç kisi, bir hayvan
satın alıp yolda ona müsterek binerler. Bu yolda ba’zan bir deveye
on kisi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun ma’nâsı, malda
elini kısmakdır. Ya’nî hasîs olmakdır. Bununla berâber, selâmete
çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel isle ki, o amel sebebiyle Allahü
teâlâ
sana binek hayvanını nasîb etsin.
Sunu bilmelidir ki, bu kimseler âhıret ticâretinde fâide görüp,
kâr edenlerdir. Bu takdîrde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü
teâlânın
dînini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem
sûresinin seksenbesinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan
korkanlar, o gün, Rablerinin ni’metlerine müsterek olarak giderler)
buyurdu.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” birgün Eshâbına
buyurdular ki: (Benî-Isrâilde bir kisi vardı. Çok hayr yapardı.
Hattâ,
o zât sizin içinizde hasr olunacakdır). Eshâb-ı kirâm dediler ki:
(Yâ Resûlallah! Bu zât ne hayr yapardı?) Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmısdı.
Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakîrlere vakf etdi. Rabbim
huzûruna
vardıgım zemân, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir
çok altın ayırıp, onu fakîr ve za’îf kimselere verdi. Bununla da,
cenâb-
ı Hakdan câriye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle
âzâd etdi. Bunlar dahî, Allahü teâlânın huzûrunda benim
hizmetçilerim
olur, dedi. Birgün de, bir a’mâya rast geldi. Gördü ki,
ba’zan yürür, ba’zan düser. Ona bir binecek hayvan satın alıp, bu
da, Allahü teâlânın huzûrunda benim binecek hayvanımdır dedi.)
Peygamber efendimiz bu hikâyeyi haber verdikden sonra da,
(Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu
hayvan onun için eyerlenmis ve gem vurulmus hâzır oldugunu
görüyorum.
Bu zât, ona biner de mahsere öylece gelir) buyurdu.
– 33 – Kıyâmet ve Âhıret - F:3
(Sırât-ı müstekîm üzre gidenle, gözleri a’mâ olup yüzüstüne gitdigi
yolu bilmiyen müsâvi midir) meâlindeki Mülk sûresi yirmiikinci
âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruldu ki, Allahü teâlâ, kıyâmet
günü için mü’minlerin hasr olunması ile, kâfirlerin hasrine,
bu âyet-i kerîmeyi misâl kıldı.
Nitekim Meryem sûresi seksenaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz)
buyurdu. Bu ma’nâ, ba’zı kerre yürürler, ba’zı kerre de sürünürler
demekdir. Çünki, cenâb-ı Hak, baska bir âyet-i kerîmede, (Yürürler)
buyuruyor. Nûr sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Ve
yapdıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun
gibi, âyet-i kerîmedeki (Kör olarak) ma’nâsı da, kâfirler,
mü’minlerin
önünde ve sag yanında parlayan nûrdan mahrûm olurlar demekdir.
Temâmen kör olurlar demek degildir. Ya’nî karanlıkda
kalır, göremezler demekdir. Çünki, biliyoruz ki, kâfirler semâya
bakarlar, bulut ile yarılmıs oldugunu, meleklerin indigini, dagların
yürüdügünü, yıldızların döküldügünü görürler.
Kıyâmet gününün korkuları, meâli, (Bu Kur’ân-ı kerîm sihr midir?
Yâhud siz onu göremiyorsunuz) olan Tûr sûresinin onbesinci
âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Bunun için, kıyâmetde olan a’mâlıkdan
murâd, karanlıga dalmakdır. Ve Allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini
görmekden men’ olunmakdır. Çünki, Allahü teâlânın nûru ile
mahser yeri aydınlanır. Hâlbuki, o zemân, onların gözlerine perde
gelip bu nûrlardan birsey görmezler.
Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelâmullahı
isitmezler. Hâlbuki melekler, meâl-i serîfi, (Simdi sizin üzerinize
korku yokdur. Siz mahzûn dahî olmazsınız. Siz ve zevceleriniz,
Cennete sevincle dâhil oldunuz) olan A’raf sûresi kırkdokuzuncu
ve Zuhruf sûresinin yetmisinci âyetleri ile nidâ ederler. Mü’minler
bunu isitir, kâfirler isitmezler.
Kâfirler konusmakdan da men’ olunur. Onlar dilsiz gibidirler.
Bu da, Allahü teâlânın meâli, (Bu bir zemândır ki, onlar söylemezler
ve söylemege izn dahî verilmez) olan, Mürselât sûresinin otuzbes
ve otuzaltıncı âyet-i kerîmelerinden anlasılmakdadır.
Insanlar dünyâdaki islerine göre hasr olunur. Ba’zıları çalgı
çalmakla ve dinlemekle mesgûl olmusdur. [Her çalgı kasd
olunmakdadır.
Ibâdetleri, Kur’ân-ı kerîm ve zikr okumagı, çalgı ile
yapmak da buna dâhildir. Çünki hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızâsı
yokdur.] Hayâtlarında çalgı çalmaga ve dinlemege devâm
edenler, kabrinden kalkdıgı vakt, sag eliyle onu alır ve atar. O
çalgıya
der ki, (La’net olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden
– 34 –
mesgûl etdin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki, (Allahü teâlâ,
aramızda
hükm edinceye kadar, ben senin arkadasınım. O vakte kadar
ayrılamam). Böylece dünyâda alkollü içki içenler, serhos olarak
hasr olunur. Basları, kolları, bacakları açık olarak sokaga çıkan
kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak hasr olunur.
Zurnacı zurna çalarak hasr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânın
yolundan ayrılırsa, o hâl üzere hasr olunur.
Sahîh olan hadîs-i serîfde rivâyet olundu ki: (Serâb içen kimse,
atesden serâb kabı boynuna asılmıs ve kadehi elinde olarak
yeryüzündeki
leslerin hepsinden dahâ fenâ kokdugu ve yeryüzündeki
esyânın hepsi ona la’net etdigi hâlde hasr olunur).
Zulm edilerek ölenler, zulm olundukları üzre hasr olunurlar.
Sahîh olan hadîs-i serîfde buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp,
sehîd olanlar, kıyâmet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler.
Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzûr-ı Mevlâya hasr
oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)
Bu zemânda melekler, onları, fırka fırka, cemâ’at cemâ’at sevk
ederler. Herbirinin altında, kendilerine zulm edenler bulunarak
hasr olunurlar. Insan, cin ve seytân ve yırtıcı hayvanlar ve kuslar,
bir yerde toplanırlar. O zemân yeryüzü düz beyâz, gümüs gibi düz
olur.
Melekler, yeryüzündeki bütün cânlıların etrâfında bir halka
olmuslardır.
Yeryüzünde bulunanlardan on katdan ziyâdedir.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, ikinci kat gök meleklerine emr
eder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkâtı çevirirler. Bunlar
da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.
Sonra, üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir
halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden
ziyâdedir.
Sonra dördüncü kat melekleri, hepsinin etrâfını bir halka olarak
çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden ziyâdedir.
Sonra, besinci kat gögün melekleri nâzil olup, bir halka olarak
çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden ziyâdedir.
Dahâ sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını
bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin altmıs mislinden
ziyâdedirler.
En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak
hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmis mislinden
ziyâdedirler.
– 35 –
Bu zemânda, halk birbirine karma karısık olur. Izdihâmın çok
olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günâhına göre,
tere gark olur. Ba’zısı, kulaklarına kadar, ba’zısı bogazına kadar,
ba’zısı gögsüne kadar, ba’zısı omuzlarına kadar, ba’zısı dizlerine
kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuslardır. Ba’zı kimseler
de vardır, susuz olan kimse, su içdigi vakt, nasıl terlerse, o kadar
az terler.
(Eshâb-ı rey) ki, onlar minber sâhibi olanlardır. (Eshâb-ı rısh),
terliyenlerdir. (Eshâb-ı ka’beyn), [ya’nî topuklarına kadar
terliyenler]
suda bogularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin
için simdi korku ve hüzn yokdur) diye nidâ ederler.
Ba’zı Ârifler bana haber verdi ki, bunlar (Evvâbûn)durlar. (Fudayl
bin Iyâd) “rahmetullahi aleyh”[1] ve gayrıları bunlardandır.
Çünki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Günâhından
tevbe eden kimse, hiç günâh islememis gibidir) buyururdu. Bu hadîs-
i serîf mutlakdır. Ya’nî bir sarta baglı degildir. Bu üç sınıf,
ya’nî
(ehl-i rey, ehl-i rısh, ehl-i ka’b), (O gün ba’zılarının yüzleri ak,
ba’zılarının ise siyâh olur) meâlindeki Âl-i Imrân sûresinin
yüzaltıncı
âyet-i kerîmesince, yüzleri beyâz olanlardır. Bunlardan gayrisinin
yüzleri siyâh olur. Nasıl ızdırâb ve terlemek olmasın ki, günes
baslarına yaklasmısdır. Hattâ bir kimse elini uzatırsa yapısacagım
zan eder. Günesin harâreti simdiki gibi degildir. Yetmis kat
kadardır.
Ba’zı selef dedi ki: Eger günes, kıyâmetde oldugu gibi, simdi
yer üzerine dogsa, elbette yeryüzünü yakar, tasları eritir ve
ırmakları
kuruturdu.
Bu zemânda, mahlûkât Arasât meydânında beyâz yerde, gâyet
siddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyâz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i
serîfi,
(O gün, Vâhid ve Kahhâr olarak yeryüzünü baska sekle, gökleri
de baska sekle çevirdigim zemândır. O gün, hersey bana itâat
eder) olan Ibrâhîm sûresinin kırksekizinci âyetinde beyân
buyurmusdur.
O zemân, yeryüzünde bulunanlar, çesidli sekllerdedirler. Dünyâda
büyük görünenler, büyüklenenler, mahserde zerre kadardır.
Hadîs-i serîfde kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmisdir.
Onlar
hakîkaten zerre kadar küçük degildirler. Belki ayaklar altında kalıp
çignendiklerinden, zelîl ve hakîr olmalarından, zerreler gibidir
buyurulmusdur.
Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soguk sâf sular içerler. Zî-
– 36 –
[1] Fudayl 187 [m. 803] de Mekkede vefât etdi.
râ, sabî, küçük çocuk iken vefât eden mü’min çocuklar, babalarının
etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle dönerler
ve onlara su verirler.
Selef-i sâlihînden ba’zılarından rivâyet olundu ki, bir zâtın
rü’yâsında kıyâmet kopmus. O zât, mevkıfde gâyet susuz olarak
dururmus. Küçük çocukların su dagıtdıgını görmüs. O zât buyurur
ki:(Aman bana da bir yudum su verin). Içlerinden bir sabî dedi ki:
(Bizim içimizde senin çocugun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle
ise Cennet serâbından sana nasîb yokdur) dedi.
Bu hikâyede evlenme ve çocuk sâhibi olmanın efdal olmasına
isâret vardır. Su dagıtan çocukların sartları (Ihyâ-ül-ulûm)
kitâbımızda
anlatıldı.
Bir kısm insanlar da bulunur ki, baslarına yakın bir gölge gelmis.
Mahserin harâretinden onları muhâfaza eder. Bu gölge ise,
dünyâda verdigi zekât ve sadakalardır.
Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (Ihyâ-ül-ulûm) kitâbımızda
anlatılan Müddessir sûresinde meâl-i serîfi, (Sûra üfürüldügü zemân)
olan âyet-i kerîmeyi isitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerîme
Kur’ân-ı kerîmin sırlarındandır.
Sûra üfürmenin dehsetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacagını
sasırır ve mü’min ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyâmet gününün
siddetini ziyâdelesdiren bir azâbdır.
Bu vakt, Arsı sekiz melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek
bir adımında, yirmibin senelik dünyâ yolunu yürür.
Melekler ve bulutlar, Ars-ı a’lâ karâr edinceye kadar, aklların
anlayamıyacagı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu seklde, Ars-ı a’lâ,
Allahü teâlâ kendisi için halk eyledigi beyâz arzın üzerinde karar
kılar. Bu zemân, hiçbirseyin tâkat getiremiyecegi, Allahü teâlânın
azâbından, baslar asagı egilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbûs ve
saskın kalıp, sefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir.
Evliyâ ve sehîdler “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hiç tâkat
getirilemiyecek
olan Allahü teâlânın azâbından feryâd ederler. Bunlar,
bu hâl üzereyken, günesin nûrundan çok dahâ fazla olan bir nûr
bunları içine alır. Zâten günesin harâretine tâkat getiremiyen
kimseler,
bunu müsâhede etdikleri gibi, karma karısık olurlar. Bin sene
de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir
sey söylenmez.
Bu vakt insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler.
(Ey insanların babası! Hâlimiz pek fenâdır). Kâfirler ise:
(Yâ Rab! Bize merhamet et. Bizi su siddet ve mesakkatden kurtar),
derler.
– 37 –
Insanlar Âdem aleyhisselâma derler ki, (Yâ Âdem “aleyhisselâm”!
Sen azîz ve serîf bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yaratdı.
Melekleri sana secde etdirdi. Sana kendi rûhundan üfledi.
Kazâ ve hesâba baslaması için bize sefâ’at eyle ki, Allahü teâlâ ne
murâd ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emr ederse, herkes
oraya gitsin. Herseyin hâkimi ve mâliki olan Allahü teâlâ,
mahlûklarına diledigini yapsın) diye yalvarırlar.
Âdem aleyhisselâm buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak etdigi
agacın meyvesinden yidim. Bu zemânda Allahü teâlâdan utanırım.
Fekat siz, Resûllerin ilki olan Nûh aleyhisselâma gidiniz).
Bunun üzerine bin sene aralarında mesveret ederek dururlar.
Sonra Nûh aleyhisselâma giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin.
Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhâkememizin çabuk
yapılması için bize sefâ’at eyle! Su mahser cezâsından kurtulalım)
diye yalvarırlar. Nûh aleyhisselâm onlara cevâb olarak: (Ben Allahü
teâlâya düâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o düâ
sebebiyle boguldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fekat
siz, Ibrâhîm aleyhisselâma gidiniz ki, o Halîlullahdır. Allahü teâlâ
Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (Ibrâhîm “aleyhisselâm” siz
dünyâya gelmezden evvel, size müslimân diye ism verdi) buyurdu.
Belki o size sefâ’at eder) der.
Yine evvelki gibi aralarında bin sene dahâ konusurlar. Sonra,
Ibrâhîm aleyhisselâma gelirler. (Ey müslimânların babası! Sen o
zâtsın ki, Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost eyledi. Bize
sefâ’at
eyle! Allahü teâlâ, mahlûkat arasında, hükmünü versin) derler.
Ibrâhîm
aleyhisselâm onlara: (Ben dünyâda üç kerre kinâye söyledim.
Bunları söyliyerek din yolunda mücâdele etdim. Simdi Allahü
teâlâdan bu makâmda sefâ’at izni istemekden utanırım. Siz Mûsâ
aleyhisselâma gidiniz. Zîrâ, Allahü teâlâ onunla konusdu ve
kendisine ma’nevî yakınlık gösterdi. O, sizin için sefâ’at eder)
buyurur.
Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istisâre
ederler. Fekat bu zemânda hâlleri gâyet güçlesir. Mahser yeri ise,
çok daralır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelip, derler ki: (Yâ ibni
Imrân! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ seninle konusdu. Sana Tevrâtı
indirdi. Hesâbın baslaması için bize sefâ’at eyle! Zîrâ burada
durmamız çok uzadı. Izdihâm pek ziyâdelesdi. Ayaklar birbirleri
üzerine birikdi). Mûsâ aleyhisselâm onlara der ki: (Ben, Allahü
teâlâya,
âl-i Fir’avnın senelerce hoslanmıyacakları seylerle cezâlandırılması
için düâ etdim. Sonra gelenlere ibret olmalarını ricâ eyledim.
Simdi sefâ’at etmege utanırım. Fekat, Cenâb-ı Hak rahmet,
magfiret sâhibidir. Siz Îsâ aleyhisselâma gidiniz. Çünki yakîn cihe-
– 38 –
tiyle Resûllerin en esahhı, ma’rifet ve zühd cihetinden, en efdali
ve
hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O sefâ’at eder) buyurur.
Bunlar, aralarında bin sene müsâvere ederler. Hâlbuki, onların
sıkıntıları
dahâ ziyâde olur.
Sonra Îsâ aleyhisselâma gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânın
rûhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âl-i Imrân sûresinin
kırkbesinci âyetinde meâlen, (Dünyâda ve âhıretde “Vecîh”
ya’nî çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden sefâ’at eyle!) Îsâ
aleyhisselâm buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahdan
baska ilâh ittihâz eylediler. Nasıl sefâ’at ederim ki, bana da
ibâdet etdiler. Ve bana ogul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler.
Fekat, siz gördünüz mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde
nafakası
olmasın. Ve agzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o
nafakaya vâsıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu
Muhammede
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gidiniz. Zîrâ O, da’vetini
ve sefâ’atini ümmeti için hâzırladı. Çünki, kavmi Ona çok kerre
ezâ etdiler. Mubârek alnını yardılar. Mubârek disini kırdılar.
Kendisine delilik isnâd etdiler. Hâlbuki, o yüce Peygamber
“sallallahü
aleyhi ve sellem” onların iftihâr cihetinden en iyisi ve seref
cihetinden
en yüksegi idi. Onların tehammül olunmıyacak ezâ ve cefâlarına
mukâbil, Yûsüf aleyhisselâmın kardeslerine söyledigi,
(Simdi sizin, basınıza kakmak yokdur. Erhamürrâhimîn olan Cenâb-
ı Allah, size magfiret eder) meâlindeki âyet-i kerîme ile cevâb
verirdi.) Îsâ aleyhisselâm, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” fazîletlerini anlatır, hepsi Muhammed aleyhisselâma bir an
evvel kavusmak ister.
Hemen Muhammed aleyhisselâmın minberine gelirler. Derler
ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vâsıtaların en fâidelisidir. Bize
Rabbinden sefâ’at eyle! Zîrâ, Peygamberlerin birincisi olan Âdem
aleyhisselâma gitdik. Bizi Nûh aleyhisselâma gönderdi. Nûh
aleyhisselâma
gitdik. Ibrâhîm aleyhisselâma gönderdi. Ibrâhîm aleyhisselâma
gitdik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Musâ aleyhisselâma
gitdik. Îsâ aleyhisselâma gönderdi. Îsâ aleyhisselâm ise, size
gönderdi. Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Senden sonra
gidecek bir yer yokdur).
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”efendimiz: (Allahü teâlâ
izn verir ve râzı olursa, sefâ’at ederim) buyurur.
(Surâdikât-i celâl), ya’nî celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan
sefâ’at için izn ister. Kendisine izn verilir. Perdeler kalkar.
Ars-ı
a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan
sonra, cenâb-ı Hakkı bir hamd ile hamd eder ki, âlem yaratıldıgın-
– 39 –
dan beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemisdir.
Ba’zı ârifler dedi ki: (Allahü teâlâ âlemleri yaratınca kendisini
böyle hamdler ile medh ve senâ buyurmusdu). Ars-ı a’lâ, Cenâb-ı
Hakka ta’zîmen hareket etmekdedir. Bu müddet içinde hâlleri pek
ziyâde kötülesir. Mesakkat ve zahmetleri artar. Insanlardan her
biri,
dünyâda sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmislerdir.
Deve zekâtını vermiyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bagırır
ve agırlasır ki, büyük daglar gibi olur. Sıgır, koyun zekâtı
vermiyenler
de, böyle olur. Bunların feryâdları âdetâ gök gürlemesi gibidir.
Ekin zekâtını, ya’nî usrunu vermiyenlerin boynuna ekin denkleri
yüklenir ki, dünyâda hangi cins ekinin zekâtını vermemis ise, o
nev’den, o denkler dolmusdur. Eger bugday ise, bugday, arpa ise
arpa dolmusdur ki, agırlıgından altında “vâveylâ”, “vâseburâ” [1]
diye bagırır. Altın, gümüs ve [kâgıd] para ve sâir ticâret malı
zekâtından
vermeyenler de, dehsetli bir yılanı yüklenir ki, o yılanın basında
yalnız iki örgüsü vardır. Kuyrugu burnuna girmisdir. Boynu
ile halkalanmıs, boynu üzerinde yüklenmis, hattâ degirmen taslarını
yüklenmis kadar agırlıgı vardır. Bagırırlar, bu nedir, derler.
Melekler
onlara: (Bunlar, dünyâda zekâtını vermediginiz mallarınızdır)
derler. Iste bu dehsetli hâl, Âl-i Imrân sûresinin meâl-i serîfi,
(Dünyâda esirgedikleri, kıyâmet günü boyunlarına takılır) olan,
yüzsekseninci âyet-i kerîmesi ile bildirilmisdir.
Diger bir fırka ise, avret yerleri gâyet büyümüs, cerâhat ve irin
akar. Onların fenâ kokusundan etrâfda bulunanlar çok râhatsız
olur. Bunlar, zinâ yapanlar ve basları, saçları, kolları, bacakları
açık sokaga çıkan kadınlardır.
Diger bir fırka da vardır ki, agaç dallarına asılırlar. Bunlar
dünyâda
livâta yapanlardır.
Diger bir fırkası da, dilleri agızlarından çıkmıs ve gögüslerine
sarkmıs, gâyet çirkin bir hâldedirler ki, insan görmek istemez.
Bunlar yalan ve iftirâ söyliyenlerdir.
Bir fırka dahî, karınları yüksek daglar kadar büyümüs oldugu
hâlde bulunur. Bunlar, dünyâda zarûret olmadan ve muâmele yapmadan
fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi harâm isliyenlerin
günâhları, fenâ hâlde açıga vurulur. [Fâiz için zarûretin ne oldugu
ve muâmele ile satıs yaparak fâiz almak (Se’âdet-i Ebediyye)
kitâbında bildirilmisdir.]
– 40 –
[1] “Veyl” azâb kelimesidir. Insan azâba tâkat getiremedigi vakt,
böyle
bagırır. “Sebûr” da helâk zemânında kullanılır.
DOKUZUNCU FASL
Allahü teâlâ meâlen buyurur ki, (Yâ Muhammed, basını secdeden
kaldır! Söyle, dinlenir. Sefâ’at et, kabûl olunur). Bunun
üzerine, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Yâ Rabbî!
Kulların arasından iyileri ve kötüleri ayır ki, zemânları gâyet
uzadı.
Herbiri, günâhlarıyle arasât meydânında rezîl ve rüsvây oldular)
der.
Bir nidâ gelir: (Evet yâ Muhammed!) “sallallahü aleyhi ve sellem”
denilir. Cenâb-ı Hak, Cennete emr eder ki, her cins zîneti ile
zînetlenir. Arasât meydânına getirilir. O derece güzel kokusu vardır
ki, besyüz senelik yoldan duyulur. Bu hâlden kalbler ferâhlanır.
Rûhlar dirilir. [Lâkin kâfirler, mürtedler ve müslimânlarla alay
edenler, Kur’ân-ı kerîme hakâret edenler, gençleri aldatarak
îmânlarını
çalanlar ve] amelleri habîs, kötü olanlar, Cennetin kokusunu
duymazlar.
Cennet, Ars-ı a’lânın sag tarafına konulur. Bundan sonra, cenâb-
ı Hak, Cehennemi getirmegi emr eder. Cehenneme korku gelir,
feryâd eder. Kendisine gönderilen meleklere: (Allahü teâlâ, bana
azâb etdirmek için bir mahlûk yaratdı da, onunla bana azâb mı
edecek) der. Onlar da: (Allahü teâlânın izzeti ve celâli ve ceberûtü
hakkı için, Rabbin seninle âsîlerden, islâm düsmanlarından intikam
almak için, bizi sana gönderdi. Sen ise, bunun için halk olundun)
derler. Cehennemi dört tarafından çekerek götürürler. Yetmisbin
ip takıp çekerler ki, her bir ipde yetmisbin halka vardır.
Dünyâdaki demirlerin hepsi toplansa onun bir halkası kadar olamaz.
Her halkada, zebânî denilen azâb meleklerinden yetmisbin
melek vardır ki, yalnız birine dünyâdaki dagları koparmak emr
olunsa,
parça parça ederdi. O vakt, Cehennemin bagırması ve gürültüsü
ve ates saçması ve siddetli dumanı vardır ki, bütün gökyüzünü
simsiyâh eder. Mahser yerine bin senelik yol kalınca, meleklerin
ellerinden kurtulur. Gürültüsü ve gümbürtüsü ve sıcaklıgı tehammül
olunmıyacak derecededir. Mahserdekilerin hepsi, bundan
çok korkarlar. Bu nedir diye sorarlar. Haber verilir ki, Cehennem,
zebânîlerin elinden kurtulmus, size yaklasıyor da, onun gürültüsüdür
derler. Bunun üzerine, herkesin dizinin bagı çözülüp çöküverirler.
Hattâ Peygamberler ve Resûller dahî kendilerini tutamaz.
Hazret-i Ibrâhîm, hazret-i Mûsâ, hazret-i Îsâ, ars-ı a’lâya sarılır.
Ibrâhîm
aleyhisselâm kurban etdigi Ismâ’îl aleyhisselâmı unutur.
Mûsâ aleyhisselâm birâderi Hârûn aleyhisselâmı ve Îsâ aleyhisselâm
vâlidesi hazret-i Meryemi unuturlar. Her biri: (Yâ Rabbî! Bugün
nefsimden baska birsey istemem) der.
– 41 –
O zemân Muhammed “aleyhisselâm” ise: (Ümmetime selâmet
ve necât ver yâ Rabbî) der.
Orada buna tehammül edebilecek kimse bulunmaz. Zîrâ Allahü
teâlâ, bunu haber verip; Câsiye sûresinin yirmisekizinci âyetinde
meâlen, (Her ümmeti, dizleri üzre cenâb-ı Hakkın korkusundan
çökmüs olarak görürsün. Herbiri, dünyâda isledikleri amellerin
kitâbına
da’vet olunurlar) buyurmusdur. Cehennemin böyle kurtulup
kükremesi üzerine, herkes bogulma derecesinde ve kederlerinden
yüzleri üzerine kapanırlar. Bu da, Allahü teâlânın Furkân sûresinin
onikinci âyetinde meâlen: (Nâr, ehl-i mahseri uzak mahalden
gördügü vakt, nâs ondan boguk ve çirkin ve gâyet büyük ses
isitirler) buyurmasıyle sâbitdir.
Allahü teâlâ, Mülk sûresinin sekizinci âyetinde meâlen, (Gayz
ve siddetinin çoklugundan, Nâr ikiye ayrılacak gibi olur) buyurur.
Bunun üzerine, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ortaya
çıkıp, Cehennemi durdurur. Buyurur ki, (Hakîr ve zelîl olarak
geriye dön! Tâ ki, sana ehlin gürûh gürûh gelsinler). Cehennem
dahî (Yâ Muhammed, bana müsâ’ade et! Zîrâ, sen bana harâmsın)
der. Arsdan nidâ gelerek: (Ey Cehennem, Muhammed aleyhisselâmın
kelâmını dinle! Ve ona itâ’at et) der. Sonra Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, Cehennemi çeker, Ars-ı a’lânın sol
tarafında bir yere yerlesdirir. Mahserdekiler, Peygamber efendimizin
bu merhametli mu’âmelesini birbirine müjdelerler. Korkuları
bir mikdâr azalır. Enbiyâ sûresinde yüzyedinci âyet-i kerîmenin
(Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) meâl-i serîfi zâhir
olur.
Bu zemânda nasıl oldugu bilinmiyen mîzân kurulur. Mîzânın
iki kefesi, ya’nî gözü vardır. Birisi nûrdan ve biri zulmetden ya’nî
karanlıkdandır.
Bundan sonra, Allahü teâlâ zemândan, mekândan, cismden
münezzeh ve berî, uzak oldugu hâlde, kudretini izhâr buyurması
üzerine, insanlar ona ta’zîm ederek, secdeye varırlar. Fekat
kâfirler,
mürtedler, secde edemezler. Zîrâ, onların belleri demir kesilip
secde etmeleri mümkin olmaz. Iste bu da, Nûn sûresi, kırkikinci
âyet-i celîl-i ilâhiyyesinin (Gözlerden perde kaldırılıp
sıkıntıların
artdıgı zemânda secde etmege çagrılırlar. Fekat secde edemezler)
meâl-i serîfidir.
Imâm-ı Buhârînin “rahmetullahi aleyh”,[1] bunun tefsîrinde,
– 42 –
[1] Muhammed Buhârî 256 [m. 870] de Semerkandda vefât etdi.
Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kadar senedini
ya’nî râvîlerini zikr ederek bildirdigi hadîs-i serîfde buyuruldu
ki, (Allahü teâlâ kıyâmet gününde sâkından kesf eder. [Paçalar
sıvanır.
Ya’nî çok çetin ve sıkıntılı bir hâl olur. Secde ediniz denir.]
Bütün mü’minler secde ederler). Ben, bu hadîs-i serîfin te’vîlinden
korkdum. Meseldir diyerek söz söyliyenlerin sözünü dahî begenmedim.
Mîzân ya’nî terâzî de, melekûta mahsûs olan bilinmiyen
seylerdendir, dünyâ terâzîlerine benzemez. Zîrâ iyilikler ve
kötülükler, madde ve cism degildir. A’raz, ya’nî sıfatdırlar.
A’razları,
özellikleri, bildigimiz terâzîler ile, maddeyi dartar gibi, vezn
etmek sahîh olmaz. Ancak, bilinmiyen terâzî ile dartmak sahîh
olur.
Mü’minler secdede iken, Allahü teâlâ nidâ eder. Yakından ve
uzakdan isitilir. Imâm-ı Buhârînin rivâyet etdigi gibi, cenâb-ı Hak
[hadîs-i kudsîde]; (Ben azîm-üs-sân herkese mücâzât eden deyyânım.
Bana hiçbir zâlimin zulmü tecâvüz etmez. Eger tecâvüz ederse,
ben zâlim olurum) buyurur.
Bundan sonra, hayvânât arasında hükm eder. Boynuzlu koyundan,
boynuzsuz koyunun hakkını alıverir. Dag hayvanlarıyle kuslar
arasındaki hakları ödesdirir. Sonra da bunlara: (Toprak olunuz)
der. Hemen hayvanlar toprak oluverirler. Kâfirler, bu hâli görünce
her biri, Nebe’ sûresi kırkıncı âyetinin meâlinde haber verildigi
üzere (Ne olaydı, toprak olaydım) derler.
Sonra, Allahü teâlâ tarafından nidâ olunup, (Levh-i mahfûz
nerededir?) buyurur. Bu ses, akllara hayret verecek sûretde
isitilir.
Allahü teâlâ, (Ey Levh! Tevrât ve Incîl ve Kur’ân-ı azîm-üssândan
sende yazdıgım sey nerededir?) der. Levh-i mahfûz der ki:
(Yâ Rabb-el’âlemîn! Bunu Cebrâîl “aleyhisselâm”dan süâl buyur!).
Bu vakt, Cebrâîl “aleyhisselâm” getirilir ki, âdetâ kendisini
titremek
alır. Hayretinden diz üstü çöker. Cenâb-ı Hak buyurur ki:
(Yâ Cebrâîl! Bu Levh der ki, sen benim kelâmımı ve vahyimi kullarıma
nakl eylemissin, dogru mudur?) Cebrâîl “aleyhisselâm”
(Yâ Rabbî dogrudur) der. Allahü teâlâ, (Onu nasıl yapdın?) buyurur.
Cebrâîl aleyhisselâm, (Yâ Rabbî, Tevrâtı Mûsâ aleyhisselâma,
Incîli Îsâ aleyhisselâma, Kur’ân-ı kerîmi Muhammed aleyhisselâma
inzâl ve her bir Resûle risâleti ve her bir suhuf sâhibi
Peygambere de sahîfelerini ulasdırdım) der.
Bir nidâ gelir ki; (Yâ Nûh!), Nûh aleyhisselâm getirilir. Titredigi
hâlde, huzûr-i ilâhîye gelir. Ona hitâben: (Yâ Nûh! Cebrâîl
aleyhisselâm
der ki, sen Resûllerdensin). (Evet yâ Rabbî! Dogrudur)
– 43 –
der. Yine buyurur ki, (Kavminle ne is gördün?). Nûh aleyhisselâm,
(Yâ Rabbî! Onları gece ve gündüz îmâna da’vet etdim. Benim
da’vetim onlara bir fâide vermedi. Benden kaçdılar). O zemân,
yine nidâ olunarak, (Yâ Nûh kavmi!) denir. Onlar bir fırka
olarak getirilir. Denilir ki, (Isbu kardesiniz Nûh aleyhisselâm der
ki, size benim risâletimi teblîg etmis). Onlar: (Ey bizim Rabbimiz,
yalan söylüyor. Bize birsey teblîg etmedi) derler. Risâleti inkâr
ederler.
Allahü teâlâ, (Yâ Nûh! Senin sâhidin var mıdır) buyurur. Nûh
aleyhisselâm, (Yâ Rabbî! Benim sâhidim, Muhammed aleyhisselâm
ile ümmetidir) der.
Allahü teâlâ, (Yâ Muhammed!) “aleyhisselâm”. Bu Nûh
aleyhisselâm risâleti teblîg etdigine seni sâhid kılar) buyurur.
Peygamberimiz “aleyhisselâm”, Nûh aleyhisselâmın risâleti teblîg
etdigine sâhid olup, Hûd sûresinin yirmi besinci âyet-i kerîmesini
okur. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Biz Nûhu insanlara
Peygamber olarak gönderdik. Onları Allahü teâlânın azâbı ile
korkutdu. Allahü teâlâdan baska seylere ibâdet etmeyiniz dedi)
buyurulmusdur. Cenâb-ı Hak, Nûh aleyhisselâmın kavmine: (Sizin
üzerinize azâb hak oldu. Zîrâ, azâb kâfirler üzerine lâyıkdır)
buyurur.
Böylece, hepsi Cehenneme atılır. Ne amelleri tartılır, ne de hesâb
olunurlar.
Bundan sonra (Âd kavmi nerededir?) diye nidâ olunur. Nûh
aleyhisselâmın kavmine yapıldıgı gibi, Hûd aleyhisselâm ile, kavmi
olan Âd kavmi arasında mu’âmele cereyân eder. Peygamberimiz
“aleyhisselâm” ile ümmetinin hayrlıları sehâdet ederler.
Peygamberimiz
Suarâ sûresinin yüzyirmiüçüncü âyet-i kerîmesini okur. Bu
kavm de Cehenneme atılır.
Bundan sonra (Yâ Sâlih veyâ Semûd) diye nidâ olunur. Sâlih
aleyhisselâm ve kavmi gelirler. Inkârları üzerine, hazret-i
Peygamberden
sehâdet taleb olunur. Peygamberimiz “aleyhisselâm” Suarâ
sûresinin yüzkırkbirinci âyet-i kerîmesini okur. Onlar da,
evvelkiler
gibi Cehenneme atılır.
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın haber verdigi gibi, ümmetler, birbiri arkası
sıra, Allahü teâlânın huzûruna gelirler. Furkân sûresinin
otuzsekizinci
ve Ibrâhîm sûresinin sekizinci âyet-i kerîmeleri bunu haber
vermekdedir. Bunda tenbîh vardır ki, bunlar âsî ve azgın
kavmlerdir. (Bârîh, Mârih, Duhâ, Esrâ) kavmleri ve bunlar gibi
kâfirlerdir. Bunlardan sonra, nidâ, Eshâb-ı res ve tübba’ ve Ibrâhîm
aleyhisselâmın kavmine gelir. Bunların hiç birinde mîzân ku-
– 44 –
rulmaz. Ve hesâb sorulmaz. Bunlar, o gün Rablerinden mahcûbdurlar.
Allahü teâlânın kelâmını onlara bir tercümân söyler. Çünki,
bir kimse, nazar ve kelâm-ı ilâhîye mazhar olursa, o kimse azâb
olunmaz.
Bundan sonra, Mûsâ aleyhisselâma nidâ olunur. Siddetli rüzgârda
yapraklar nasıl titrerse, öyle titreyerek gelir. Cenâb-ı Hak,
ona hitâben: (Yâ Mûsâ! Cebrâîl sana risâletini ve Tevrâtı kavmine
teblîg etdigine sehâdet ediyor) buyurur. Mûsâ aleyhisselâm, (Evet
yâ Rabbî) der. (Öyle ise, minberine çık! Sana vahy olunan seyleri
oku!) buyurulur. Mûsâ aleyhisselâm, minbere çıkar, okur. Herkes
kendi mevkı’inde sükût ederler. Tevrâtı dahâ yeni nâzil olmus gibi
okur. Yehûdî âlimleri, sanki bundan evvel, Tevrâtı hiç görmemisler,
bilmemisler gibi olurlar.
Sonra da, Dâvüd aleyhisselâma nidâ olunur. Bu da, sanki siddetli
rüzgârda yaprak titrer gibi, son derece titreyerek gelir.
Allahü teâlâ: (Yâ Dâvüd! Cibrîl “aleyhisselâm” Zebûru ümmetine
teblîg etdigine sehâdet ediyor) deyince, Dâvüd aleyhisselâm,
(Evet yâ Rabbî!) der. Cenâb-ı Hak, (Minberine çık ve sana
vahy olunan seyi tilâvet eyle) buyurur. Dâvüd aleyhisselâm minbere
çıkar. Güzel sesle Zebûr-u serîfi okur. Hadîs-i serîfde bildirildi
ki, Dâvüd aleyhisselâm Cennet ehlinin münâdîsidir. [Dâvüd
aleyhisselâmın sesi çok güzel ve gür idi.] Nidâ edince sesini tâbüt-
i sekînenin imâmı isitir ve cemâ’atin içine girerek safları yararak,
Dâvüd aleyhisselâmın yanına gelir. Ona sarılır. Der ki:
(Sana Zebûr va’z vermedi mi ki, benim için yanlıs niyyet etdin?).
Hazret-i Dâvüd, çok utanır, sıkılır. Cevâb veremez. Arasât ızdırâba
gelir. Insanlar Dâvüd aleyhisselâmdan gördügü hâllerden
dolayı çok üzüntülü olurlar. Bundan sonra Dâvüd aleyhisselâma
sarılıp, huzûr-i Mevlâya çıkarır. Üzerlerine perde iner. Tâbütün
imâmı der ki: (Yâ Rabbî! Dâvüd aleyhisselâmın hürmetine bana
rahmet eyle ki, bu beni harbe gönderdi. Hattâ öldürüldüm. Nikâh
etmek istedigim hâtunu kendine almak istedi. Hâlbuki o zemân
bundan baska, doksandokuz hâtunu vardı). Allahü teâlâ,
Dâvüd aleyhisselâma sorar, (Yâ Dâvüd! Bunun sözü dogru mudur?)
buyurur. Dâvüd aleyhisselâm utancından ve Allahü teâlânın
azâbı korkusundan, magfiret va’dini ricâ ederek, basını asagı
eger. Zîrâ, insan birseyden korkar ve mahcûb olursa, basını önüne
eger. Birsey umar ve ricâ ederse, basını yukarı kaldırır. Bu
vakt, Allahü teâlâ tâbütün imâmı olan zâta buyurur ki: (Ben, buna
mukâbil, sana kösk ve vildândan su kadar, bu kadar sey verdim.
Râzı mısın?) O zât da: (Râzıyım yâ Rabbî) der. Bundan
– 45 –
sonra, Dâvüd aleyhisselâma: (Sen de yâ Dâvüd, git seni de magfiret
etdim) buyurur.[1]
Bundan sonra Dâvüd aleyhisselâma: (Minberine dön, Zebûrun
devâmını oku) buyurur. O da, Allahü teâlânın emrini yerine getirir.
Bu zemânda, Benî Isrâîle iki kısm olmaları emr olunur. Bir kısmı,
mü’minler ile, bir kısmı da, kâfirler ile berâber olur.
Bundan sonra, bir ses isitilir ki: (Îsâ “aleyhisselâm” nerededir?)
der. Îsâ aleyhisselâm getirilir. Allahü teâlâ ona hitâben Mâide
sûresinin yüzondokuzuncu âyet-i kerîmesinin meâl-i serîfi
olan, (Yâ Îsâ! Sen insânlara Allahdan baska beni ve annemi ilâh
edininiz dedin mi?) buyurur.
Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya hamd eder ve çok senâlar
eder. Sonra meâl-i serîfi, (Yâ Rabbî! Seni noksan sıfatlardan tenzîh
ve takdîs ederim ki, hakkım olmıyan seyi benim için söylemek
olmadı. Eger ben onu söyledimse, hakîkaten Sen onu bilirsin. Yâ
Rabbî! Sen benim nefsimde olanı bilirsin. Ben Senin zâtında olanı
bilmem. Yâ Rabbî! Sen gâibleri bilensin) olan Mâide sûresinin
yüzonaltıncı
âyet-i kerîmesi ile cevâb verir.
Bunun üzerine cenâb-ı Hak, cemâl sıfâtını gösterir ve meâl-i serîfi,
(Bu zemân, sâdıklara sıdkının menfe’at verecegi zemândır)
olan Mâide sûresi yüzondokuzuncu âyet-i kerîmesini buyurur ve
(Yâ Îsâ! Sen dogru söyledin. Minberine git! Sana Cebrâîlin teblîg
etdigi Incîli tilâvet eyle) der. Îsâ aleyhisselâm, (Evet Yâ Rabbî)
der. Sonra tilâvete baslar. Tilâvetin te’sîrinden herkesin bası
yukarı
kalkar. Zîrâ, Îsâ aleyhisselâm rivâyet cihetinden insanların en
ziyâde
hakîmidir. Okumada, o kadar tâzelik ve nezâket gösterir ki,
hıristiyanlar, ruhbânlar, kendilerini, Incîlden hiçbir âyet
bilmiyorlarmıs
zannederler.
Bundan sonra, nasârâ da, iki kısm olurlar. Bozuk olanları, ya’nî
hıristiyanlar kâfirlerle, bozulmamıs olan mü’minleri, mü’minlerle
hasr olunur.
Bundan sonra, bir nidâ isitilir ki, (Muhammed “aleyhisselâm”
nerededir?) Peygamberimiz “aleyhisselâm” gelir. Cenâb-ı Hak
buyurur ki: (Yâ Muhammed! Cibrîl, sana Kur’ân-ı kerîmi teblîg
etdim diyor). O da: (Evet yâ Rabbî) der. Cenâb-ı Hak: (Yâ Muhammed,
minberine çık ve Kur’ân-ı kerîmi kırâet et) buyurur.
– 46 –
[1] Bu kıssa, Mevâhib tefsîrinde, Sâd sûresi yirmiüçüncü âyetinde
dahâ
genis yazılıdır. Peygamberler en küçük bir günâh islemez ve günâhı
islemek, hâtırlarına bile gelmez. Bu tefsîrden okuyunca, hakîkat iyi
anlasılır.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”Kur’ân-ı kerîmi tilâvet
edip, gâyet güzel ve tatlı bir seklde okur. Mü’minleri müjdeler.
Onların yüzleri güler ve sevinirler. Kur’ân-ı kerîme inanmıyanların,
bu mubârek kitâba (Hâsâ) çöl kanûnu diyenlerin ise, yüzleri
gâyet çirkin olur.
Buraya kadar beyân olunan Peygamberlere olunacak süâli,
A’râf sûresindeki, (Biz kendilerine Peygamber gönderilen kavme
elbette süâl ederiz. Peygamberlere de süâl ederiz) meâlindeki
besinci
âyet-i kerîmesi haber vermekdedir.
Ba’zıları, Mâide sûresinin yüzonikinci (Allahü teâlâ, büyük
Peygamberleri cem’ eyledigi vakt, kavminizden nasıl icâbet ve kabûl
olundunuz?) meâlindeki âyet-i kerîme ile haber verilmisdir
dediler. O zemân Peygamberler: (Yâ Rabbî! Seni tesbîh ederiz ki,
bizim için hiç ilm yokdur. Sen gaybleri en iyi bilensin) derler.
Evvelki
âyet-i kerîmenin haber verdigini söyliyen âlimlerin sözü dahâ
dogrudur. (Ihyâ-ül-ulûm) adındaki kitâbımızda da bunu bildirdik.
Zîrâ Peygamberlerin dereceleri vardır. Îsâ “aleyhisselâm” ise,
onların büyüklerindendir. Zîrâ O (Rûhullah)dır. (Kelimetullah)
dır. Peygamberimiz “aleyhisselâm” Kur’ân-ı kerîmi tilâvet buyurdugu
zemân, ümmeti zan eder ki, hiç isitmemislerdir. Bu bahsde,
hazret-i Esma’îye[1] dediler ki: (Sen Kur’ân-ı kerîmi en ziyâde
ezberlemis olansın. Sen de, böyle mi olursun?) Cevâbında, (Evet,
hazret-i Peygamberden isitdigim vakt, hiç isitmemis gibi olurum)
buyurdu.
Kitâbların kırâ’eti temâm oldukdan sonra bir nidâ gelir ki: Ey
mücrimler, simdi sizler ayrılınız!) denir. Bu nidâ üzerine, mevkıf
ya’nî Arasât meydânı harekete gelir. O zemân, herkesi büyük korku
alır. Birbirlerine girift olurlar. Melekler cin ile ve cin insanlar
ile
karısır. Bundan sonra, nidâ gelir ki: (Yâ Âdem! Evlâdından Cehenneme
lâyık olanı gönder!) Âdem “aleyhisselâm” ise, (Yâ Rabbî!
ne kadar?) diye süâl eder. Cenâb-ı Hak, buyurur ki: (Binde
dokuzyüzdoksandokuzu
Cehenneme ve biri Cennete). Kâfirlerden
ve Ehl-i sünnetden “rahmetullahi aleyhim ecma’în” ayrılmıs
mülhidlerden
ve gâfillerden, çıkara çıkara, ancak Allahü teâlânın bir
avuç buyurdugu kadar mü’min geride kalırlar. Ebû Bekr-i Sıddîkın
“radıyallahü anh” (Rabbimizin avuçlarından bir avuç kalır)
buyurdugunun
ma’nâsı budur.
– 47 –
[1] Ebû Sa’îd-i Esma’î (122) de Basrada tevellüd, 216 [m. 831] de
Mervde
vefât etdi. Asl adı Abdülmelikdir “rahime hullahü teâlâ”.
Bundan sonra Iblîs seytânlarıyle birlikde getirilir. Bunların
mîzânının
da seyyiâtları, hasenâtlarının üzerine agır gelmisdir. Her kime
ki, din ulasmısdır, onun sevâbları ile günâhları muhakkak
dartılacakdır.
Seytânlar, günâhları agır gelip, azâb göreceklerini yakînen
bildikleri vakt: (Bize Âdem zulm etdi. Zebânî denilen melekler
saçlarımızdan
tutarak bizi Cehenneme sürükledi) derler.
Bunun üzerine, cenâb-ı Hak tarafından bir nidâ gelir ki,
Mü’min sûresinin onyedinci âyet-i kerîmesinin, (Bu zemânda zulm
yokdur. Allahü teâlâ hesâbda sür’atlidir) meâlindedir. Herkes için
büyük bir kitâb çıkarılır ki, sark ve garb arasını tutar. Onda
mahlûkların
bütün amelleri yazılıdır. Küçük ve büyük hepsini bildirir.
Allahü teâlâ, hiçbir kimseye zulm etmez. Mahlûkların her gün
yapdıkları
amelleri bu kitâb ile Allahü teâlâya arz olunur. Allahü teâlânın
emri ile Abese sûresinin onaltıncı âyet-i kerîmesinde bildirilen
(Kirâmün berere) meleklerine ya’nî kerîm ve itâ’atkâr meleklere,
o amelleri yazmagı emr eder. Bu kitâb iste odur. Câsiye sûresinin
yirmisekizinci âyet-i kerîmesinin (Biz yapdıgınız amellerin
hepsini yazdırdık) meâl-i serîfi bunu haber vermekdedir.
Bundan sonra, bir münâdî herkesi ayrı ayrı çagırır. Herkes, ayrı
ayrı hesâba çekilir. Nûr sûresi, yirmidördüncü âyetinde meâlen,
(Yapdıklarının hepsine, o gün dilleri ve elleri ve ayakları sehâdet
eder) buyuruldu.
Dogru haberde bize bildirildi ki, bir kimse Allahü teâlânın
huzûrunda
durdurulur. Cenâb-ı Hak ona (Ey fenâ kul! Sen mücrim
ve âsî oldun) der. O kul: (Yâ Rabbî! Ben islemedim) der. (Senin
aleyhine delîller ve sâhidler vardır) denir. O kimsenin Hafaza
melekleri
getirilir. O kimse: (Onlar benim üzerime yalan söylediler)
der. Bu hâl, meâl-i serîfi (O gün herkes getirilir. Herkes kendi
nefsi
ile mücâdele eder) olan, Nahl sûresinin yüzondördüncü âyetinde
bildirilmekdedir. Sonra agzına mühür vurulur. Bu da Yasîn-i serîfin
altmıs besinci âyetinin (Kıyâmet gününde, ben azîmüs-sân,
mücrimlerin agızlarını mühürlerim. Ne ki kazanıp kesb etdiler ise,
bize elleri söyler ve ayakları sehâdet eder) meâl-i serîfi ile
bildirilmisdir.
Öyle ise, âsîlerin a’zâsı sehâdet edip Cehenneme götürülmeleri
emr olunur. Mücrimler [din düsmanları, harâm isliyenler,
nemâza ehemmiyyet vermiyenler] a’zâlarına levm etmege, bagırmaga
baslar. A’zâsı da, der ki, (Bu sehâdet bizim ihtiyârımızla degildir.
Bizi Allahü teâlâ söyletdi. Herseyi söyleten Odur). Bunlar
Fussilet sûresinin yirmibirinci âyet-i kerîmesinde bildirilmekdedir.
Hesâbdan sonra, bütün insanlar Sırât köprüsüne gönderilecekdir.
– 48 –
Sırât köprüsünden geçemeyip düsen mücrimler, Cehennem hazenesine,
ya’nî azâb meleklerine teslîm olunurlar. Aglamaga ve inlemege
baslarlar. Hele mü’minîn ve müvahhidînin âsîleri Cehenneme
konulurken, gâyet dehsetli aglarlar. Melekler bunları yakalayıp
atarken, (Iste bu, va’d olundugunuz kıyâmet günüdür) derler.
Bu hâl Enbiyâ sûresinin yüzüçüncü âyet-i kerîmesinde
bildirilmekdedir.
Büyük feryâd – Cehennem ehlinin çok feryâd edip agladıkları
dört yerden birincisi, sûr üfürüldügü vaktde, ikincisi, Cehennem
meleklerden kurtulup, mahser ehli üzerine sıçradıgı vaktde,
üçüncüsü,
Âdemi “aleyhisselâm” Allahü teâlâya sefâ’atci göndermek
için çıkdıkları vaktde, dördüncüsü, Cehennemdeki azâb meleklerine
teslîm olundukları zemândır.
Cehennemlik olanlar mahallerine gidip, Arasât meydânında
yalnız, Mü’minler, Müslimler, hayr ve ihsân edenler, Ârifler,
Sıddîklar,
Velîler, Sehîdler, Sâlihler ve Resûller kalır. Îmânlarında
sübheleri olanlar, münâfıklar, zındıklar, bid’at sâhibleri [ya’nî
Ehl-i sünnet i’tikâdında olmıyan mü’minler], zâten Cehenneme
gönderilmislerdir. Allahü teâlâ (Ey insanlar! Rabbiniz kimdir?)
buyurur. Onlar (Allahdır) derler. Allahü teâlâ: (Siz Onu bilir
misiniz?)
buyurur. (Evet biliriz yâ Rabbî) derler. O zemân, onlara
Ars-ı a’lânın sol tarafından bir melek görünür. O melek, o kadar
azametlidir ki, yedi deniz basparmagının ucuna konsa içine alıp,
hiçbir damlası gözükmez. O melek, mahserde bulunanlara Allahü
teâlânın emri ile, imtihân cihetinden (Ene Rabbüküm) ya’nî, ben
sizin Rabbinizim der. Ehl-i mahser: (Senden Allahü teâlâya
sıgınırız)
derler.
Arsın sag tarafında bir melek görünür ki, eger ayagının ucu ile
basmıs olsa, ondört deniz, görünmez olurdu. Ehl-i mahsere (Ene
Rabbüküm) der. Ya’nî, sizin Rabbinizim der. Ona dahî (Senden
Allahü teâlâya sıgınırız) derler.
Bundan sonra, Allahü teâlâ, onlara istedikleri seklde gâyet yumusak
ve hos mu’âmele buyurur. Mahser ehlinin hepsi, secde
ederler. Cenâb-ı Hak, onlara (Öyle bir yere geldiniz ki, sizin için
yabancılık ve korku yokdur) buyurur.
Allahü teâlâ bütün mü’minleri Sırât üzerinden geçirir.
Mü’minler derecelerine göre Cennete götürülür. Insanlar gürûh
gürûh geçerler. Önce Resûller, sonra Nebîler, Sonra Sıddîklar,
sonra Velîler, Ârifler, sonra hayr ve ihsân edenler, sonra Sehîdler,
sonra diger mü’minler götürülür. Müslimânlardan günâhları afv
edilmiyenler
yüz üstü düsmüs, ba’zıları da A’râfda mahbus kalırlar.
– 49 – Kıyâmet ve Âhıret - F:4
Îmânı za’îf olanlardan ba’zısı Sırâtı yüz senede, ba’zısı da bin
senede
geçerler. Bununla berâber, Cehennemde yanmazlar.
Bir kimse ki, Rabbini görür, o kimse Cehenneme sokulmaz.
Müslim ve muhsin olanların makâmlarını (Istidrâc) nâmındaki
kitâbımızda
anlatdık. Onlar yüzü gülenlerdir. Çogu Sırâtı simsek gibi
geçer. Çogu da, açlık ve susuzlukla giderler ki, cigerleri parça
parça olmus, solukları âdetâ duman gibi çıkar. Bunlar, kâseleri
gökdeki yıldızlar adedince ve suyu, kevser ırmagından ve büyüklügü
Kudüsden Yemene kadar ve Adenden Medîne-i münevvereye
kadar olan Kevser havzından içerler. Iste bu, Peygamberimizin
“sallallahü aleyhi ve sellem” (Benim minberim, havzım üzerindedir).
Ya’nî, minberim, Kevser havzının iki kenârından biri üzerindedir
buyurmasiyle sâbitdir. Kevser havzından uzak olanlar, kabâhatlerinin
derecesine göre, Sırâtda habs olunurlar.
Nice abdest alanlar vardır ki, abdesti güzel almaz ve temâm etmez.
Ve nice nemâz kılanlar vardır ki, sorulmadıgı hâlde, nemâzını
baskalarına anlatır. Hudû’ ve husû’ ile kılmazlar. Eger kendini
karınca
ısırmıs olsa, nemâzı bırakıp o karınca ile mesgul olurlar. Hâlbuki,
Allahü teâlânın azamet ve celâletini ârif olanların ellerini ve
ayaklarını kesmis olsalar hiç direnmezler. Zîrâ onların ibâdetleri
Allahü teâlâ içindir. Allahü teâlânın huzûrunda duran kimse, Onun
“celle celâlühü” heybet ve azametini bildigi, tefekkür etdigi kadar
husû’ eder, korkar. Öyle olur ki, pâdisâhlardan birinin huzûrunda
kisiyi akreb sokar, o da sabr eder. Pâdisâha hürmet için hiç hareket
etmez. Iste bu, adamların mahlûkla berâber oldugu vaktdeki hâlidir.
Mahlûk ise, o derece menfe’at ve zararını ayıramaz.
O, azîz ve celîl olan Allahü teâlânın huzûrunda duranın hâli nasıl
olur ki, heybet ve saltanat ve azamet ve ceberût ve kahr-ü galebe-
i ilâhiyyeyi bilen bir kimsenin Allahü teâlânın huzûrunda durması,
elbette ziyâde huzûru ve husû’u îcâb etdirir.
Ibâdetleri yapdıgı hâlde, zulm eden ve tevbe etdi ise de, mazlûmu
bulamıyan, bununla dünyâda halâllesmiyen bir kimse hakkında
hikâye olundu ki, Allahü teâlânın huzûruna götürülür.
Dünyâda halâllesemedigi kul hakları varsa, meydâna çıkarılır.
Mazlûm onun boynuna sarılır. Allahü teâlâ mazlûma (Ey mazlûm!
Yukarıya bak) buyurur. O mazlûm bakdıgı vakt görür ki, bir
kösk var. Gâyet büyükdür. Zîneti ve büyüklügü akllara hayret verir.
O mazlûm: (Yâ Rabbî! Bu nedir?) der. Allahü teâlâ: (Bu satılıkdır.
Benden satın alır mısın?) buyurur. O mazlûm ise: (Yâ Rabbî!
Bunun kıymetini ödeyecek benim birseyim yokdur) der. Allahü
teâlâ buyurur ki: (Kardesini zulmden afv edip halâs edersen,
– 50 –
kösk senindir). O kul da: (Yâ Rabbî! Emr-i ilâhin sebebiyle ondaki
hakkımdan vazgeçdim) der.
Allahü teâlâ tevbe eden zâlimlere böyle mu’amele eder. Nitekim
Isrâ sûresinin yirmibesinci âyetinde meâlen, (Ben azîm-üs-sân, tevbe
eden kimseleri magfiret ederim) buyurur. Tevbe eden, zulmden,
günâhdan ayrılıp da, ebediyyen bir dahâ o günâhı islemiyendir. Dâvüd
aleyhisselâm (Evvâb) ile tesmiye olunur. [Hâlbuki, Dâvüd
aleyhisselâm
hiç günâh islemedi. Ondan (Hilâf-i evlâ) sâdır oldu.] Resûllerden
hazret-i Dâvüdun gayrileri de böyledir.
____________________
Ey gönül, yakdı vücûdüm, o gizli nârın senin,
Fıskırıp çıkdı semâya âh ile zârın senin!
Çok garîb bir divânesin, niçin hiç uslanmazsın?
Herkesin rüsvâsı oldun, yokmudur ârın senin?
Ebedî ask tuzagına düsdügün günden beri,
Meyve mi verecek aceb, soldu behârın senin?
ONUNCU FASL
(Arasât meydânı)na (mevkıf) ve (mahser yeri) de denir. Burada
bulunanların nasıl da’vet edileceklerini âlimlerimiz baska baska
söyledi. Tefsîrlerde anlatıldıgı gibi, sahîh hadîslerde de
bildirilmisdir.
Allahü teâlânın en önce hükm edecegi, kâtillerdir. Ve en
önce ecrlerini verecegi kimseler de îmânı dogru olan a’mâlardır.
Evet! Bir münâdî nidâ eder ki: (Dünyâda görmekden men’ olunanlar
nerededirler?) Onlara denilir ki: (Siz Allahü teâlânın cemâline
bakmaga herkesden dahâ çok lâyıksınız). Bundan sonra
cenâb-ı Hak, onlara hayâ mu’âmelesi eder de (Sag tarafa gidiniz!)
buyurur.
Bunlar için bir sancak baglanıp Su’ayb aleyhisselâmın eline verilir.
Su’ayb aleyhisselâm onlara imâm olur. Onlarla berâber, nûr
meleklerinden, hesâbsız melek vardır. Adedlerini Allahü teâlâdan
baska kimse bilmez. Onların yanına varırlar. Ve sırâtı yıldırım gibi
geçerler. Sabrda ve hilmde onlardan herbiri, Abdüllah ibni Abbâs
“radıyallahü anhümâ”[1] ve ona bu ümmet içinde, benzeyen kimseler
gibidir.
Bundan sonra (Belâlara sabr edenler nerededir?) diye nidâ
– 51 –
[1] Abdüllah 68 [m. 687] de Tâifde vefât etdi.
olunur. Ve meczûmîn ya’nî cüzzâm denilen miskin hastaları ve sârî
hastalıklara yakalanmıs olanlar getirilir. Allahü teâlâ, onlara
selâm
verir. Onlar dahî sag tarafa emr olunurlar. Onlar için de, yesil
bir sancak baglanır. Eyyûb aleyhisselâmın eline verilir. Eshâb-ı
yemînin
imâmı olur. Mübtelâ olanın sıfatı sabr ve hilmdir. Ukayl ibni
Ebî Tâlib “radıyallahü anh” ve bu ümmetden Onun emsâli gibi
olanlar böyledir.
Bundan sonra nidâ olunur ki: (Islâm düsmanlarının yalanlarına,
iftirâlarına aldanmayıp, Ehl-i sünnet i’tikâdına sımsıkı sarılan
ve bu dogru îmânını ve nâmûsunu kemâl derecede muhâfaza eden
îmânlı ve iffetli gençler nerededirler?) Bunlar da getirilir. Allahü
teâlâ bunlara da selâm verip, merhabâ, der. Ve murâd buyurdugu
kelâm ile iltifât eder. Bunlara dahî (Sag tarafa gidiniz) buyurur.
Bunlar için de, bir sancak baglanıp Yûsüf aleyhisselâmın eline
verilir.
Yûsüf aleyhisselâm onların imâmı olur. Böyle gençlerin sıfatı
harâmlardan, yabancı kadın ve kızlardan sakınmakdır. Râsid bin
Süleymân “rahimehullahü teâlâ” ve bu ümmetden onun emsâli gibi
olanlar böyledir.
Bundan sonra bir nidâ dahî çıkar ki: (Allahü teâlâ için birbirlerine
muhabbet edenler ve müslimânları sevenler ve kâfirleri, mürtedleri
sevmiyenler nerededir?) denir. Onlar dahî Allahü teâlânın
huzûruna götürülür. Allahü teâlâ, onlara da merhabâ deyip, ne
murâd buyurur ise, onunla iltifâta mazhar olurlar. Sag tarafa
gitmege
emr olunurlar. Allahü teâlânın düsmanlarını sevmiyenlerin
sıfatı da sabr ve hilmdir ki dünyevî sebeblerden dolayı mü’minlere
ne darılırlar ve ne de kötülük ederler. Hazret-i Alî “radıyallahü
anh” ve bu ümmetden Ona benzeyenler bunlardandır.
Bundan sonra, bir nidâ dahî çıkar ki: (Allahü teâlânın korkusundan
harâm islemiyenler ve aglayanlar nerededir?) denir. Onlar
da götürülür. Bunların gözyasları, sehîdler kanı ve ulemânın
mürekkebi
ile dartılır. Gözyası agır gelir. Bunların da sag tarafa gitmesi
emr olunur. Onlar için her renkle süslenmis bir sancak baglanır.
Zîrâ bunlar, muhtelif harâm isliyenlerin arasında bulundugu,
Allah rahîmdir, afv eder diye aldatılmaga çalısıldıgı hâlde, harâm
islememislerdi. Çesidli günâhlardan sakınarak Allahü teâlânın
korkusundan aglamıslardı. Meselâ, biri Allahü teâlânın korkusundan,
biri dünyâya düskün olmakdan ve öbürü pismânlıkdan aglamısdı.
Bunların sancakları Nûh aleyhisselâma verilir. Âlimler onların
önlerine geçmek isterler. (Bunların aglamalarının Allah için
olmasını biz ögretdik) derler. Bir nidâ gelir ki: (Yâ Nûh, oldugun
gibi dur!). Nûh aleyhisselâm hemen durur. O cemâ’at de Onunla
– 52 –
berâber dururlar.
Ehl-i sünnet âlimlerinin mürekkebi ile sehîdlerin kanı dartılır.
Âlimlerin mürekkebi agır gelip, sag tarafa emr olunurlar.
Sehîdler için de safranlı bir sancak emr olunur. Yahyâ
aleyhisselâmın
eline verilir. Yahyâ aleyhisselâm önlerinden gider.
Âlimler önlerine geçmek istiyerek derler ki: (Sehîdler bizim
ilmimizden
ögrenerek çarpısdılar. Biz onlardan ileri gitmege dahâ
ziyâde lâyıkız). Bu zemânda Allahü teâlâ lütfünü ortaya koyup,
meâlen buyurur ki: (Âlimler benim yanımda Peygamberlerim
gibidir). Âlimlere hitâben: (Dilediginiz kimselere sefâ’at
ediniz) buyurur. Âlimler, ehl-i beytine ve komsusuna ve
mü’min kardeslerine ve talebelerinden kendilerine tâbi’ olanlara
sefâ’at ederler.
Söyle ki, âlimlerden her biri için bir melege nidâ etdirilir. Melek
insanlara bagırır ki: (Filân âlime Allahü teâlâ sefâ’at etmekle
emr eyledi. Kim ki onun bir isini görüverdiyse, yâhud bir lokma
yemek yidirdiyse, yâhud bir içim su verdiyse, yâhud kitâblarını
yaydı ise, onlara sefâ’at edecekdir) der. O âlime bir iyilik
yapanlar,
kitâblarını dagıtanlar kalkarlar. O âlim de, o kimselere
sefâ’at eder.
Hadîs-i serîfde bildirildi ki, en önce sefâ’at edenler Resûllerdir.
Sonra Nebîler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sonra Âlimlerdir.
Âlimler için bir beyâz sancak baglanır. Ibrâhîm aleyhisselâma
verilir. Ibrâhîm aleyhisselâm gizli ma’rifetleri ortaya çıkarmak
bakımından Resûllerin en ileride olanıdır. Bunun için sancak
kendisine verilir.
Bundan sonra yine bir münâdî nidâ eder ki: (Nafakası için
hergün çalısıp terliyen ve kazandıgı ile kanâat eden fakîrler
nerededir?)
denir. Fakîrler de Allahü teâlânın huzûruna götürülür.
Allahü teâlâ taltîf edip, (Merhabâ ey dünyâ kendileri için zindân
olan kimseler) buyurur. Bunların da Eshâb-ı yemîn (Cennet ehli)
ile berâber olmaları emr olunur. Bunlar için de, bir sarı sancak
baglanıp, Îsâ aleyhisselâmın eline verilir. Îsâ aleyhisselâm
bunlara imâm olur.
Bundan sonra yine bir münâdî nidâ eder ki: (Agniyâ ya’nî
sükr eden, mallarını, paralarını, dînî kuvvetlendirmek, müslimânları
zâlimlerden korumak için veren zenginler nerededir?)
denir. Onlar da götürülür. Onlara ihsân etdigi seyleri cenâb-ı
Hak, besyüz sene ta’dâd etdirir. Ya’nî zenginlik ile ne
yapdıklarının
hesâbını sorar. Bunlar için dahî renklerle bir sancak baglanıp
Süleymân aleyhisselâma verilir. Süleymân aleyhisselâm bun-
– 53 –
lara imâm olur. Bunlara da, Eshâb-ı yemîne ulasmalarını emr
buyurur.
Hadîs-i serîfde bildirildi ki, dört sey, dört seye sehâdet
etmelerini
taleb ederler. Malları ile, mevki’leri ile müslimânlara eziyyet
edenlere nidâ olunur ki, (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden ne mal
mesgûl etdi?). Onlar der ki: (Allahü teâlâ bize mülk ve rütbe verdi.
Bizi onlar, Allahü teâlânın hakkını yerine getirmekden men’
eyledi). Yine onlara (Mal mülk cihetinden siz mi büyüksünüz,
yoksa Süleymân aleyhisselâm mı büyükdür?) denir. Onlar (Süleymân
aleyhisselâm büyükdür) derler. (Öyle ise, onu benim için ibâdet
etmekden, o mal mülk men’ etmedi de sizi mi men’ etdi) buyurur.
Bundan sonra, (Ehl-i belâ nerededir?) denilir. Onlar da getirilir.
Onlara denilir ki: (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden men’ eden
sey nedir?) Onlar da derler ki: (Allahü teâlâ, bizi dünyâda
derdlere,
sıkıntılara mübtelâ kıldı. Onun için zikrinden ve hakkıyle
ibâdetden mahrûm olduk). Onlara denilir ki:(Belâ cihetinden size
gelen belâ mı, yoksa Eyyûba aleyhisselâm gelen belâ mı çok
idi?). Onlar (Eyyûb aleyhisselâma gelen çok idi) derler. (Öyle
ise, Onu Allahü teâlânın zikrinden ve Onun dînini kullarına
yaymakdan
ve hakkını ikâmeden belâ men’ etmedi de sizi mi etdi)
denir.
Bundan sonra (Gençler ve memlûkler ya’nî köle ve câriyeler
nerededir?) derler. Onlar da, Allahü teâlânın huzûruna getirilir.
Onlara denilir ki; (Sizi Allahü teâlâya ibâdetden men’ eden sey
nedir?). Onlar da, (Allahü teâlâ bize cemâl ve güzellik verdi.
Onunla aldandık, gençlik zevklerine daldık. Gençlik bizde hep
kalacak sandık. Allahü teâlânın dînini ögrenmedik. Hakkını yerine
getiremedik) derler. Memlûkler de (Kölelik ve câriyelik ve
beglere kulluk etdik. Dünyâ büyüklerine tapındık. Din câhili
kaldık. Aldandık. Yâ Rabbî, Senin hakkını yerine getirmekden
mahrûm olduk) derler. Onlara hitâben denilir ki; (Siz mi, yoksa
Yûsüf aleyhisselâm mı dahâ güzel idi?) Onlar (Yûsüf aleyhisselâm
idi) derler. (Öyle ise, hazret-i Yûsüfü, kul itâ’atinde iken
hakkullahı ikâme etmekden hiç birsey men’ etmedi de sizi mi etdi)
denir.
Bundan sonra (Çalısmıyan, tenbel, fukarâ nerededir?) diye
nidâ olunur. Onlar da götürülür. Onlara da, (Sizi Allahü teâlâya
kulluk vazîfesini yapmakdan men’ eden nedir?) denilir. Onlar
(Is yapmadık. San’at ögrenmedik. [Kahvelerde, sinemalarda,
maçlarda vakt geçirdik.] Allahü teâlâ da, bizi dünyâda fakîrlik i-
– 54 –
le mübtelâ kıldı. Fakîrlik ve tenbellik bizim kulluk vazîfemizi
yapmamıza mânî’ oldu) derler. Onlara hitâben, (Siz mi dahâ
fakîrdiniz,
yoksa Îsâ aleyhisselâm mı?) diye süâl olunur. Onlar da
(Îsâ aleyhisselâm bizden dahâ fakîr idi) derler. (Öyle ise, o kadar
fakîrlik Onu kulluk vazîfelerini yapmakdan, din bilgilerini
yaymakdan
men’ etmedi de, sizi mi men’ etdi?) denir.
Bir kimse bu dört seyden birine yakalanırsa, bunların sâhibini
düsünsün! Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
düâsında (Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakîrlik fitnesinden sana
sıgınıyorum)
diye düâ ederdi.
Îsâdan “aleyhisselâm” ibret alınız ki, dünyâda birseye mâlik olmadı.
Bir yün cübbeyi yirmi sene giydi. Seyâhati esnâsında, ancak
bir bardak ve bir kara kilim ve bir taragı vardı. Birgün, birinin,
eli
ile su içdigini gördü. Bardagı atdı. Birgün de, bir adamın eliyle
sakalını
tararken gördü. Taragı da atdı. Der ki, benim hayvanım ayagımdır.
Evim magaralardır. Yiyecegim yerin otlarıdır. Içecegim ırmakların
sularıdır. [Hâlbuki, islâm dîni böyle degildir. Çalısıp halâl
kazanmak ibâdetdir. Çok çalısıp, çok kazanmak ve kazandıgını,
islâmiyyetin emr etdigi iyi yerlere vermek lâzımdır.
(Râmûz-ül-ehâdîs)de yazılı hadîs-i serîfde buyuruldu ki, (Eshâbım
için, fakîr olmak se’âdetdir. Âhir zemânda gelecek olan ümmetim
için, zengin olmak se’âdetdir.) Simdi âhir zemândayız. Günâh
isleyenlerin,
fitne çıkaranların, ibâdetlere bid’at karısdıranların çogaldıgı
bir zemândayız. Bu zemânda halâlı, harâmı, bid’atleri ve küfre
sebeb olan seyleri ögrenmek ve bunlara uymak ve halâl yoldan
kazanarak
zengin olmak büyük ibâdetdir. Kazandıgı ile fakîrlere ve
Ehl-i sünnet bilgilerini yayan müslimânlara yardım etmek büyük
se’âdetdir. Bu se’âdete kavusanlara müjdeler olsun!]
Allahü teâlânın indirdigi ba’zı suhûflarda da bildirilmisdir ki,
(Ey Âdem oglu! Hastalık ve günâh islemek hayât hâllerindendir.
Müte’ammiden [kin güderek] adam öldürmenin keffâretinden, hatâen
öldürmenin keffâreti ehven görülür, buna kısâs olunmaz ise
de, bu da çok kötü isdir. Bundan da sakın!)
Büyük günâhların sâhibinin kalbinde îmân varsa, azâbdan
sonra sefâ’ate kavusur. Allahü teâlâ, onlara ikrâm eder. Binlerce
sene geçdikden sonra, onları Cehennemden çıkarır. Hâlbuki,
Cehennemdekilerin derileri yandıkdan sonra, tekrâr yaratılmakdadır.
Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh”,[1] (Keske ben, böyle
olan kisi olsaydım) buyururdu. Sübhe yokdur ki, Hasen-i Basrî
– 55 –
[1] Hasen-i Basrî 110 [m. 728] de vefât etdi.
“rahmetullahi aleyh” âhiret hâllerini iyi bilen bir zâtdır. Kıyâmet
gününde, bir müslimân getirilir. Onun hiç hasenesi (iyiligi) yokdur
ki, mîzânında agır gelsin. Allahü teâlâ, onun îmânına hürmeten
ona rahmet olarak buyurur ki: (Insanlara git, sana hasene ve
sevâb verecek bir kimse ara. Onun ikrâmı sebebiyle Cennete
giresin!).
O kimse gider. Insanlar arasında arzûsuna kavusduracak
bir kimse arar. Hâlini anlatacak bir kimse bulamaz. Kime söyler
ve sorarsa: (Benim de mîzânımın hafîf gelmesinden korkuyorum.
Ben senden dahâ çok muhtâcım) der. Bu hâline çok üzülür. Yanına
bir kisi gelerek, (Ne istiyorsun?) der. Bu da, (Bir haseneye
[sevâba] muhtâcım. Onu belki bin kisiden istedim. Her biri behâne
edip esirgediler) der. Bu kisi, ona der ki, (Allahü teâlânın
huzûruna
vardım. Sahîfemde bir sevâbdan baska sevâb bulamadım.
O da beni kurtarmaga yetmez. Onu sana hibe edeyim. Benden
onu al!). O kimse, ferah ve sevinçli olarak gider. Allahü teâlâ, o
kulun hâlini bildigi hâlde, (Nasıl geldin?) diye süâl eder. O kisi
ile
olan mâcerâyı haber verir. O hasenesini veren kulu da Allahü teâlâ
huzûruna çagırır. Buyurur ki: (Îmân sâhiblerine benim keremim,
senin kereminden, ihsânından dahâ çokdur. Din kardesinin
elinden tut, Cennete gidiniz).
Mîzânın iki gözü berâber olup, sevâb gözü agır gelmezse, Allahü
teâlâ buyurur ki: (Bu, ne Cennet ehlindendir, ne de Cehennem
ehlindendir). Bunun üzerine, bir melek; bir sahîfe getirip seyyiât
[günâh] kefesi üzerine kor ki, onda yalnız (üf) yazılmısdır. O göz
hasene üzerine agır basar. Çünki (üf) lâfzı, anaya, babaya isyân
kelimesidir.
Kisi bununla, Cehenneme atılması emr olunur. O kisi
ise, iki tarafa bakınır. Allahü teâlâ tarafından kendisinin
çagrılmasını
talep eder. Allahü teâlâ bunu çagırır. Ve der ki: (Ey âsî kul! Niçin
seni çagırmamı istiyorsun?) O kul: (Yâ Rabbî! Anladım ki anama
babama âsî oldugum için Cehenneme gidecegim. Onların azâbını
bana ilâve buyur da, onları Cehennemden azâd et!) deyince, Allahü
teâlâ buyurur ki: (Anana babana dünyâda âsî oldun. Âhıretde
ikrâm etdin. Onların elinden yapıs da, Cennete götür).
Cennete gönderilmiyenleri melekler yakalarlar. Çünki melekler,
âhıret ahkâmını çok iyi bilirler. Hattâ, âhıretden nasîbi olmıyan
bir kavme nidâ olunur ki, bunlar âhıretin odunudurlar. Cehennemi
doldurmak için halk olundular. Onlara hitâben Allahü
teâlâ Sâffât sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Onları durdurun,
onlar süâl olunacaklardır) buyurur.
Bunlar habs olunurlar. Tâ ki, kendilerine, Sâffât sûresi
yirmibesinci
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Size ne oldu ki, birbirinize
– 56 –
yardım etmiyorsunuz?) buyuruluncaya kadar kalırlar. Böylece,
teslîm olurlar. Günâhlarını i’tirâf ederler ve hepsi Cehenneme
gönderilirler. Bu seklde ümmet-i Muhammedin büyük günâh isliyenleri
getirilir. Ihtiyâr, genç, erkek, kadın nerede ise hepsi bir araya
toplanır. Cehennemin bekçisi olan (Mâlik) onlara bakdıgı vakt
der ki: (Siz, eskiyâ zümresindensiniz. Ammâ görüyorum ki, ne eliniz
baglanmıs ve ne de yüzünüz kararmıs. Sizden güzel kimse Cehenneme
gelmedi). Onlar da (Yâ Mâlik! Biz Muhammed aleyhisselâmın
ümmetiyiz. Lâkin isledigimiz günâhlar Cehenneme sürükledi.
Bizi bırak da günâhlarımıza aglıyalım) derler. Mâlik onlara:
(Aglayınız! Fekat simdi size aglamak fâide vermez!) der.
Nice orta yaslılar (derdlerim, sıkıntılarım artdı!) diyerek
aglarlar.
Bir ihtiyâr erkek ellerini beyâz sakalı üzerine koyup (Âh gençlik
geçdi. Elem, üzüntü artdı. Zelîl oldum, rezîl oldum!) diye aglar.
Nice delikanlılar (Âh gençligi elden kaçırdım! Ya’nî gençligimin
kıymetini bilmedim!) diye aglarlar.
Nice kadınlar, saçlarından tutup (Eyvâh! Yüzüm kara oldu, rezîl
oldum!) diye aglarlar.
Allahü teâlâ tarafından (Yâ Mâlik! Bunları birinci Cehenneme
koy) diye nidâ gelir. Cehennem bunları içine alırken, (Lâ ilâhe
illallah) diye bagırısırlar. Cehennem bu sözü isitince, bunlardan
besyüz senelik öteye kaçar. [Bir seyin çok oldugunu bildirmek
için, bunu büyük rakamla bildirmenin Arabistânda âdet oldugu
(Ibni Âbidîn)in[1] (El-hazer vel-ibâha) kısmında yazılıdır.
Ya’nî büyük rakamlar, mikdârı degil, çoklugu bildirirler.] Yine
bir nidâ gelir ki: (Ey Cehennem! Bunları içine al! Yâ Mâlik!
Bunları birinci Cehenneme koy!) Bu zemân gök gürültüsü gibi,
bir gürültü isitilir. Cehennem bunların kalblerini yakmak isteyince,
Mâlik, Cehennemi men’ eder. (Ey Cehennem, kendisinde
Kur’ân-ı kerîm olan ve îmân kabı olan kalbi yakma! Rahmân
olan Allahü teâlâya secde eden alınları yakma!) der. Bu hâl üzre,
Cehenneme atılır. Görülür ki, bir kisinin feryâdı Cehennem ehlinin
seslerinden dahâ çokdur. Bunu Cehennemden çıkarırlar.
Hâlbuki, sâdece derisi yanmıs. Allahü teâlâ ona: (Sana ne oldu ki,
Cehennem ehlinin en çok bagıranı sensin?) buyurur. O kisi der
ki: (Yâ Rabbî! Beni hesâba çekdin. Senin rahmetinden dahâ
ümmîdimi kesmedim. Bilirim ki, sen beni isitirsin. Onun için
çok bagırdım) der. Allahü teâlâ, meâl-i serîfi, (Bir kimse Allahü
– 57 –
[1] Muhammed ibni Âbidîn 1252 [m. 1836] da Sâmda vefât etdi.
teâlânın rahmetinden ümmîdini keserse, o kimse ehl-i dalâletdir)
olan Hicr sûresinin ellialtıncı âyet-i kerîmesi ile hitâb buyurup,
(Git seni magfiret etdim) der.
Yine bir kisi Cehennemden çıkar. Allahü teâlâ: (Ey kulum,
Cehennemden
çıkdın. Hangi amelinle Cennete gireceksin?) diye süâl
eder. O kul: (Yâ Rabbî! Ben âcizim, azıcık seyden baska bir sey
istemem)
der. O kimse için Cennetden bir agaç gösterilir. Allahü teâlâ:
(Gördügün su agacı sana versem, baskasını ister misin?) buyurur.
O kul; (Yâ Rabbî! Izzetin ve celâlin hakkı için, baskasını istemem)
der. Allahü teâlâ (Bu sana benden hibe olsun!) buyurur. O
agacın meyvesinden yiyip gölgesinde gölgelendikden sonra, ondan
dahâ güzel baska bir agaç gösterilir. O kimse, o agaca çokca bakar.
Allahü teâlâ: (Sana ne oldu? Ona da mı muhabbet etdin?) buyurur.
O kul, (Evet yâ Rabbî) der. Allahü teâlâ: (Sana onu da versem,
baskasını istemez misin?) buyurur. (Istemem yâ Rabbî) der.
O agacın meyvesinden yir. Gölgesinde gölgelenir. Ondan dahâ güzel
bir agaç gösterilir. Bu kimse, ona da bakakalır. Cenâb-ı Hak
ona hitâben: (Bunu da sana versem, baskasını istemez misin?)
buyurur.
(Izzetin hakkı için, istemem yâ Rabbî) der. O zemân, Cenâb-
ı Hak, râzı olup, o mü’min kimseyi, afv buyurur. Cennete idhâl
eder.
Âhıretin sasılacak islerindendir ki, bir kisi de Allahü teâlânın
huzûruna götürülür. Allahü teâlâ, onu hesâba çeker. Hasenât ve
seyyiâti dartılır. O kimse, herhâlde bilir ki, Allahü teâlâ, o
zemân,
o kimsenin hesâbından baska bir seyle mesgûl olmadı. Fekat
öyle degil. Belki o anda milyonlarca, sayısını Allahü teâlâdan
baska kimse bilemiyecegi mikdârda kimselerin hesâbına bakıldı.
Onların her biri zan eder ki, hesâb, o anda ancak ona mahsûsdur.
Orada ba’zısı ba’zısını görmez. Birisi digerinin kelâmını isitmez.
Belki, her biri, Cenâb-ı Hakkın perdeleri altındadır. Sübhânallah
ki, ne kuvvet ve ne büyük kudretdir. Iste bu Lokman sûresinin
yirmisekizinci âyetinin, (Sizin dünyâda ve sonra âhıretde
yaratılmanız
bir nefes alacak kadar zemândadır) meâl-i serîfi ile bildirilen
zemândır. Cenâb-ı Hakkın bu kavlinde sırlar vardır ki, o
zemânsız ve mekânsız olmak sırrıdır. Çünki, Allahü teâlânın mülkü
için, ef’âli ve isleri için had ve gâye yokdur. Fe-subhânallah ki,
fi’llerinden hiçbiri baska isleri yapmasına mâni’ olmaz.
Iste bu zemânda, kisi ogluna gelir ve: (Ey ogul! Ben sana elbiseler
giydirdim ki, sen kendin elbise giymeye kâdir degildin.
Seni doyurdum ve su verdim ki, bunlardan elbette sen âciz idin
– 58 –
ve çocuklugunda seni muhâfaza eyledim ki, sen kendine zarar veren
seyleri def’ etmege ve fâide veren seyi istemege kâdir degildin.
Nice meyveleri benden istedin. Satın alıp sana getirdim. Sana
dînini, îmânını ögretdim. Seni Kur’ân-ı kerîm hocasına gönderdim.
Lâkin, iste kıyâmetin siddetini görüyorsun. Günâhımın
çoklugunu da biliyorsun. Bir mikdârını üzerine al! Tâ ki, günâhım
azalsın. Bana bir iyilik, bir sevâb ver ki, mîzânım onun sebebi ile
ziyâde olsun) der. Oglu ondan kaçar ve der ki: (O bir sevâba, ben
senden dahâ çok muhtâcım).
Böylece, evlâd ile ana arasında bu mu’âmele geçer, zevc ve zevce
de birbirleriyle böyle konusurlar. Kardes kardesle bu mu’âmeleyi
yaparlar. Iste Allahü teâlâ hazretlerinin (Abese) sûresinin
yirmidördüncü
âyetinin, (O gün insân kardesinden ve ana evlâdından
kaçar) meâl-i serîfi bu hâli haber vermekdedir.
Hadîs-i serîfde buyuruldu ki, (Insanlar kıyâmet günü çıplak
hasr olunurlar). Âise-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” vâlidemiz, bunu
isitdikleri vakt, (Ba’zısı ba’zısına bakmazlar mı?) buyurdu.
Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Abese
sûresindeki, (Kıyâmet gününde herkesin hâli, kendisini digerinin
hâlinden ve durumundan uzaklasdırır) meâlindeki otuzyedinci
âyet-i kerîmeyi okuyuverdiler. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem” bu hadîs-i serîfi ile murâd buyurdular ki, kıyâmet
gününün
siddeti ile mesakkati, insanların birbirlerine bakmalarına
mâni’ olur.
Insanlar bu zemânda bir yerde toplanırlar. Onların üzerine siyâh
bir bulut gelir. O bulut insânlar üzerine (Suhûf-i münessere)
ya’nî amel defterlerini yagdırır. Mü’minin sahîfesi, sanki gül
yapragı
üzerine yazılmısdır. Kâfirlerin ise, sedir yapragı üzerine yazılmıs
gibidir.
Sahîfeler uçarak iner. Herkesin sag veyâ sol tarafından gelir.
Bu ise, ihtiyârî degildir. Nitekim, Cenâb-ı Hak, Isrâ sûresinin
onüçüncü âyetinde meâlen, (Biz azîm-üs-sân insan için sahîfesi
açılmıs olarak kendisine vâsıl olan kitâb göndeririz) buyurur.
Âlimlerden ba’zıları buyurur ki, Kevser Havzı Sırâtı geçdikden
sonra getirilir. Bu ise, yanlısdır. Zîrâ Sırâtı geçen kimse, bir
dahâ
Havza gelmez.
Yetmisbin [ya’nî pek çok] kimse ki sıkıntılı hesâba çekilmeden
Cennete girerler. Onlar için mîzân kurulmaz. Onlar sahîfeler
almazlar. Ancak onlara verilen sahîfeler üzerinde, (Lâ ilâhe
illallah,
Muhammedün resûlullah. Bu filân ibni filânın Cennete girmesinin
ve Cehennemden kurtulmasının berâtıdır) yazılıdır. Bir
– 59 –
kulun günâhları magfiret oldugu vakt, bir melek onu Arasât meydânına
götürür. Ve nidâ ederek: (Bu filân oglu filândır. Allahü teâlâ,
onun günâhını afv eyledi. Bir dahâ sakî olmıyacak, se’âdetle
sa’îd oldu) der. O kimseye, bu makâmdan ziyâde sevgili hiçbir
makâm olmaz.
Kıyâmet gününde, Resûller “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”
minberler üzerindedirler. Her bir Resûlün minberi, kendi mertebesi
mikdârıncadır. Ulemâ-i âmilîn, ya’nî Ehl-i sünnet i’tikâdında
olan ve bildikleri ile amel eden âlimler “rahmetullahi aleyhim
ecma’în”
dahî nûrdan kürsîler üzerinde olurlar. Allahü teâlânın dînini
korumak ve yaymak için sehîd olanlar ile sâlihler, ya’nî ahkâm-
ı islâmiyyeye uymus olanlar, Kur’ân-ı kerîmi hürmet ile ve
tegannî etmeden okuyan hâfızlarla, ezânı sünnete uygun olarak
okuyan müezzinler, topragı miskden olan yerlerdedirler. Bunlar,
ahkâm-ı islâmiyyeye tâbi’ olarak, iyi amel isledikleri için, kürsi
sâhibidirler
ki, Âdem aleyhisselâmdan Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” efendimize kadar gelen bütün Peygamberlerden
sonra kendilerine, sefâ’at izni verilecek olanlardandır.
Hadîs-i serîfde bildirildi ki, (Kur’ân-ı kerîm kıyâmet gününde
yüzü güzel ve ahlâkı güzel bir kimse sûretinde gelir. Kendisinden
sefâ’at taleb olunur ve sefâ’at eder. Kendisini mûsikî ile [gazel
okur gibi okuyanlardan ve çalgı ve oyun yerlerinde keyflenmek
için okuyanlardan ve para kazanmak için] okuyanlardan da’vâcı
olur. Böyle kimselerden hakkını ister. Râzı oldugu kimseleri alıp
Cennete götürür).
Dünyâ [ya’nî ibâdet etmeye mâni’ olan ve harâm islemeye sebeb
olan seyler ve kimseler] da, ihtiyâr, ak saçlı ve kadınların en
çirkini sûretinde görülür. Insanlara denilir ki: (Siz bunu bilir
misiniz?)
Onlar: (Biz bundan Allahü teâlâya sıgınırız) derler. (Siz dünyâda
buna kavusmak için birbirinizle çekisirdiniz. Birbirinize de
bugz ederdiniz) denilir.
Bu seklde Cum’a dahî sevimli bir insan sûretinde gösterilir.
Mü’minler ona dikkat ile bakarlar. Cum’a gününe kıymet verenleri
misk ve kâfûr kumları üzerinde hıfz eder. Cum’a nemâzı kılan
mü’minler üzerinde nûr bulunur ki, herkes ona bakıp te’accüb
ederler. Cum’a gününe yapdıkları saygı sebebi ile Cennete
götürülürler.
Ey müslimân kardesim! Allahü teâlânın rahmetine ve Kur’ân-ı
kerîmin ve islâmın ve Cum’anın cömerdligine bak ki, Kur’ân-ı kerîm
ehli nasıl kıymetlidir. Nemâz, oruc, zekât, sabr ve güzel ahlâkdan
ibâret olan islâmiyyet ise ne kadar çok kıymetlidir.
– 60 –
Ölüm zemânında insanın çırpınmasından, sıkıntılı görünmesinden
ma’nâ çıkaran kimseye kıymet verilmez. Zîrâ yevm-i Hendekde
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin (Ey, çürüyecek
olan cesedlerin Rabbi ve yok olacak olan rûhların yaratıcısı olan
Rabbim!) düâsı gösteriyor ki, Allahü teâlânın diledigi her cesed
çürür.
Ve rûhlar da, kıyâmet zemânı gelince, fenâ bulur. Bunların hepsinin
yaratıcısı ve Rabbi Allahü teâlâdır. Bu anlatılanların hepsi, ayrı
ayrı ilmlere muhtâcdır. Diger kitâblarımızda bunları anlatdık.
Imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” burada âhıret hâllerini gâyet
kısa bir seklde anlatdıgını haber veriyor. Diyor ki, biz bu kitâbda,
Ehl-i sünnetin tarîklerine müslimânlar sülûk etsin için, ihtisâr
kasd eyledik. Islâmiyyetin aleyhine olan bid’atlere [mezhebsizlere,
dinde reformculara] iltifât etme! Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i
serîflerden
Ehl-i sünnet âlimlerinin çıkardıkları, anladıkları ma’nâlara
sarıl! Baskalarının, insan seytânlarının uydurdugu bid’atlere
aldanma!
Onlardan sakın! Bu sebebden, mü’minleri, Ehl-i sünnet
yoluna sarılanları müjdele!
Allahü teâlânın emni ve keremi ve ihsânı ile, ismet ve muvaffakiyyet
isteriz. Âmîn ve hasbünallah ve ni’mel-vekîl ve sallallahü
alâ Muhammedin ve âlihi vesahbihi ecma’în.
____________________
Âdem oglu aç gözünü, yeryüzüne kıl, bir nazar,
gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
Herbir çiçek bir nâz ile, öger Hakkı, niyâz eder,
kurdlar, kuslar, durmaz söyler, ol Hâlıka âvâz eder.
Öger onun kâdirligin, herbir ise hâzırlıgın,
ille onun kâhirligin, anlayınca, rengi döner.
Rengi döner günden güne, topraga dökülür yine,
bu ibretdir anlayana, hakîkatı, ârif sezer.
Ger bu sırrı duya idin, yâ bu gammı yiye idin,
yerinde eriye idin, insan degil misin, meger.
Bilir, gelen gider imis, konan geri göçer imis,
mevt serbetin içer imis, her kim, bu ma’nâdan geçer.
– 61 –
KIYÂMET VE ÂHIRET KITÂBININ SON SÖZÜ
Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavusmak için, (Ehl-i sünnet i’tikâdı)
nı ögrenip, îmânını buna göre düzeltmek, bundan sonra, fıkh
bilgisi ögrenip, onunla amel etmek ve cenâb-ı Hakkın dostlarını,
sevgili kullarını sevmek ve islâm dîninin düsmanlarını tanıyıp,
onlara
aldanmamak lâzımdır. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve farzlardan ve
harâmlardan
lâzım olanları ögrenmek, her müslimâna farz-ı ayndır.
Bunları ögrenmemek suçdur, büyük günâhdır. Ögrenilmesi zarûrî
olan bu bilgiler, dogru ve açık olarak (TÂM ILMIHÂLSE’ÂDET-
I EBEDIYYE) ve (Islâm Ahlâkı) kitâblarında yazılıdır.
Her müslimân Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından toplanarak
hâzırlanmıs
olan bir ilmihâl kitâbı alıp, çoluguna çocuguna, arkadaslarına,
sevdiklerine okutmalıdır. Dünyâya ve âhırete fâidesi olmıyan,
hattâ zararlı olan, dîni ve ahlâkı bozan bölücü gazete, mecmû’a ve
kitâbları
okumamalı, lüzûmlu ve fâideli olan kitâbları okuyup, ögrenmelidir.
Lüzûmlu kitâblardan çok kıymetlisi imâm-ı Gazâlînin kitâbları
ile, imâm-ı Rabbânînin “kuddise sirruhümâ”[1] (Mektûbât) adındaki
kitâbıdır. Bu ikisinin hâl tercemeleri (Se’âdet-i Ebediyye) ve diger
kitâblarımızda yazılıdır. Hadîs-i serîfde, (Evliyânın anıldıgı yere
rahmet iner) buyuruldu. Bu hadîs-i serîf, Evliyâyı severek
hâtırlayanın,
feyz ve berekete kavusacagını ve düâlarının kabûl olacagını haber
veriyor. Herkes muhabbeti mikdârınca, o büyüklerin feyzlerinden
ve nûrlarından istifâde eder. Onların bakısları devâ, sohbetleri
hasta ve ölü kalblere sifâdır. Onları gören, Allahü teâlâyı
hâtırlar.
Simdi onları bulmak, görmek imkânsız oldu ise de, kitâblarını
okuyup,
yüksek, seçilmis olduklarına inanan ve bunun için onları seven,
onların rûhlarından feyz alır, fâidelenir. Bu husûsda, bu
kitâbımızın
içinde okuyacagınız, (Müslimâna nasîhat) kısmında genis bilgi
vardır.
Peygamberler “aleyhimüsselâm”, kulları Allahü teâlâya yaklasdıran
vâsıta ve saglam ipdirler. Hadîs-i serîfde, Evliyânın, ya’nî (Ahkâm-
ı islâmiyyeyi iyi bilip, bildigi ile amel eden âlimlerin,
Peygamberlerin
vârisleri oldugu) bildirildi. Bunun için, Evliyâ da
“aleyhimürrahme”,
insanı, Allahü teâlânın rızâsına ve merhametine kavusduran
vâsıta ve ipdirler. Kur’ân-ı kerîmde, (Allahü teâlâya yaklasmak
için vesîle arayınız!) buyuruluyor. Bu vesîlelerin en büyüklerinden
biri Peygamberler “salevâtullahi aleyhim ecma’în” ve onların
vârisleri olan âlimlerdir “rahmetullahi aleyhim ecma’în”. Hüccet-ül
islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî ve imâm-ı Ahmed Rabbânî müceddid-
i ve münevvir-i elf-i sânî Fârûkî Serhendî “rahmetullahi
– 62 –
[1] Imâm-ı Ahmed Rabbânî 1034 [m. 1624] de Serhendde vefât etdi.
aleyhimâ”, bu vârislerdendirler. Peygamber efendimizin “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” vârisi olan ve Onun mubârek kalbindeki
nûrlarını ve ma’rifetlerini alıp, temiz kalblere ulasdıran, bu iki
büyük zâtı vesîle ederek se’âdete kavusmak çok kolaydır. Zîrâ,
bunların eserlerini, hâl tercemelerini okuyarak, kendilerini tanımak
ve sevmek pek kolay olur. Evliyâyı sevenler, magfiret olunmakla
müjdelenmislerdir.
____________________
Askın bagında açan güllere, bülbül olan,
Islâmın hasret ile, bekledigi kahramân,
ma’sûkunun askından yanıp yanıp kül olan,
aglasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!
Ilmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla)ya,
Iki temel bilgiyi, vasl eden bir araya,
dalıp ucsuz bucaksız, o mu’azzam deryâya,
ve bu Zikr deryâsından en büyük payı alan!
Kimi sâhile gider ve bu bana yeter der;
kimi uzakdan görür, mest olur, bası döner;
kimi yalnız seyr eder, kimi bir katra içer;
bir sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!
Kur’ândan, hadîslerden sonra, gelir eserin,
rûhlara sifâ olan, o mubârek sözlerin,
bas kumandanısın sen velîlerin erlerin;
ve (Müceddid-i elf-i sânî) adını alan!
Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan,
ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,
(Seyyid Abdülhakîm) o, senin askınla yanan,
hurmetine nasîb et, bize sefâ’atından!
Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
sihrli bir kuvvetle, bizi kendine çeken
ondördüncü yüz yılın, zulmetini gideren,
(Arvâs)ın ısıgıdır, gerisi hayâl, yalan!
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz,
belli, birbirinize, âsıksınız ikiniz,
ve size âsık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!
– 63 –
NEFS MUHÂSEBESI
Büyük islâm âlimi imâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi
aleyh” [450] hicrî senesinde Tus sehrinde tevellüd etmis, 505 [m.
1111] senesinde, yine orada vefât etmisdir. Yüzlerce kitâbı içinde,
son yazdıgı (Kimyâ-i se’âdet) ismindeki kitâbında, dördüncü rüknün
altıncı aslında, fârisî olarak buyuruyor ki:
Enbiyâ sûresi, kırkyedinci âyetinde meâlen, (Kıyâmet günü terâzî
kuracagım. O gün, kimseye zulm edilmiyecekdir. Herkesin,
dünyâda yapmıs oldugu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydâna
çıkarıp, terâzîye koyacagım. Herkesin hesâbını yapmaga yetisirim)
buyurdu. Bunu haber verdi ki, herkes dünyâda kendi hesâbına
baksın. Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Akllı su
kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yapdıklarını ve
yapacaklarını
hesâb eder. Ikincisinde, Allahü teâlâya münâcât eder,
yalvarır. Üçüncüsünde, bir san’atde veyâ ticâretde çalısıp, halâl
para kazanır. Dördüncüsünde, istirâhat eder ve mubâh olan seylerle
kendini eglendirip, harâm seyleri yapmaz ve onlara gitmez).
Ikinci halîfe, Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh”, [23 senesinde
Medîne-i münevverede vefât etdi. Hucre-i se’âdetdedir] buyurdu
ki, hesâbınız görülmeden evvel, kendinizi hesâba çekiniz! Allahü
teâlâ, meâlen buyurdu ki: (Sehvetlerinizi, [ya’nî nefsin arzûlarını]
harâmlardan almamaga ugrasınız ve bu cihâdda sebât ediniz,
dayanınız!).
Bunun içindir ki, din büyükleri, bu dünyânın bir pazar
yeri gibi oldugunu ve burada, nefs ile alıs-verisde olduklarını
anlamıslardır.
Bu ticâretin kazancı Cennetdir. Ziyânı da Cehennemdir.
Ya’nî kârı, ebedî se’âdet, ziyânı da, sonsuz felâketdir. Bunlar
nefslerini, ticâretdeki ortak yerine koymuslardır. Ortak ile, önce
sartnâme yapılır, sözlesilir. Sonra, islerine, sözünde durup
durmadıgına
dikkat edilir. Nihâyet hesâblasılıp, hıyânet yapmıssa mahkemeye
verilir. Bunlar da, nefsleri ile, bir ortak gibi, sıra ile su isleri
yaparlar: Sirket kurmak, onu murâkabe edip gözetmek, muhâsebe,
ya’nî hesâblasmak, mu’âkabet ya’nî cezâlandırmak, mücâhede
ya’nî onunla ugrasmak ve muâtebet ya’nî onu azarlamakdır:
1 - Birinci is, sirket kurmakdır. Ticâret ortagı insanın para
kazanmakda
ortagı oldugu gibi, ba’zan da, hıyânet yapınca, düsmanı
– 64 –
olur. Hâlbuki, dünyâda kazanılan seyler, muvakkatdir. Aklı
olan, buna kıymet vermez. Hattâ, ba’zıları, (Geçici olan hayr,
sonsuz kalan serden dahâ kıymetsizdir) dedi. Insanın herbir nefesi,
kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazîne yapılabilir.
Asl bunu hesâb etmek îcâb eder. Aklı olan kimse, hergün,
sabâh nemâzından sonra, hâtırına hiçbirsey getirmeyip, ortagı
olan nefsine demelidir ki: (Benim sermâyem, yalnız ömrümdür.
Baska birseyim yokdur. Bu sermâye, o kadar kıymetlidir ki, her
çıkan nefes, hiçbir seyle tekrâr ele geçemez ve nefesler sayılıdır,
azalmakdadır. Ömr bitince, ticâret sona erer. Ticârete sarılalım
ki, vaktimiz azdır ve âhıret uzun ise de; orada ticâret ve kâr
olmaz.
Bu dünyâ günleri, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir
gün izn istenir, fekat ele geçmez. Bugün, bu ni’met elimizdedir.
Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermâyeyi elden kaçırma!
Sonra aglamak, sızlamak, fâide vermez. Bugün, ecelin
geldigini, dahâ bir gün müsâ’ade etmeleri için, yalvardıgını,
sızladıgını
ve sana, bir gün bagısladıklarını ve simdi, o günde bulundugunu
farz et! O hâlde, bu günü elden kaçırmakdan, bununla,
se’âdete kavusmamakdan dahâ büyük ziyân olur mu?
Yarın ölecekmis gibi, dilini, gözlerini ve yedi a’zânı harâmdan
koru!)
Cehennemin yedi kapısı var, demislerdir. Bu kapılar senin yedi
uzvundur. Bu uzvları harâmdan korumaz isen ve bugün ibâdet
yapmaz isen, seni cezâlandırırım! Nefs âsî, emrleri yapmak istemez
ise de, nasîhat dinler ve riyâzet yapmak, istediklerini vermemek,
ona te’sîr eder. Iste nefs muhâsebesi böyle olur. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Akllı kimse, ölmeden
önce hesâbını gören, ölümden sonra kendisine yarıyacak seyleri
yapan kimsedir). Bir kerre de buyurdu ki: (Yapacagın her isi, önce
düsün, Allahü teâlânın râzı oldugu, izn verdigi bir is ise, onu
yap! Böyle degilse, o isden kaç!). Iste hergün, nefs ile böyle
sartlasmalıdır.
2 - Ikinci is, murâkabedir. Ya’nî, nefsi kontrol etmek, ondan
gâfil olmamakdır. Ondan gâfil olursan, kendi sehvetlerine ve
tenbelligine
döner. Allahü teâlânın, her yapdıgımızı, her düsündügümüzü
bildigini unutmamalıyız. Insanlar, birbirinin dısını görür.
Allahü teâlâ ise, hem dısını, hem içini görür. Bunu bilen bir
kimsenin,
isleri ve düsünceleri edebli olur. Buna inanmıyan kâfirdir.
Inanıp, muhâlefet etmek ise, büyük cesâretdir. Allahü teâlâ meâlen
buyuruyor ki: (Ey insân! Seni her ân gördügümü bilmiyor
musun?). Bir Habes, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimizin huzûruna gelip, (Çok günâh isledim. Tevbem kabûl o-
– 65 – Kıyâmet ve Âhıret - F:5
lur mu?) dedikde, (Evet, olur) buyurdu. O günâhları islerken, O,
görüyor mu idi? dedi; (Evet) buyurunca, Habes, bir âh! çekdi ve
yıkılıp cân verdi. Îmân ve hayâ böyle olur. Peygamberimiz
“sallallahü
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâyı görür gibi
ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor). Onun
gördügüne inanan, Onun begenmedigi birseyi yapabilir mi? Büyüklerden
biri, bir talebesini, baskalarından dahâ çok severdi.
Ötekiler, bu hâle üzülürdü. Her birine bir kus verip, (Bunu,
kimsenin
görmedigi bir yerde kesip getiriniz) dedi. Hepsi tenhâ bir
yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. (Niçin sözümü
dinlemedin, cânlı getirdin?) buyurdukda, (Kimsenin görmedigi
bir yer bulamadım. O, heryeri görüyor) dedi. Digerleri, bunun
müsâhede makâmında oldugunu anladılar. Mısr mâliye nâzırının
zevcesi olan Zelîha, Yûsüf aleyhisselâmı, kendisine çagırınca,
önce kalkıp büyük oldugunu sandıgı, bir heykelin yüzünü örtdü.
(Bunu, niçin örtdün?) buyurdukda, ondan utandıgım için, dedi.
(Sen, bir tas parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi
kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?)
buyurdu. Biri, Cüneyd-i Bagdâdîden (207-298 [m. 910] Bagdâdda)
“kuddise sirruh” sorup, (Sokakda, kadınlara, kızlara bakmakdan
kendimi men’ edemiyorum. Bu günâhdan kurtulmak
için ne yapayım?) dedikde, (Allahü teâlânın seni, senin o kadını
görmenden dahâ çok gördügünü düsün!) buyurdu. Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ, Adn
ismindeki Cenneti, su kimseler için hâzırladı ki, günâh
isliyecekleri
zemân, Onun büyüklügünü düsünüp, Ondan hayâ ederek,
günâhlardan kaçınırlar).
[Kadınların, saçları, kolları, bacakları açık olarak sokaga
çıkmaları
harâmdır. Îmânı olan kadınlar, Allahü teâlânın gördügünü
düsünmeli, yabancı erkeklere çıplak görünmemelidir]. Abdüllah
ibni Dînâr “radıyallahü anh” diyor ki, Ömer “radıyallahü
anh” ile Mekke-i mükerremeye gidiyorduk. Bir çoban sürüsünü
dagdan indiriyordu. Halîfe “radıyallahü anh” buyurdu ki, bu
koyunlardan
birini bana sat! Ben köleyim. Bunlar benim malım degil,
dedi. Efendin ne bilecek, kurt kapdı dersin! O bilmezse, Allahü
teâlâ biliyor ya, deyince, Ömer, “radıyallahü anh” agladı ve
efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve âzâd etdi ve (Bu sözün,
seni bu dünyâda âzâd etdigi gibi, o cihânda da âzâd eder) buyurdu.
3 - Üçüncü is, amellerden sonra yapılacak muhâsebedir. Her
gün yatarken, o gün yapdıgı isler için nefsi hesâba çekmeli,
sermâyeyi,
kârdan ve zarardan ayırmalıdır. Sermâye farzlardır. Kâr da,
– 66 –
sünnetler ve nâfilelerdir. Ziyân ise, günâhlardır. Insan, ortagına
aldanmamak
için, onunla hesâblasdıgı gibi, nefse karsı dahâ uyanık
davranmak lâzımdır. Çünki nefs, çok hîleci ve yalancıdır. Kendi
arzûlarını,
sana iyi, fâideli gösterir. Her mubâhı bile sormalı, bunu niçin
yapdın demelidir. Zararlı birsey yapdı ise, tazmîn etdirmeli,
ödetmelidir. Ibnissamed, büyüklerden idi. Altmıs hicrî senelik
hayâtının
hesâbını yapdı. Yirmibirbinbesyüz gün idi. Âh! Her gün, en
az, bir günâh yapmıs isem, yirmibirbinbesyüz günâhdan nasıl
kurtulurum?
Hâlbuki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günâh islerdim,
diye düsünerek, bir feryâd edip yıkıldı. Bakdılar, rûhunu teslîm
etmisdi.
Fekat, insanlar, kendilerini hesâba çekmiyorlar. Eger her günâh
isledikde, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda
kum ile dolar. Eger, omuzlarımızdaki kâtib melekler, her günâhı
yazmak için, bir kurus isteseydi, malımızın hepsini vermemiz
lâzım gelirdi. Hâlbuki, gaflet ile, çesidli düsünceler ile, birkaç
sübhânallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kerre söyledim deriz
de, her gün bosuna, nice seyler söyleriz, bunları saymayız. Saymıs
olsak, her gün, binleri asar. Sonra da, terâzîde sevâb kefesinin
agır basacagını umarız. Bu nasıl akldır. Iste, Ömer “radıyallahü
anh”, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz dartılmadan evvel,
kendiniz dartınız!). Ömer “radıyallahü anh” her aksam,
kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yapdın? derdi. Ibni
Selâm “rahmetullahi aleyh” odun yüklenmis tasıyordu. Sen
hammal mısın? dediklerinde, nefsimi tecribe ediyorum, bakalım
nasıl olacak, dedi. Enes “radıyallahü anh” [91 de vefât etdi] diyor
ki, Ömeri gördüm “radıyallahü teâlâ anh”, kendi kendine diyordu
ki, (Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, emîr-ül-mü’minîn
diyorlar. Yâ Allahü teâlâdan kork veyâ Onun azâbına hâzırlan!).
4 - Dördüncü is, nefse cezâ yapmakdır. Nefs ile hesâb yapıp,
kusûrlarını görüp, cezâ verilmez ise, cesâret bulur, sımarır.
Kendisi
ile basa çıkılamaz. Sübheli sey yimis ise, aç bırakmalı, yabancı
kadınlara bakmıs ise, iyi mubâhlara bakdırmamalı. Her a’zâya
böyle cezâ vermelidir. Cüneyd-i Bagdâdî “rahmetullahi aleyh”
(298 [m. 910] de Bagdâdda vefât etdi) diyor ki, (Ibnil Kezîtî
“rahime-
hullahü teâlâ”, bir gece cünüb oldu. Gusl etmege kalkarken,
nefsi tenbellik etdi ve hava soguk, hasta olursun, sabr et, yarın
hamama
git dedi. Antâri ile gusl etmege yemîn eyledi. Öyle yapdı ve
Allahü teâlânın emrinde gevseklik yapan nefsin cezâsı budur, dedi.)
– 67 –
Birisi, bir kıza bakdı, sonra pismân olup, cezâ olarak serin su
içmemege
yemîn etdi ve içmedi. Ebû Talha “radıyallahü teâlâ anh”
bagında nemâz kılıyordu. Güzel bir kus, yanına kondu. Ona dalarak,
kaç rek’at kıldıgını sasırdı. Nefsine cezâ olarak, bagı fakîrlere
sadaka verdi. [Ebû Talha Zeyd bin Sehl-i Ensârî bütün gazâlarda
bulundu. (34) yılında 74 yasında vefât etdi.] Mâlik bin Abdüllah-il
Hes’amî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, Rebâhül Kaysî
“rahimehullahü
teâlâ” gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. Ikindiden sonra
yatılır mı dedi ve gitdi. Arkasından gitdim. Kendi kendine: Ey
bosbogaz! Senin nene lâzım ki, baskasının yatmasına karısırsın.
Ahdım olsun ki, bir sene basını yasdıga koymıyacaksın, diyordu.
Temîm-i Dârî “radıyallahü teâlâ anh” uykuya dalıp, aksam nemâzını
kaçırmısdı. Nefsine cezâ olarak, bir sene uyumamaga ahd etdi.
[Temîm-i Dârî Eshâb-ı kirâmdan idi.] Mecma’ “rahime-hullahü teâlâ”
büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir dahâ
yukarı bakmamaga ahd etdi.
5 - Besinci is, mücâhededir ki, ba’zı büyükler, nefsleri kabâhat
yapınca, cezâ olarak çok ibâdet ederlerdi. Abdüllah ibni Ömer
“radıyallahü anhümâ” bir nemâzda, cemâ’ate yetismeseydi,
bir gece uyumazdı. Ömer “radıyallahü anh”, bir cemâ’ati kaçırdıgı
için, ikiyüzbin dirhem gümüs kıymetindeki bir malı sadaka
verdi. Abdullah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”, bir aksam nemâzını
gecikdirmisdi. Hava kararıp iki yıldız görünmüsdü. Bu
kadar gecikdirdigi için, iki köle âzâd eyledi. Böyle yapanlar
çokdur.
Nefsine ibâdetleri seve seve yapdıramıyan kimseye en iyi ilâc,
sâlih bir zâtın yanında bulunmakdır. Onun ibâdetleri zevk ile
yapdıgını görerek, kendi de alısır. Birisi diyor ki, ibâdet yapmak
için, nefsimde tenbellik gördügüm zemân, Muhammed bin Vâsî
“rahime-hullahü teâlâ”[1] ile sohbet ediyorum. Onunla birlikde
bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibâdetleri seve seve
yapdıgını
görüyorum. Bir Allah adamını bulamıyanlar, dahâ evvel
yasamıs, sâlih insanların hayâtını okumalıdır. Ahmed bin Zerîn
“rahime-hullahü teâlâ” bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular.
Allahü teâlâ, gözleri, dünyâdaki intizâma, her seydeki inceliklere
ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yaratdı. Ibret
almadan, istifâde etmeden bakmak hatâdır dedi. Ebüdderdâ
“radıyallahü
teâlâ anh” diyor ki, dünyâda, üç sey için yasamak isterim:
Uzun gecelerde nemâz kılmak için, uzun günlerde oruc tutmak
için ve sâlih kimselerin yanında oturmak için. [Ebüdderdâ
– 68 –
[1] Muhammed bin Vâsî 112 [m. 721] de vefât etdi.
“radıyallahü teâlâ anh” Eshâb-ı kirâmdandır. Hazrec kabîlesindendir.
Sâmda ilk vâlî idi. (33) de vefât etdi.] Alkama bin Kays
“rahime-hullahü teâlâ” nefsi ile çok mücâhede ederdi. Nefsine
neden bu kadar azâb ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdigim
için, onu Cehennemden korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı
emr olunmadı dediklerinde, yarın basımı dövüp, niçin yapmadım
dememek için, cevâbını verirdi. [Alkama, Tâbi’înin büyüklerindendir.
Ibni Mes’ûdün “radıyallahü teâlâ anh” talebesidir. Altmısbirde
vefât etdi.]
6 - Altıncı is, nefsi tekdîr etmek, azarlamakdır.
Nefs yaratılısda iyi islerden kaçıcı, kötülüklere kosucudur ve
hep tenbellik etmek ve sehvetlerine kavusmak ister. Allahü teâlâ,
bizlere, nefslerimizi, bu huyundan vaz geçirmegi, yanlıs yoldan,
dogru yola çevirmegi emr buyuruyor. Bu vazîfemizi basarabilmek
için, onu ba’zan oksamamız, ba’zan zorlamamız ve ba’zan
söz ile, ba’zan da is ile, idâre etmemiz lâzımdır. Çünki, nefs, öyle
yaratılmısdır ki, kendine iyi gelen seylere kosar ve buna kavusmakda
iken rastlıyacagı güçlüklere sabr eder. Nefsin, se’âdete
kavusmasına mâni’ olan en büyük perde, gafleti ve cehâletidir.
Gafletden uyandırılır, se’âdetinin nelerde oldugu gösterilirse,
kabûl
eder. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinde, meâlen,
(Onlara nasîhat et! Nasîhat, mü’minlere elbette fâide verir)
buyurdu. Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasîhat ona
te’sîr eder. O hâlde önce kendi nefsine nasîhat et ve onu azarla!
Hattâ, onu azarlamakdan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim!
Akllı oldugunu iddi’â ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun.
Hâlbuki, senden dahâ ahmak kim var ki, ömrünü bos
seylerle, gülüp eglenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, su kâtile
benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, i’dâm
edeceklerini bildigi hâlde, zemânını eglence ile geçiriyor. Bundan
dahâ ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklasmakda,
Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemekdedir. Ecelinin,
bugün gelmiyecegi ne ma’lûm? Bugün gelmezse, bir gün elbette
gelecek. Basına gelecek seyi, geldi bil! Çünki, ölüm kimseye
vakt ta’yîn etmemis ve gece veyâ gündüz, çabuk veyâ geç, yazın
veyâ kısın gelirim dememisdir. Herkese ânsızın gelir ve hiç
ummadıgı zemânda gelir. Iste ona hâzırlanmadın ise, bundan dahâ
büyük ahmaklık olur mu? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Günâhlara dalmıssın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan,
kâfirsin! Eger gördügüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve ha-
– 69 –
yâsızsın ki, Onun görmesine ehemmiyyet vermiyorsun! O hâlde,
yazıklar olsun sana ey nefsim!
Hizmetçin sana itâ’at etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü
teâlânın sana kızmıyacagından nasıl emîn oluyorsun! Eger
Onun azâbını hafîf görüyorsan, parmagını aleve tut! Yâhud, kızgın
günes altında bir sâat otur! Yâhud da, hamam halvetinde fazlaca
kal da, zavallılıgını, dayanamıyacagını anla! Yok eger, dünyâda
yapdıklarına cezâ vermiyecek sanıyorsan, Kur’ân-ı kerîme
ve yüzyirmidörtbinden ziyâde Peygambere “aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” inanmamıs oluyorsun ve hepsini yalancı yapmıs
oluyorsun.
Çünki, Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin yüzyirmiikinci âyetinde
meâlen, (Günâh isliyen, cezâsını çekecekdir) buyuruyor. Kötülük
eden, kötülük görür. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Günâh isleyince, O kerîmdir, rahîmdir, beni afv eder diyorsan,
dünyâda, yüzbinlerce kisiye niçin zahmet, açlık ve hastalık
çekdiriyor
ve tarlasını ekmiyenlere mahsûlünü vermiyor! Sehvetlerine
kavusmak için, her hîleye bas vuruyorsun ve o vakt Allahü teâlâ
kerîmdir, rahîmdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir
demiyorsun.
O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Belki inandıgını, fekat sıkıntıya gelemiyecegini söyliyeceksin.
Fazla sıkıntıya dayanamıyanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı
önlemeleri
lâzım oldugunu, Cehennem azâbından kurtulmak için,
dünyâda zahmete katlanmanın farz oldugunu, demek ki bilmiyorsun.
Bugün dünyânın bir mikdâr zahmetine dayanamazsan, yarın
Cehennem azâbına ve âhıretdeki zillet ve alçaklıga ve tard olmaga,
kovulmaga nasıl dayanacaksın? O hâlde, yazıklar olsun sana ey
nefsim!
Para kazanmak için çok zahmet ve asagılıklara katlanıyor ve
hastalıkdan kurtulmak için, bir yehûdî doktorun sözü ile, bütün
sehvetlerinden vaz geçiyorsun da, Cehennem azâbının, hastalıkdan
ve fakîrlikden dahâ acı oldugunu ve âhıretin dünyâdan çok
uzun oldugunu bilmiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!
Sonra tevbe ederim ve iyi seyler yaparım diyorsan, ölüm dahâ
önce gelebilir, pismân olup kalırsın. Yarın tevbe etmegi, bugün
etmekden
kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünki tevbe, gecikdikçe
zorlasır ve ölüm yaklasınca, hayvana yokus önünde yem vermege
benzer ki, fâidesi olmaz. Senin bu hâlin, su talebeye benzer ki,
dersine çalısmayıp, imtihân günü hepsini ögrenirim sanır ve ilm
ögrenmek için, uzun zemân lâzım oldugunu bilemez. Bunun gibi,
– 70 –
pis nefsi temizlemek için de, uzun zemân mücâhede etmek lâzımdır.
Ömür, bosuna geçince, bir ânda, bunu nasıl yapabilirsin?
Ihtiyârlamadan
önce gençligin, hasta olmadan önce sıhhatin ve sıkıntı
çekmeden önce râhatlıgın ve ölmeden önce hayâtın kıymetini niçin
bilmiyorsun? O hâlde yazıklar olsun sana ey nefsim!
Kısın muhtâc olacagın seylerin hepsini, niçin yazdan hâzırlayıp
hiç gecikdirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü teâlânın
merhametine, ihsânına güvenmiyorsun? Hâlbuki Cehennemin
zemherîri, kısın sogugundan az degildir ve atesinin sıcaklıgı,
temmuz günesinden asagı degildir. Bunların hâzırlıgında, hiç
kusûr etmiyorsun da, âhıret islerinde gevsek davranıyorsun. Bunun
sebebi nedir? Yoksa âhıret ve kıyâmet gününe inanmıyor
musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu
ise, ebedî felâketine sebebdir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey
nefsim!
Ma’rifet nûrunun himâyesine sıgınmayıp da, öldükden sonra,
sehvet atesinin, cânını yakmasından, Allahü teâlânın lutfü ve
merhameti ile kurtulacagını sanan bir kimse, kalın elbisesinin
himâyesine
girmeden, kısın sogugunun, Allahü teâlânın lutfü ile
kendisini üsütmiyecegini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor
ki, Allahü teâlâ, birçok fâideleri saglamak için, kısı yaratmıs
ise de, lutf ve merhamet ederek, elbise yapılacak seyleri de
yaratmıs ve insanlara, elbise yapmak için akl ve düsünce vermisdir.
Ya’nî, Onun ihsânı, elbise te’mînini kolaylasdırmakda olup,
elbisesiz üsümemek seklinde degildir. O hâlde, yazıklar olsun sana
ey nefsim!
Günâhların Allahü teâlâyı kızdırdıgı için, azâb çekecegini
zan etme ve günâhlarımın Ona ne zararı var ki, bana kızıyor deme!
Zan etdigin gibi degil. Seni yakacak olan Cehennem azâbı,
senin içinde ve sehvetlerinden meydâna gelmekdedir. Nitekim,
insanın hastalıgı, yidigi zehrden ve içine giren zararlı seylerden
meydâna gelmekde olup, tabîbin sözlerini dinlemedigi için,
onun kızmasından hâsıl olmuyor. O hâlde, yazıklar olsun sana
ey nefsim!
Ey nefsim! Anladım ki, dünyânın ni’metlerine ve lezzetlerine
alısmıssın ve kendini onlara kapdırmıssın! Cennete ve Cehenneme
inanmıyorsan, bâri ölümü inkâr etme! Bu ni’met ve lezzetlerin
hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık atesi ile yanacaksın!
Bunları istedigin kadar sev, istedigin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık
atesi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey
nefsim!
– 71 –
Dünyâya niye sarılıyorsun? Bütün dünyâ senin olsa ve dünyâdaki
insanların hepsi sana secde etse, az zemân sonra sen de, onlar
da toprak olacaksınız! Ismleriniz unutulacak, hâtırlardan silinecek.
Geçmis pâdisâhları hâtırlayan var mı? Hâlbuki sana dünyâdan az
birsey vermisler. O da bozulmakda, degismekdedir. Bunlar için,
sonsuz Cennet ni’metlerini fedâ ediyorsun. O hâlde, yazıklar olsun
sana ey nefsim!
Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip,
bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? Iste
dünyâ,
alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedî cevheri, elinden
çıkdı
bil ve sana pismânlık ve azâb kaldı bil!
Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlıyarak,
kendi hakkını ödemeli ve nasîhate, önce kendinden baslamalıdır!
Allahü teâlâ, dogru yolda gidenlere selâmet ihsân buyursun!
Âmîn.
____________________
Ilmsiz birsey olmaz, ilm herseye basdır,
karanlık yollarda o, en azîz arkadasdır.
Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok,
herseyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok.
Ilm, ucsuz bucaksız, bir ummânı andırır,
ilmden baska hersey, insanı usandırır.
Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor,
bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîsde ne diyor:
Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun!
Ilm ögrenmek farzdır, her mü’min için olsun.
Bak! Alî-yülmürtezâ, ne diyor dinlesene,
(Köle olurum bana, bir harfi ögretene).
Âlimler, dîn-i islâmı, yıkılmakdan kurtarır,
âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahdır.
Mürekkeb-i ulemâ, azîzdir hattâ sundan:
fî sebîlillah akan, sehîdlerin kanından.
Çünki, cihâd-ı ekber, ancak ilmle olur,
dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur.
– 72 –
Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır,
âlimler, âhıretde, nebîler yanındadır.
Dime! Cihânda âlim, kalmadı, belki vardır,
aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır!
Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler,
Benî isrâ’îldeki nebîler gibidirler.
Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır,
insanı en alçakdan, bâlâlara kaldırır.
Simdi âlim bulmak zor, o hâlde ne yapmalı?
âsâr-ı ulemâyı, durmadan okumalı!
Kitâb, altun bir kafes, ilm içinde kusdur,
kafesi satın alan, kusa mâlik olmusdur.
Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun,
önce okuyacagın, Kur’ân-ı kerîm olsun!
Sonra, kıymetli eser, Buhârî ve Müslimdir,
ba’dehu Mektûbât-ı Imâm-ı Rabbânîdir.
Tesavvuf ile fıkh, burada vaslolmusdur,
öyle bir âlimdir bu, hadîsle övülmüsdür.
Hârikalar menba’ı, hiç duyulmıyan sözler,
asrlarca çözülmez, mu’ammâ mes’eleler.
Hepsi Mektûbâtda ve tercemesinde vardır,
onsuz kurtulus zordur, onsuz ilm, noksandır.
Eshâb-ı kirâm risâlesi de, gör, ne iyi,
oku! Güzel anla da, takdîr et sahâbeyi.
Mektûbât tercemesi, ebedî se’âdetdir,
le-hül-hamd her yerde var, temâmı bil, üç cilddir.
Ibni Âbidîne bak, bir deryâ ki, sonsuzdur!
hanefîde en büyük fıkh kitâbı budur.
Gör, Ihyâ-ül-ulûmu, Kimyâ-ı se’âdeti,
Gazâlîyi yâdından çıkarmazsın ebedî.
Riyâdunnâsıhîni okuyunca anlarsın,
Muhammed Rebhâmîye, ne büyük âlim dersin.
– 73 –
Seyhul-ekber, Geylânî, ögren Behâ’eddîni,
böyle zâtlar korumus, yıkılmakdan bu dîni.
Mevâhib, her eserde, adı geçen kitâbdır,
Resûl-i müctebâyı, uzun uzun anlatır.
menkıbeler pınarı, Çihâr-ı yâr-ı güzîn,
Ihtiyâcı çok ona, kararan kalbimizin.
Merâkıl-felâh ve Mevkûfât kıymetlidir,
Mecmû’a-yı zühdiyye, sana çok sey ögretir.
Ma’rifetnâmeyi gör, Ibrâhîm Hakkıyı bil,
çok oku Birgivîyi, sanma fâideli degil.
Terceme-i hâlleri, tanınmıs Evliyânın,
içinde anlatılmıs, Resehât, Nefehâtın.
Berekât-ı Ahmedî, Mu’cizât-ül-Enbiyâ,
ne güzel yazılmısdır, Hadîka-tül-Evliyâ.
Dürr-i yektâyı da gör, hem Umdetül-islâmı,
Miftâhul-Cenneti, ey ogul ilmihâlini.
Râbıta risâlesi, tesavvufu bildirir,
musannifi (esseyyid Velî Abdülhakîm)dir.
Dahâ nice kitâb var, denizde inci bunlar,
Rahmet-i Hakda olsun, her birini yazanlar.
Bizlerden selâm eyle, yâ Rabbî, sen onlara,
kolaylık ver onların yolunda olanlara!.
– 74 –
Ikinci Kısm
MÜSLIMÂNA NASÎHAT
(Ilm hey’etimiz tarafından hâzırlanmısdır)
ÖNSÖZÜ
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdigi Peygamberi Muhammed
aleyhisselâma salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Eshâbının
herbirine
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hayrlı düâlar olsun!
Allahü teâlâ Rabbül’âlemîndir. Her cânlıyı, hattâ cânlı cânsız her
varlıgı,
hesâblı, düzenli ve fâideli olarak yaratmısdır. Hâlık, Bârî,
Musavvir,
Bedî’ ve Hakîm sıfatları ile, varlıkların hepsini, çok düzenli, çok
güzel yaratmısdır.
Her varlıgın düzenli ve güzel olmaları için, birbirleri aralarında
baglantılar kurmus, var olmaları için, düzende kalabilmeleri için,
birbirlerine
sebeb, vâsıta, vesîle etmisdir. Varlıkların aralarındaki bu
baglantılara,
birbirlerinin düzenine sebeb olmalarına tabî’at olayları, fizik,
kimyâ kanûnları,
astronomi formülleri, fizyolojik fe’âliyyetler gibi ismler
veriyoruz.
Fen bilgisi demek, Allahü teâlânın yaratmıs oldugu varlıkların
düzenlerini,
birbirlerine etkilerini, aralarındaki baglılıkları, hesâbları
arasdırmak,
incelemek, böylece bunlardan fâidelenmek demekdir.
Allahü teâlâ, cânlı cânsız bütün varlıkların düzenli, hesâblı
olmalarını
dilemis ve diledigi gibi yaratmısdır. Böyle yaratmasına, maddeleri,
kuvvetleri,
enerjileri vesîle ve sebeb kılmısdır. Allahü teâlâ, insanların
yasamalarının
da, düzenli ve fâideli olmasını dilemekdedir. Bunun için de,
insanların
irâdelerini vesîle ve sebeb kılmısdır. Insan, birsey yapmak irâde
eder,
ister. Allahü teâlâ da isterse, o seyi yaratır. Insanların sahsî
yasamalarının
ve âile yuvası kurmalarının ve sosyal hayâtlarının düzenli olması
için, insanların
iyi ve dogru ve fâideli seyleri irâde etmeleri lâzımdır. Irâdenin,
dilegin
iyi olması için, Allahü teâlâ, onlara (Akl) vermisdir. Akl, iyiyi
kötüden
ayıran bir kuvvetdir. Insanlar çok seye muhtâç oldukları için ve
lâzım
olan seyleri elde etmek zorunda oldukları için, bunları elde etmek
isteyen
(Nefs) denilen kuvvet, aklı sasırtıyor. Lâzım olan sey, zararlı olsa
da, nefs
bunu akla güzel gösteriyor.
Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, (Peygamber) denilen seçdigi
insanlara,
melek ile (Din) denilen bilgiler gönderdi. Peygamberler
“aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” bu bilgileri insanlara ögretdi. Muhammed aleyhisselâmın
bildirdigi (Islâm) dîni, her yerdeki her insanın karsılasabilecegi,
her
seyin iyi veyâ kötü, fâideli veyâ zararlı oldugunu ayırmakda,
fâideli seyleri
yapmamızı emr etmekdedir.
Nefs, insanları yine aldatıyor. Din bilgilerine uymak istemiyor.
Hattâ
– 75 –
bunları ve îmân edilmesi, inanılması lâzım olan seyleri
degisdirmege, bozmaga
kalkısıyor. Allahü teâlânın Peygamberi Muhammed aleyhisselâm,
insanların nefslerine uyarak, islâmiyyeti degisdirmege
kalkısacaklarını haber
verdi. (Ümmetim yetmisüçe ayrılacak, yalnız biri Cennete gidecek)
buyurdu. Bozuk inançlarından dolayı Cehenneme gidecekleri bildirilen
yetmisiki fırka, meydâna çıkdı. Bu yetmisiki fırka, Kur’ân-ı kerîmin
ve hadîs-
i serîflerin, açık olmıyan, sübheli olan ma’nâlarını yanlıs
anladıkları
için, kâfir olmıyorlar. Fekat, islâmiyyeti degisdirdikleri için,
Cehenneme
gireceklerdir. Bunlara (Bid’at) veyâ (Dalâlet) ehli, ya’nî mezhebsiz
ve sapık
denir. Bunlar, müslimân oldukları için, Cehennemden çıkacak, yine
Cennete gireceklerdir. Bunlardan baska, (Müslimân) ismini tasıyan,
fekat
islâmiyyeti, bozuk bilgilerine ve kısa görüslerine göre degisdiren,
bunun
için, müslimânlıkdan çıkanlar vardır. Bunlar, Cehennemde sonsuz
kalacaklardır.
Bunlar zındıklar ve reformculardır.
Simdi mezhebsizler milyonlarca altın saçarak, kendi inançlarını, her
memlekete yaymaga çalısıyor. Din câhillerinden çogunun, bol paraya
kavusmak
için, çogunun da aldatılarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmis
oldukları
dogru yoldan ayrıldıkları, acı acı görülmekdedir. Hattâ, Ehl-i
sünnet
kitâblarını lekelemege kalkısıyorlar. Bunun için, mezhebsizlerin bir
kısmı olan vehhâbîlerin, Ehl-i sünnete uymıyan inanıslarını
vesîkaları ile
ayrıca bir kitâb hâlinde bildirmek ve bu kimselerin müslimânlara
yapdıkları
zararları saglam kaynaklardan alarak yazmak zarûret hâlini aldı.
Böylece
müslimânların sahte, yalan sözlere ve yazılara aldanmakdan
korunmaları
lâzım oldu.
Abdülvehhâb oglu Muhammed isminde bir kimse, (Kitâb-üt-tevhîd)
adında küçük bir kitâb yazdı. Torunu Süleymân bin Abdüllah, bunu
serh
etmege basladı ise de, binikiyüzotuzüç 1233 [m. 1817] senesi
sonunda, Ibrâhîm
Pâsa Der’iyyeye girip, cezâlarını verdigi zemân, öldü. Ikinci torunu
Abdürrahmân bin Hasen,[1] serh edip, (Feth-ul-mecîd) adını verdi.
Sonra
bu serhini kısaltıp (Kurre-ül-uyûn) adında ikinci bir kitâb
hâzırladı. Serhin
Mısrda 1377 [m. 1957] de, Muhammed Hamîd isminde bir vehhâbî
tarafından
yapılan yedinci baskısına ilâveler de yapıldı. Kâfirler için gelmis
olan âyet-i kerîmeleri ve birçok hadîs-i serîf yazarak,
müslimânların gözlerini
boyamakdadır. Bunlara yanlıs, bozuk ma’nâlar uydurarak (Ehl-i
sünnet) olan dogru müslimânlara saldırmakda, bu temiz müslimânlara
kâfir
demekdedir. Kitâbının birkaç yerinde, sî’îlere mel’ûn müsrikler
diyerek
ates püskürmekdedir. Bu serhin çok yerlerini ibni Teymiyyeden[2] ve
onun talebesi ibni Kayyım-ı Cevziyyeden[3] ve torunu Ahmed bin
Abdülhalîmden
almıs, birine allâme, ikincisine seyh-ül-islâm ve Ebül-Abbâs adını
takmısdır. Ibni Teymiyyeye de “radıyallahü anh” demekdedir.
Isbu, (Müslimâna Nasîhat) kitâbını hâzırlamakda iken, elimize türkçe
yazılmıs küçük bir vehhâbî kitâbı geçdi. (Cevâb-ı Nu’mân) adındaki
bu
– 76 –
[1] Abdürrahmân 1258 [m. 1842] de öldü.
[2] Ahmed ibni Teymiyye 728 [m. 1328] de Sâmda öldü.
[3] Muhammed ibni Kayyım-ı Cevziyye 751 [m. 1350] de vefât etdi.
kitâb, 1385 [m. 1965] senesinde ikinci def’a olarak Sâmda basılmıs.
Türk
hâcılarını aldatarak, (Ehl-i sünnet) yolundan ayırmak için, parasız
dagıtılıyor.
Allahü teâlânın lütfü ve ihsânı ile, bunun da bozuk, uydurma
yazılarına,
saglam, vesîkalı cevâblar yazmak nasîb oldu.
Isbu (Müslimâna Nasîhat) kitâbımız iki kısm olarak hâzırlandı.
Birinci
kısmda, (Feth-ul-mecîd) kitâbından ve sonra (Cevâb-ı Nu’mân)
kitâbından
yazılar alınıp, bunlara islâm âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ”
kitâblarından
cevâblar verildi. Böylece, otuzbes madde hâsıl oldu.
Kitâbın ikinci kısmında, vehhâbîlerin nasıl meydâna çıkdıkları,
nasıl
yayıldıkları ve mal, mevki’ ele geçirmek için, vehhâbîler arasına
karısan
câhil, vahsî kimselerin, müslimânların cânlarına, mallarına
kıydıkları, islâm
memleketlerine barbarca saldırdıkları, Osmânlı devleti tarafından
nasıl
cezâlandırıldıkları ve birinci cihân harbinden sonra, ingilizlerin
bol para
ve silâh yardımı ile, tekrâr nasıl devlet kurdukları yazılıdır.
Allahü teâlâ müslimânları mezhebsizlik felâketine düsmekden korusun!
Bu yollara kaymıs olan zevallıları da, bu felâketden kurtarsın!
Âmîn.
____________________
Cihanda iki dürlüdür, mürâî,
Ki aldatır bunlar, fakîri, bâyi.
Birisi, yürür eski kisvetle,
Ki, zâhid sanılsın bu sûretle.
Saf kimseleri bunlar, yimek ister,
Kendilerine dervis denmek ister.
Giyerler, yamalı, eski câme,
Dilerler böyle görünmek avâme.
Haftalar geçer taramaz sakalın,
Ki, desinler, unutmus kendi hâlin.
Ikincisi ise, ehl-i riyânın,
Isit imdi alâmetlerin ânın.
Gider ardınca dâim nîk-i nâmın,
Diler makbûlü ola hassu âmmın.
Güzel kumasları dikdirir ince,
Giyinir hergün moda âdetince.
Nasîhat verir, kitâb yazar durmaz.
Âlim geçinir, nemâz bile kılmaz.
Sakın bunlar ile hem sohbet olma,
Dînini, dünyânı elden kapdırma.
Cihânda âdeti terk eylemeli,
Hakka hâlis ibâdet eylemeli.
– 77 –
MÜSLIMÂNA NASÎHAT KITÂBI
IÇINDEKILER
Bu kitâbda kırkiki madde vardır. Bunların otuzbes maddesinde
(Feth-ul-mecîd) ismindeki vehhâbî kitâbından bir parça bildirilmis
ve
bunlara islâm âlimlerinin kitâblarından cevâblar verilmisdir. Madde
numaraları ve her maddedeki, kitâbın yazısı ve bunların kitâbımızda
bulundukları sahîfelerin numaraları asagıda gösterilmisdir.
Tarafımızdan
eklenmis olan açıklamalar köseli parantez [ ] içinde gösterilmisdir.
Madde Sahîfe
No. (Feth-ul-mecîd) kitâbından alınan yazı No.
1- Tesavvufcuların kitâbları sirk ile dolu imis. Buna imâm-ı
Rabbânî hazretleri cevâb vermekdedir
.......................................82
2- Ameller, ibâdetler, îmândan parça imis. Buna, Emâlî kasîdesinden
ve Hadîkadan cevâb verildi
..............................................85
3- Ölmüsden ve uzakdakinden yardım istemek sirk imis..............90
4- Tesavvufcular, kâfir imis. Mürîd seyhine tapınıyormus. Buna
(Üsûl-ül-erbe’a) kitâbından terceme ederek cevâb verildi
..........91
5- Türbe yapmak, kabr ile teberrük sirk imis. Bu iftirâlarına
(Savâık-ı ilâhiyye) kitâbından terceme ederek cevâb verildi ...93
6- Eshâb ve din büyükleri Peygamberimizden baska kimse
ile bereketlenmemis
......................................................................96
7- Tesavvuf, Hind yehûdîlerinden alınmıs. Buna Muhammed
Ma’sûm hazretlerinden cevâb verilmisdir
...................................96
8- Ölüden birsey beklemek, Evliyânın rûhları hâzırdır demek
sirk imis
..........................................................................................108
9- Resûlullahı övmek, ondan yardım istemek sirk imis. Buna
(Mir’ât-i Medîne) kitâbından cevâb verildi
..............................109
10- Ölüye yalvarmakla, sefâ’ati elde edilmez diyor
.......................122
11- Seyhlere, Ahmed Bedevînin mezârına tapınılıyormus............123
12- Peygamber yardım edebilseydi, Eshâb arasındaki fitneyi
önlerdi diyor
..................................................................................124
13- Kasîde-i bürde gibi, Resûlullahı medh eden kitâblar sirk
ile dolu imis. Buna Muhammed Ma’sûm hazretlerinden
cevâb verilmisdir
...........................................................................125
14- Türbeleri yıkmalı imis. Buna, Ibni Hacer hazretlerinin (Zevâcir)
kitâbından cevâb verildi
...................................................127
15- Mescide girenlerin, Hucre-i se’âdeti ziyâret etmeleri câiz
degilmis. Buna (Mir’ât-i Medîne) kitâbından cevâb verildi ...130
– 78 –
16- Okunan salevâtın Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”
haber verildigini kendi de yazmakdadır
....................................144
17- Evliyâdan yardım istemek sirk imis. Buna, allâme Ahmed
ibni Kemâl efendiden cevâb
verilmekdedir..............................144
18- Evliyânın kerâmetlerine küfr, sirk demekdedir. Buna, imâm-ı
Rabbânî hazretlerinden ve (Mevâhib)den cevâb verildi ........149
19- Evliyâ kerâmet satarmıs. Velî ve zındıkları birbirlerine
karısdırıyor. Bana yaklasmak için vesîle arayınız
âyeti...........160
20- Allah ve mü’minler sana kâfîdir âyetini yanlıs anlatıyor.
Buna (Berîka) kitâbından cevâb verildi
....................................166
21- Mezheb imâmlarına uymak sapıklık
imis..................................168
22- Ölülerden sefâ’at beklemek sirk imis. Buna (Hadîka)
kitâbından cevâb
verildi...............................................................185
23- Ehl-i sünnet, Kasîde-i bürdeyi Kur’ândan üstün tutuyormus 192
24- Ölü duymaz, fâide vermez. Ondan birsey istemek sirk
olur diyor. Buna (Minhat-ül-Vehbiyye) kitâbından cevâb
verilmekdedir
................................................................................192
25- Vehhâbîlerin ictihâdlarının bozuk oldugunu kendileri
de
söylemekdedir..........................................................................242
26- Kabr ziyâretine izn verildi. Sonradan bid’atler karısdı
diyor. Buna (Râbıta-i serîfe) risâlesinden cevâb veriyoruz ...244
27- Resûlullah, salevât okuyanları bilir
diyebilmekdedir..............250
28- Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin üstünlüklerini
bildiriyor............251
29- Diriden yardım istenir. Ölüden istenmez diyor. Buna
(Merâkıl-felâh) ve (Zevâcir)den cevâb verilmekdedir............251
30- Ölü için adak yapmak, hayvan kesmek sirk imis. Buna
(Minhat-ül-Vehbiyye) kitâbının sonundaki (Esedd-ül-cihâd)
kitâbında arabî olarak cevâb verilmekdedir
.............................254
31- Vehhâbîler hakkındaki fetvâ. Bu fetvânın aslı (Minhatül-
Vehbiyye) kitâbının sonunda arabî olarak mevcûddur......265
32- (Cevâb-ı Nu’mân) adındaki vehhâbî kitâbına (Mektûbât)
dan cevâb verildi. Mevlid kıssası ve Delâil-ül-hayrât okumanın
mesrû oldugu isbât
edildi.................................................270
33- Tesavvuf ve tarîkatler sonradan ortaya çıkdı. Bunları
islâm dîni emr etmemekdedir, diyor. Buna Senâullah-ı
Dehlevînin (Irsâd-üt-tâlibîn) kitâbından cevâb verildi
...........290
34- Tesavvuf ve kerâmete inanmıyanlara (Hadîka) kitâbından
cevâb
verildi...................................................................................308
35- Kıyâmet günü, herkes sevdiginin yanında bulunacakdır ........317
36- Vehhâbîligin baslangıcı ve yayılması
.........................................325
– 79 –
37- Vehhâbîligin ortaya çıkısı ve inançları (Mir’ât-ül-haremeyn)
den
alındı........................................................................................335
38- Vehhâbîlerin Tâifde müslimânları öldürmeleri ve yagmaları 337
39- Vehhâbîlerin Mekkede yapdıkları iskenceler (Mir’ât-ül-haremeyn)
den alındı
............................................................................342
40- Vehhâbîlerin Medîneye girmeleri ve yagmaları.(Mir’ât-ülharemeyn)
den alındı
....................................................................348
41- Mubârek sehrlerin Vehhâbîlerden geri alınması
.....................352
42- Mekke ve Medîne sehrlerini Osmânlılar vehhâbîlerden kurtardıkdan
sonra, yapılan kıymetli eserler..................................371
____________________
Köyde, yolda nemâz kılarken, Kıble cihetini anlamak için, günesi
gören topraga bir çubuk dikilir, yâhud bir ip ucuna anahtar, tas
gibi bir
sey baglanıp sarkıtılır. Takvîm yapragında yazılı (Kıble sâati)
vaktinde,
çubugun, ipin gölgeleri kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin günes
bulundugu tarafı, kıble ciheti olur.
____________________
Asagıdaki si’r, mevlânâ Hâlid-i Bagdâdînin “kaddesallahü teâlâ
sirrehul’azîz”[1] fârisî dîvânından bir parçanın tercemesidir:
ÂH YAZIK!
Ömrüm bos seylerle geçdi, âh yazık!
Yârını hiç düsünmedim, âh yazık!
Hep hevâya binâ kurdum, saskınca,
din temeli çürük oldu, âh yazık!
Afvı sonsuzdur diyerek, pek azdım,
(Kahhâr) ismini unutdum, âh yazık!
Daldım günâha, yapmadım hiç hayr
niçin dogru yoldan sapdım? Âh yazık!
Mal için, makâm için hep ugrasdım,
sonsuz ni’metlerden oldum, âh yazık!
Yol bozuk ve karanlık, önde seytân,
günâh agır, aglarım hep, âh yazık!
Hesâb defterimde yok bir iyilik,
nasıl kurtulur bu Hâlid? Âh yazık!
– 80 –
[1] Büyük islâm âlimi Hâlid-i Bagdâdî 1242 [m. 1826] senesinde Sâmda
vefât
etdi.
MÜSLIMÂNA NASÎHAT
I.ci Kısm
VEHHÂBÎ INANÇLARI VE
EHL-I SÜNNET ÂLIMLERININ
BUNLARA VERDIGI CEVÂBLAR
Elhamdülillâh! Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda,
herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir seyden
dolayı,
herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamd ve sükrlerin hepsi,
Allahü teâlâya olur. Çünki, herseyi yaratan, terbiye eden,
yetisdiren,
her iyiligi yapdıran, gönderen hep Odur. Kuvvet, kudret sâhibi
yalnız Odur. O, hâtırlatmazsa kimse, iyilik ve kötülük yapmagı
irâde, arzû edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikçe,
kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre
kadar
iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istedigi hersey, O da irâde
ederse, dilerse meydâna gelir. Yalnız Onun diledigi olur. Iyilik ve
kötülük yapmagı, çesidli sebeblerle hâtırlatmakdadır. Merhamet
etdigi kulları, kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve
yaratmaz.
Iyilik yapmak irâde etdikleri zemân, O da irâde eder ve yaratır.
Böyle kullardan hep iyilik meydâna gelir. Gazab etdigi düsmanlarının
kötü irâdelerinin yaratılmasını, O da irâde eder. Bu kötü
kullar, iyilik yapmak irâde etmedikleri için, bunlardan hep fenâlık
hâsıl olur. Demek oluyor ki, insanlar bir âlet, bir vâsıtadır.
Kâtibin
elindeki kalem gibidir. Su kadar var ki, kendilerine ihsân edilmis
olan (Irâde-i cüz’iyye)lerini kullanarak, iyilik yaratılmasını
isteyen
sevâb kazanır. Kötülük yaratılmasını isteyen, günâh kazanır.
Bunun için, hep iyilik yapmayı düsünmeli, hep iyilik yapmayı
istemeliyiz!
Iyi seyleri ögrenmeliyiz. Iyiliklerin kaynagı olan (Ehl-i
sünnet) âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitâblarını okuyup,
iyiyi, kötüyü anlamalıyız. Ehl-i sünnet âlimleri, vehhâbîligin
ingilizler
tarafından kuruldugunu ve hatâlı bir yol oldugunu vesîkalarla
isbât ediyor. Kitâbımızın birinci kısmında, 324.cü sahîfeye kadar
– 81 – Kıyâmet ve Âhıret - F:6
bu vesîkalardan otuzbes dânesini sıra ile bildirecegiz.
1 - Vehhâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitâbı, yetmisbesinci sahîfesinde,
(Abdülvehhâb-i Sa’rânînin[1] kitâbları ve Abdül’azîz-i Debbagın
(Ibriz) kitâbı ve Ahmed Ticânînin kitâbları, Ebû Cehlin ve
benzerlerinin hâtırlarına gelmiyen sirk ile doludur) diyor.
Ahmet Ticânî “rahmetullahi aleyh”, 1150 [m. 1737] de Cezâyirde
tevellüd, 1230 [m. 1815] de Fasda vefât etmisdir. Halvetînin bir
kolu olan Ticânîlik yolunun rehberidir. Bu yolda yazılmıs olan
(Cevâhir-ül-meânî-fî feyz-i seyh Ticânî) kitâbı meshûrdur.
Insanların üstünlerinin, ya’nî Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ
ve teslîmâtühü aleyhim ecma’în”, meleklerin üstünlerinden dahâ
yüksek olduklarını, bu vehhâbî kitâbı da yazmakda, meleklerin
tesarruf ve te’sîrlerine inanmakda, fekat Allahü teâlânın Evliyâsına
“rahime-hümullahü teâlâ” kerâmet olarak, te’sîr ve tesarruf
verdigine
ise inanmamakda, buna inananlara müsrik demekdedir. Ehl-i
sünnet âlimleri “rahimehümullahü teâlâ”, vehhâbîlerin ortaya
çıkacaklarını,
kerâmet olarak, bilmisler, bunlara, yıllarca önce cevâblar
yazmıslardır. Bu âlimlerin basında, Muhyiddîn-i Arabî ve Sadreddîn-
i Konevî ve Celâleddîn-i Rûmî[2] ve Seyyid Ahmed Bedevî [ve
imâm-ı Rabbânî] gibi Velîler “rahimehümullahü teâlâ” bulunmakdadır.
Vehhâbîler, iste bunun için, bu Velîleri begenmiyorlar.
Imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî “kuddise sirruh”
(Mektûbât)ının ikinci cild, ellinci mektûbunda buyuruyor ki:
Islâm dîninin bir sûreti, bir de hakîkati, özü vardır. Sûreti, önce
îmân etmek, sonra, Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına
uymakdır. Islâm dîninin sûretine kavusanların nefs-i emmâreleri
inkârda ve ısyân etmekdedir. Bunların îmânı, îmânın sûretidir.
Kıldıkları nemâz, nemâzın sûretidir. Oruc ve baska ibâdetleri de
böyledir. Çünki, nefs-i emmâre, insan varlıgının temelidir. Herkes
(Ben) deyince, nefsini göstermekdedir. Iste, bunların nefsleri îmân
etmemis, inanmamısdır. Böyle kimselerin îmânları ve ibâdetleri
hakîkî, dogru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli oldugu
için, yalnız sûrete kavusmagı kabûl buyurmusdur. Bunları, râzı
oldugu Cennetine sokacagını müjdelemisdir. Yalnız kalbin inanmasını
kabûl buyurması, nefsin inanmasını da sart kosmaması, Onun
büyük ihsânıdır. Evet, Cennet ni’metlerinin de, hem sûretleri,
hem hakîkatleri vardır. Islâm dîninin sûretine kavusanlar, Cenne-
– 82 –
[1] Abdülvehhâb-i Sa’rânî 973 [m. 1565] de vefât etdi.
[2] Celâleddîn-i Rûmî 672 [m. 1273] senesinde, Sadreddîn 671 de
Konyada
vefât etdiler.
tin sûretinden pay alacaklardır. Dünyâda, islâm dîninin hakîkatine
kavusanlar, Cennetin hakîkatine kavusacaklardır. Sûrete kavusmus
olanlarla hakîkate kavusmus olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini
yiyecek. Fekat, herbiri baska tat alacakdır. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” efendimizin mubârek zevceleri “radıyallahü
teâlâ anhünne” Cennetde, Resûlullahın yanında olacak, fekat
duydukları lezzet baska olacakdır. Eger, baska olmasaydı, bu mubârek
zevcelerin, bütün insanlardan dahâ üstün olmaları lâzım gelirdi.
Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması
gerekirdi. Çünki zevceler, Cennetde zevclerinin yanında olacakdır.
Islâm dîninin sûretine kavusanlar, buna uydukları zemân,
âhıretde kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umûmî evliyâlıga,
ya’nî Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine ermis demekdir. Bununla
sereflenen, tesavvuf yoluna girebilecek, (Vilâyet-i hâssa) denilen
özel evliyâlıga kavusabilecek kimse demekdir. Bunlar, nefs-i
emmârelerini
itmînâna ulasdırabilirler. Sunu iyi bilmelidir ki, bu vilâyetde,
ya’nî Islâm dîninin hakîkatinde ilerliyebilmek için, islâm dîninin
sûretini elden bırakmamak lâzımdır.
Tesavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikr etmekle
olur. Bu zikr de, islâm dîninin emr etdigi bir ibâdetdir. Zikr
etmek, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i serîflerde övülmüs ve emr
edilmisdir. Tesavvuf yolunda ilerliyebilmek için, islâm dîninin
yasakladıgı
seylerden sakınmak sartdır.Farzları yapmak, insanı bu
yolda ilerletir. Tesavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik
edebilen
bir (Rehber=Mürsid) aramak da, islâm dîninin emr etdigi birseydir.
Mâide sûresinin otuzbesinci âyetinde, (Ona kavusmak için
vesîle arayınız) buyuruldu. (Vesîlenin, insan-ı kâmil oldugu,
onsekizinci
maddede uzun bildirilmisdir). Allahü teâlânın rızâsına kavusmak
için, islâm dîninin sûreti de, hakîkati de lâzımdır. Çünki,
evliyâlık üstünlüklerinin hepsi, islâm dîninin sûretine uymakla ele
geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, islâm dîninin hakîkatinin
meyveleridir.
Evliyâlıga kavusduran yol tesavvufdur. Tesavvuf yolunda
ilerliyebilmek
için, Allahdan baska herseyin sevgisini kalbden çıkarmak
lâzımdır. Allahü teâlânın ihsânı ile, kalb hiçbirseyi görmez olursa,
(Fenâ) denilen sey hâsıl olur. (Seyr-i ilallah) temâm olur.
Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk baslar. Böylece,
(Bekâ) denilen sey hâsıl olur ki, aranılan da budur. Islâm dîninin
hakîkati buradadır. Buna kavusan zâta (Velî) denir ki, Allahü
teâlânın
râzı oldugu, sevdigi kimse demekdir. Burada (Nefs-i emmâre)
mutmainne olur. Nefs, küfrden kurtulup, Allahü teâlânın kazâ
ve kaderinden râzı olur. Allahü teâlâ da, ondan râzı olur. Kendini
– 83 –
anlar. Büyüklük, kendini begenmek hastalıgından kurtulur. Tesavvuf
büyüklerinden çogu, nefs itmînâna kavusunca da, Allahü
teâlâya âsî olmakdan kurtulamaz demislerdir. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bir gazâsından dönüsde, (Küçük cihâddan
döndük. Büyük cihâda baslıyoruz) buyurdu. Bu büyük cihâd,
nefs-i emmâre ile cihâddır demislerdir. Bu fakîr [ya’nî imâm-ı
Rabbânî] böyle anlamıyorum. Nefs itmînâna kavusunca, hiç ısyânı,
kötülügü kalmaz diyorum. Nefs de, herseyi unutmus olan kalb
gibi, Allahdan baska hiçbirsey görmez. Mevkı’, rütbe, mal, hattâ
bunların verecegi tat ve acılıklardan kurtulmusdur. Nefs ezilmis,
yok gibi olmusdur. Allah için, kendini fedâ etmisdir. Hadîs-i
serîfde,
(Cihâd-ı ekber) buyurulması, bedeni meydâna getiren maddelerin
fizik ve kimyâ ve biyolojik isteklerine karsı olan cihâd olsa
gerekdir. Sehvet, ya’nî istek kuvvetleri, gadab, ya’nî ürkmek,
çekinmek
istekleri, hep maddî isteklerdir. Hayvanlarda nefs yokdur.
Fekat bu kötü istekler, onlarda da vardır. Her hayvanda bulunan
sehvet, gadab, birseye çok düskün olmak, hep maddelerin
hâssalarından
ileri gelmekdedir. [Bu isteklere (Sevk-ı tabî’î) içgüdü denir.]
Insanların bunlarla cihâd etmesi lâzımdır. Nefsin itmînâna
kavusması, insanı bu kötülüklerden kurtarmaz. Bunlarla cihâdın
çok fâidesi vardır. Bedeni de temizlemege yarar.
Nefs itmînâna kavusunca, (Islâm-ı hakîkî) nasîb olur. Hakîkî
îmân hâsıl olur. Yapılan her ibâdet hakîkî olur. Nemâz, oruc ve
hac, hakîkî yapılmıs olur.
Görülüyor ki, tesavvuf ve hakîkat denilen seyler, islâm dîninin
sûreti ile hakîkati arasındadır. (Vilâyet-i hâssa)ya kavusamıyan
kimse, mecâzî müslimânlıkdan kurtulamaz. Hakîkî islâma kavusamaz.
Islâm dîninin hakîkatine kavusan ve islâm-ı hakîkî ile sereflenen
kimse, Peygamberlik üstünlüklerinden pay almaga baslar.
(Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadîs-i serîfinde bildirilen
müjdeye kavusur. Evliyâlık üstünlükleri, islâm dîninin sûretinin
meyveleri oldugu gibi, Peygamberlik üstünlükleri de, islâm dîninin
hakîkatinin meyveleridir. Vilâyetin üstünlükleri, nübüvvetin
üstünlüklerinin
sûretleridir.
Islâm dîninin sûreti ile hakîkati arasındaki fark, nefsden ileri
gelmis oldu. Vilâyet üstünlükleri ile, nübüvvet üstünlükleri farkı
da, bedendeki maddelerden ileri gelmekdedir. Vilâyetin kemâlâtında,
maddeler, fizik, kimyâ ve biyoloji özelliklerine uyar. Fazla
enerji, taskınlık yapdırır. Maddeler, gıda ister. Bu istege kavusmak
için, uygunsuz isler yapılır. Nübüvvet kemâllerinde, böyle uygun-
– 84 –
suz isler de kalmaz olur. (Seytânım müslimân oldu) hadîs-i serîfi,
bu hâli bildirmis olabilir. Çünki, insanın dısında seytân oldugu
gibi,
içinde de vardır. Fazla enerji insanı azdırır. Kendini begendirir.
Bu ise, fenâ huyların en kötüsüdür. Bunun müslimân olması, bu
kötülüklerden kurtulmasıdır. Peygamberlik kemâlâtında, hem kalbin,
hem nefsin îmânı, hem de bedendeki maddelerin düzeni ve
dengesi vardır. Nefsin tâm itmînâna gelmesi, bedendeki madde ve
enerjinin dengeye gelmesinden sonradır. Bu itmînândan sonra, artık
kötülüge dönemez. Bütün bu üstünlükler, hep islâm dîninin üstüne
kurulmakdadır. Agaç ne kadar dallanır, meyvelenirse, yine
köksüz olamaz. Her üstünlükde Allahü teâlânın emrlerine ve
yasaklarına
uymak lâzımdır. Ellinci mektûbdan terceme burada temâm
oldu.
Görülüyor ki, vehhâbî kitâbının yazarı, tesavvufdan haberi olmadıgı
için, Evliyâ-i kirâma “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”
dil uzatıyor. Onları islâm dîninin dısında sanıyor.
2 - (Feth-ul mecîd) vehhâbî kitâbının kırksekizinci ve
üçyüzkırksekizinci
sahîfelerinde, (Ameller, ibâdetler îmândandır. Ibâdet
yapmıyanın îmânı gider. Îmân azalır ve çogalır. Sâfi’î ve Ahmed ve
baskaları bunu sözbirligi ile bildiriyorlar) diyor.
Ibâdetin vazîfe olduguna inanmak îmândandır. Inanmak baskadır.
Yapmak baskadır. Bunları birbirlerine karısdırmamalıdır.
Inandıgı hâlde, tenbellikle yapmıyan kâfir olmaz. Kitâbın yazarı,
bu yüzden milyonlarca müslimâna kâfir damgası basmakdadır. Bir
müslimâna kâfir diyenin kendisi kâfir olur ise de, te’vîl ile
söyliyen
kâfir olmuyor.
Meshûr (Emâlî kasîdesi)[1] kırküçüncü beytinde diyor ki, (Farz
olan ibâdetler, îmândan sayılmaz). Bu kasîdenin (Nuhbet-ül-leâlî)
ismindeki arabî serhi çok kıymetlidir. 1975 de Istanbulda (Hakîkat
kitâbevi) tarafından basdırılmısdır. Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe
“rahmetullahi aleyh”, ameller îmândan parça degildir buyurdu.
Îmân, inanmak demekdir. Inanmakda azlık çokluk olmaz.
Ibâdetler, îmân olsaydı, îmân azalıp çogalırdı. Gözden perde kalkıp
azâb görüldükden sonra olan îmân kabûl olmaz. O ânda, îmân
ile gidenlerin îmânları ancak kalb iledir. Ibâdetler yapılamaz.
Âyet-
i kerîmede buna îmân denildi. Âyet-i kerîmelerde, îmânı olanlara,
ibâdet yapmaları emr ediliyor. Bundan da, îmânın ibâdetden
baska oldugu anlasılmakdadır. Bunlardan baska, Kur’ân-ı kerîm-
– 85 –
[1] Bu kasîdenin müellifi Alî Ûsî 575 [m. 1180] de vefât etdi.
de, (Îmân edenler ve sâlih isler yapanlar) buyuruldu. Bu da,
ibâdetlerin
îmândan baska olduklarını gösteriyor. (Mü’min iken, sâlih
amel isliyenler) âyet-i kerîmesi, amellerin îmândan ayrı olduklarını
açıkça göstermekdedir. Çünki, sartın mesrûtdan baska olması
lâzımdır. Îmân edip, hiç ibâdet yapamadan, hemen ölenin, mü’min
oldugu söz birligi ile bildirilmisdir. Cibrîl hadîsinde de îmânın
yalnız
inanmak oldugu bildirilmisdir.
Imâm-ı Ahmed ve imâm-ı Sâfi’î ve hadîs âlimlerinden birçogu
ve Es’arîler “rahime-hümullahü teâlâ” ve Mu’tezile, ibâdetler îmânın
parçasıdır. Îmân azalıp çogalır dediler. Îmân ile amel, baska
olursa, günâh isliyenlerin îmânları ile, Peygamberlerin
“aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” îmânları bir olurdu dediler. (Onlara
âyetlerim okundugu zemân, îmânları artar) âyeti ve (Îmân artarak,
sâhibini Cennete götürür. Azalarak da, Cehenneme sürükler) hadîsi,
îmânın azalıp çogaldıgını bildiriyor dediler. Imâm-ı a’zam Ebû
Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, bunlara cevâb teskîl eden bilgileri
önceden anlatmıs, îmânın artması, devâm etmesi, çok zemân sürmesi
demekdir demisdir. Imâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ” de
böyle dedi. Îmânın çok olması, inanılacak seylerin çogalması
demekdir.
Meselâ, Eshâb-ı kirâm, önce az seylere inanırlardı. Yeni
emrler gelince, îmânları çogalırdı. Îmânın artması demek, kalbde
nûrunun artması demekdir. Bu parlaklık, ibâdet ile artar. Günâh
islemekle azalır. Bu husûsda (Serh-ı Mevâkıf)[1] ve
(Cevheret-üttevhîd)
kitâblarında genis bilgi vardır.
Vehhâbî kitâbının doksanbirinci sahîfesinde: (Eshâb-ı kirâmdan
biri serâb içmekden vazgeçmedi. Kendisine (Had) denilen
dögmek cezâsı verildi. Eshâbdan birkaçı, buna la’net edince,
Resûlullah,
(Ona la’net etmeyin! Çünki o, Allahü teâlâyı ve Resûlünü
sever) buyurdu) diyor. Günâh isliyenin kâfir olmadıgını, kendisi de
yazmakdadır. Büyük günâh isliyenler, farzları yapmıyanlar kâfir
olur diyenleri, bu hadîs-i serîf red etmekdedir. (Îmânı olan, zinâ
etmez.
Hırsızlık etmez) hadîs-i serîfinin de, îmânın kendini degil,
kemâlini
gösterdigini, isbât etmekdedir.
Abdülganî Nablüsî, Allâme Birgivînin “rahimehümullahü teâlâ”[
2] yazılarını (Hadîka) kitâbında açıklarken, ikiyüzseksenbirinci
ve sonraki sahîfelerinde buyuruyor ki: (Îmân), Muhammed
aleyhisselâmın
Allahü teâlâ tarafından getirdigi bilgilere kalbin inan-
– 86 –
[1] Mevâkıf müellifi Kâdı Adud 756 [m. 1354] de vefât etdi.
[2] Abdülganî 1143 [m. 1731] de vefât etdi.
ması ve inandıgını dil ile söylemesi demekdir. Bu bilgilerin
herbirini
arasdırmak ve anlamak lâzım degildir. Mu’tezile fırkası, herbirini
anlayıp inanmak lâzımdır dedi. Aynî “rahime-hullahü teâlâ”,[
1] Buhârî serhinde diyor ki, Muhakkıkîn, ya’nî en derin âlimler,
meselâ Ebül-Hasen Es’arî,[2] kâdî Abdül-Cebbâr Hemedânî
Mu’tezilî, üstâd Ebül-Ishâk Ibrâhîm Isferâinî ve Hüseyn bin Fadl
ve dahâ birçokları, (Îmân, açıkça bildirilmis olan seylere yalnız
kalb ile inanmakdır. Dil ile söylemek ve ibâdetleri yapmak îmân
degildir) dediler. Sa’deddîn-i Teftâzânî “rahime-hullahü teâlâ” de
(Serh-i akâid) kitâbında böyle söyliyor ve Sems-ül-eimme ve
Fahr-ul-islâm Alî Pezdevî “rahime-hümullahü teâlâ” gibi âlimlerin
dil ile ikrâr etmenin de lâzım oldugunu söylediklerini bildiriyor.
Kalbdeki îmânı dil ile söylemek, müslimânların, birbirlerini
tanımaları için lâzımdır. Söylemiyen de mü’mindir. Ameller,
ibâdetler,
îmândan parça degildir. Âlimlerin çogu, meselâ imâm-ı
a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” böyle buyurdular.
Evet, imâm–ı Alî “radıyallahü anh” ve imâm-ı Sâfi’î “rahimehullahü
teâlâ” îmân inanmak ve söylemek ve ibâdetleri yapmakdır
dediler. Bu sözleri, kâmil olan, olgun olan îmânı bildirmekdedir.
Kalbinde îmân oldugunu söyliyen kimsenin mü’min oldugu sözbirligi
ile bildirilmisdir. Rükneddîn Ebû Bekr Muhammed Kirmânî
“rahime-hullahü teâlâ” Buhârî serhinde diyor ki, ibâdetler
îmândan sayılınca, îmân azalır ve çogalır. Fekat, kalbdeki îmân
azalmaz ve çogalmaz. Azalan, çogalan bir inanıs îmân olmaz. Sek
olur, sübhe olur. Imâm-ı Muhyiddîn Yahyâ Nevevî “rahime-hullahü
teâlâ” inanılacak seyleri inceliyerek, sebeblerini anlamakla
îmânın kendisi de artar. Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ
anh” îmânı ile, herhangi bir kimsenin îmânı bir degildir dedi. Bu
söz, îmânın kuvvetli ve za’îf olmasını göstermekdedir. Îmânın
kendisi azalır ve çogalır demek degildir. Hasta insanla, saglam
insanın
kuvvetlerinin bir olmaması gibidir. Her ikisinin de insanlıgı
birdir. Insanlıklarında azlık çokluk yokdur. Îmânın azlıgını
çoklugunu
bildiren âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i serîfleri, imâm-ı a’zam
Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” söyle açıklamakdadır: Eshâb-ı
kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” îmâna gelince, herseye
topluca inanmısdı. Sonra, zemân zemân birçok seyler farz oldu.
Bunlara birer birer inandılar. Îmânları böylece, zemânla çogaldı.
Bu hâl, yalnız Eshâb-ı kirâm içindir. Sonra gelen müslimânlar için,
îmânın böyle artması düsünülemez buyurdu. Sa’deddîn-i Teftâzâ-
– 87 –
[1] Mahmûd Aynî 855 [m. 1451] de vefât etdi.
[2] Ebül-Hasen Alî Es’arî 330 [m. 941] de vefât etdi.
nî “rahime-hullahü teâlâ”,[1] (Serh-i akâid)de diyor ki, kısaca
bilenlerin
kısaca inanmaları, etrâflı ve inceliklerini bilenlerin etrâflı
inanmaları lâzımdır. Ikincilerin îmânları, birincilerinkinden elbet
çokdur. Fekat, birincilerinki de, tâm îmândır. Îmânları noksan
degildir.
Abdülganî Nablüsî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki,
sözün kısası, îmânın kendisi azalmaz ve çogalmaz. Îmânın kuvveti
çogalır. Yâhud ibâdetlerin az veyâ çok olması ile îmânın kemâli,
kıymeti degismekdedir. Îmânın azalıp çogalacagını bildiren âyet-i
kerîmelere ve hadîs-i serîflere böyle ma’nâ verilmisdir. Bu bilgi,
ictihâd
edilebilecek bilgilerden oldugu için, çesidli açıklamalar
yapılmısdır.
Hiçbiri, baska dürlü söyliyeni kötülememisdir. Vehhâbî
kitâbı ise, ibâdetleri kabûl edip de, tenbellikle yapmıyana kâfir,
müsrik diyor. Muhammed Hâdimî “rahime-hullahü teâlâ”[2] (Berîka)
kitâbında diyor ki, ibâdetler îmândan parça degildirler. Celâleddîn-
i Devânî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki, Mu’tezile,
ibâdetleri îmânın parçası saydı. Ibâdet yapmıyanın îmânı yokdur
dedi. Ibâdetler, îmânı olgunlasdırır, güzellesdirir. Agacın dalları
gibidirler. Îmân ibâdet yapmakla çogalmaz ve günâh islemekle
azalmaz. Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve imâm-ı Mâlik ve imâm-ı
Ebû Bekr Ahmed Râzî ve birçok derin âlimler “rahime-hümullahü
teâlâ” böyle söylediler. Çünki, îmân tâm inanmak demekdir.
Bunun azalması çogalması olmaz. Bir kalbdeki îmânın çogalması
demek, bunun tersi olan küfrün azalması demekdir. Böyle sey olamaz.
Imâm-ı Sâfi’î ve Ebül-Hasen Es’arî “rahime-hümullahü teâlâ”
îmân azalır çogalır buyurdular. Bu sözün, îmânın kendisi azalıp
çogalması degil, kuvvetinin azalıp çogalması demek oldugunu
(Mevâkıf) kitâbı açıklamakdadır. Çünki, Peygamberin îmânı ümmetinin
îmânı gibi degildir. Isitdiklerini aklı ile, ilmi ile inceliyenin
îmânı, isitmekle inananın îmânı gibi degildir. [Mükâsefe ve
müsâhedeye
kavusmus Velînin îmânı, tesavvufdan haberi olmıyanların
îmânları gibi degildir.] Ibrâhîm aleyhisselâm, kalbinin itmînân,
yakîn
hâsıl etmesini istedi. Bunu Kur’ân-ı kerîm bildiriyor. Imâm-ı
a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” (Fıkh-ı ekber) kitâbında
buyuruyor ki, (Yerde ve göklerde bulunanların îmânları, inanılacak
seyler bakımından azalıp çogalmaz. Itmînân, yakîn bakımından
azalıp çogalır. Ya’nî, îmânın kuvveti artıp azalır. Fekat yakîni,
kuvveti hiç bulunmazsa, îmân olmaz.) [(Fıkh-ı ekber)in (El-Kavlül-
fasl) ismindeki arabî serhi çok kıymetli olup, 1975 senesinde Is-
– 88 –
[1] Sa’düddîn Mes’ûd Teftâzânî 792 [m. 1389] de Semerkandda vefât
etdi.
[2] Hâdimî 1176 [m. 1762] de Konyada vefât etdi.
tanbulda basdırılmısdır.] Hâdimîden terceme temâm oldu.
Imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî “rahime-hullahü teâlâ”
(Mektûbât) kitâbında, ikiyüzaltmısaltıncı mektûbda buyuruyor
ki, îmân kalbin tasdîki ve yakîni oldugundan, azalması, çogalması
olmaz. Azalıp çogalan bir inanıs, îmân olmaz. Buna zan denir.
Ibâdetleri, Allahü teâlânın sevdigi seyleri yapmakla îmân cilâlanır,
nûrlanır, parlar. Harâm isleyince, bulanır, lekelenir. O hâlde,
çogalmak ve azalmak, amellerden, islerden dolayı, îmânın cilâsının,
parlaklıgının degismesidir. Kendisinde azalıp çogalmak olmaz.
Cilâsı, parlaklıgı çok olan îmâna çok dediler. Bunlar, sanki, cilâlı
olmıyan îmânı, îmân bilmedi. Cilâlılardan ba’zısını da, îmân bilip,
fekat az dedi. Îmân, parlaklıkları baska baska olan, karsılıklı iki
ayna
gibi oluyor. Cilâsı çok olup, cismleri parlak gösteren ayna, az
parlak gösteren aynadan dahâ çokdur demege benzer. Baska birisi
de, iki ayna müsâvîdir. Yalnız, cilâları ve cismleri göstermeleri,
ya’nî sıfatları baskadır demesi gibidir. Bu iki adamdan birincisi,
görünüse
bakmıs, öze, içe girememisdir. (Ebû Bekrin îmânı, ümmetimin
îmânları toplamından dahâ agırdır) hadîs-i serîfi, îmânın cilâsı,
parlaklıgı bakımındandır. Vehhâbî kitâbı:
(Bir kimse, beni çocuklarından, ana babasından ve herkesden
dahâ çok sevmedikçe, îmânı temâm olmaz) hadîs-i serîfini yazıyor.
(Muhabbet, kalbde olur. Kalbin isidir. Bunun için, bu hadîs,
amellerin,
ibâdetlerin îmândan parça oldugunu, îmânın sartı oldugunu
gösteriyor) diyor.
Muhabbet, kalbin isi degil, sıfatıdır. Kalbin isi oldugunu kabûl
etsek bile, bedenin, organların isi, kalbin isi degildir. Büyük
günâhları
isliyen cezâ görür. Bunları kalbinde bulunduran, yapmaga niyyet
eden cezâ görmez. Kalbin iyi isi, inanmakdır. Kalbin kötü isi
inanmamakdır, îmânsızlıkdır. Bedenin kötü isi, îmânsızlık degildir.
Meselâ, yalan söylemek harâmdır. Yalan söyliyen kötü is yapmıs
olur. Fekat, kâfir olmaz. Yalan söylemenin harâm oldugunu kabûl
etmiyen veyâ begenen kâfir olur.
(Îmânın dogru olması, kalbin inanması ve amel etmesi, dilin
bunu söylemesi ve ibâdetleri yapmakladır. Ehl-i sünnet velcemâ’at
da böyle söylemisdir) diyor.
Üçyüzotuzdokuzuncu sahîfesinde, (Allah sevgisi olunca, Ona
itâ’at edenleri, Onun Peygamberlerini, sâlih kullarını, Allahın
sevdiklerini
de sevmek lâzım olur) diyor.
O hâlde, Evliyâyı “rahime-hümullahü teâlâ” sevmek, Allah
sevgisinin alâmetidir. Bu sevgisini açıklıyanlara dil uzatılamaz.
Vehhâbî kitâbının da yazdıgı gibi, Allahü teâlânın sevmediklerini
– 89 –
sevmek yasakdır, küfrdür. Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek
lâzımdır
ve îmânın alâmetidir. Ibâdetlerin en üstünü oldugu bildirilen
(hubb-i fillah ve bugd-ı fillah) da bu demekdir. Kâfirler,
müsrikler,
Allahü teâlâyı sevmiyor. Baska seyleri seviyor. Müslimânlar,
Allahü teâlâyı sevdikleri için, Onun sevdigi Peygamberi “sallallahü
aleyhi ve sellem” ve Evliyâyı “rahime-hümullahü teâlâ” seviyorlar.
Vehhâbî kitâbı, bu iki sevgiyi birbirine karısdırıyor. Birincisinin
kötü oldugunu bildiren âyet-i kerîmeleri, ikinci sevgiye de
yaymaga kalkısıyor.
Yetmisiki (Bid’at) fırkasından biri olan (Hâricî)lerden bir kısmı
ve (Vehhâbî)ler, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i serîflere karsı
gelmiyor.
Fekat, ma’nâları açık ve kesin olmayıp, kapalı ve sübheli
olan nassları yanlıs te’vîl ederek, bunlardan yanlıs ma’nâ
anlıyarak,
farzları yapmak ve harâmlardan sakınmak, îmânın parçasıdır
diyorlar. (Mü’min olmak için, hem îmânın altı sartına inanmak,
hem de, islâmiyyete uymak lâzımdır. Bir farzı yapmıyan veyâ bir
harâm isliyen kâfir olur) diyorlar. Bunun için, müslimânlara kâfir
damgasını basıyorlar. Hâlbuki, farzların farz olduklarına ve
harâmların
harâm olduguna inanmak, îmândır. Inanmamak baskadır.
Inanıp da yapmamak baskadır. Bunlar, bu ikisini birbiri ile
karısdırdıkları
için, Ehl-i sünnetden ayrılıyorlar. Fekat, böyle inandıkları
için, kâfir olmazlar. Bid’at ehli, sapık oluyorlar. Fekat, ibâdet
yapmıyan, bir harâm isliyen müslimânlara, nassları te’vîl etmeksizin
kâfir diyenler kâfir olmakdadır. Hadîs-i serîfde, (Bid’at
sâhibini begenmiyenin kalbini, Allahü teâlâ, îmân ile doldurur.
Bid’at sâhibini kötüliyeni, Allahü teâlâ, kıyâmet gününün
korkusundan
korur) buyuruldu.
3 - Kitâbın doksansekizinci ve yüzdördüncü sahîfelerinde, Allahü
teâlâdan baska seylere tapınanların, onları vesîle yapanların
müsrik olduklarını bildiren âyet-i kerîmeleri yazarak:
(Peygamberlerden
ve sâlih kullardan ölmüs veyâ uzakda olanlardan herhangi
bir sözle yardım istiyenler, bu âyetlere göre müsrik olur) diyor.
Biz müslimânlar, Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” kendiliklerinden
birsey yapacaklarına inanmayız. Allahü teâlâ, onları
çok sevdigi için, onların düâ ve hâtırı ile yaratacagına inanırız.
Kullara tapınmak demek, onların sözlerine uyarak, islâmiyyetin
dısına çıkmak, onların sözlerini, kitâb ve sünnetden üstün tutmak
demekdir. Islâmiyyeti emr edenlere uymak, böyle degildir. Buna
uymak, islâmiyyete uymak demekdir. Hayber gazâsında, hazret-i
Alînin “radıyallahü teâlâ anh” gözü agrıyordu. Resûlullah
“sallallahü
aleyhi ve sellem”, mubârek tükrügünü onun gözlerine sürdü
– 90 –
ve düâ eyledi. Gözleri iyi oldu. Peygamberin hâtırı için, Allahü
teâlâ
sifâ ihsân eyledi. Vehhâbî kitâbı da, doksanbirinci sahîfesinde
bunu yazıyor ve Buhârî ile Müslimin haber verdiklerini bildiriyor.
Onsekizinci maddeyi okuyunuz.
4 - Yüzsekizinci sahîfesinde: (Tesavvufcular, sirk ve küfr üzeredir.
Mürîd seyhine tapınıyor. Sa’rânînin kitâbları, bu küfrlerle doludur.
Hüseynin babasının ve çocuklarının ve Sâfi’înin, Ebû Hanîfenin
ve Abdülkâdir-i Geylânînin[1] mezârlarını putlasdırıyorlar.
Onlara tapınıyorlar) diyor.
(Üsûl-ül-erbe’a fî-terdîd-il-vehhâbiyye) kitâbının üçüncü kısmında,
fârisî olarak diyor ki:
Böyle inanan kimse, gâib olan, ya’nî yanında bulunmıyan bir
kimseye, ismini söyliyerek seslenmek büyük sirk olur diyor. Böylece,
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek rûhunun
bile hâzır olacagını düsünerek seslenen kimse müsrik olur
diyor. Yemenli Sevkânî de, (Dürr-ün-nadîd) kitâbında, (Mezârları
büyük bilmek, kabrlere seslenerek, ihtiyâclarını istemek küfr
olur) dedi. Yine o, (Tathîr-ül-i’tikâd) kitâbında da, (Melek,
Peygamber
veyâ Velî de olsa, ölüye yâhud gâib olan diriye böyle seslenen
müsrik olur) diyor. Mezhebsizlerden bir kısmı burada iki
fikr ortaya atmakdadır. Bunlara göre, eger isitecegini düsünmiyerek,
sevdigi için, (yâ Resûlallah!) derse, müsrik olmaz. Eger isitecegine
inanarak söylerse, kâfir olur. Selef-i sâlihînin “rahime-hümullahü
teâlâ” yapdıgı seylere sirk diyen ve müslimânlara müsrik
damgasını basan bu kimseye sorarız: (Gâib olan) sözü ile ne demek
istiyorsun? (Görmedigimiz hersey gâibdir) diyorsan, (yâ Allah)
dememiz de sirk olmakdadır. Çünki bu, Allahü teâlânın Cennetde
görülecegine de inanmamakdadır. Eger, (gâib, yok demekdir)
diyorsan, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve
Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” rûhlarına nasıl yok diyebilirsin.
Rûhların var olduklarını kitâbımızın, ikinci kısmında isbât
etmisdik.
Yok eger, (rûhların var olduklarına ve idrâk ve su’ûr sâhibi
olduklarına, ya’nî anladıklarına, duyduklarına inanırız. Fekat,
tesarruf yapdıklarına inanmayız) derse, bu sözü Allahü teâlâ red
etmekde, (En-nâzi’ât) sûresinin besinci âyetinde, (Güç isleri
yapanlara
yemîn ederim) buyurmakdadır. Tefsîr âlimlerinin çogu
meselâ (Beydâvî tefsîri)[2] [ve bunun Seyhzâde serhi[3] ve tefsîr-i
– 91 –
[1] Abdülkâdir Geylânî 561 [m. 1166] de Bagdâdda vefât etdi.
[2] Abdüllah Beydâvî 685 [m. 1286] da Tebrîzde vefât etdi.
[3] Seyhzâde Muhammed 951 [m. 1544] de vefât etdi.
Azîzî ve Rûh-ul beyân tefsîri, tefsîr-i Hüseynî], bu âyet-i kerîme,
meleklerin ve Evliyâ rûhlarının is yapdıklarını bildirmekdedir
dediler.
Rûh, madde degildir. Bunun için, melekler gibi, Allahü teâlânın
emri ve izni ile, dünyâda is yaparlar. Meleklerin, Allahü teâlânın
izni ile, bu dünyâda, is yapdıkları, yok etdikleri, diriltmek,
öldürmek gibi islerin yapılmasına vâsıta oldukları, Kur’ân-ı kerîmin
çesidli yerlerinde bildirilmisdir. Cin ve seytânlar da, güç seyleri
kolayca yapıyorlar. Süleymân aleyhisselâma, cinnin hizmetlerini
Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. Meselâ Sebe’ sûresinin onüçüncü
âyetinde meâlen, (Cin, Onun her istedigini, kal’a, resm, büyük
kazanlar ve yerinden kaldırılamıyan çanaklar yaparlardı) buyuruyor.
Cin, melekler ve rûhlar kadar olgun ve kuvvetli olmadıgı hâlde,
büyük isler yapıyor. Bu dünyâda, göremedigimiz çok sey var
ki, insan gücünün yetisemedigi isleri yapmakdadırlar. Meselâ, çok
hafîf olan ve göremedigimiz hava, fırtına, kasırga seklinde eserek,
agaçları devirmekde, binâları yıkmakdadır. [Elektrik ve laser
ısınları
ve elektro-magnetik dalgaları, atomlar, gözle, hattâ
ultra-mikroskopla
görülemedikleri hâlde, aklları sasırtan büyük isler yapmakdadır.]
Nazar degmesi, sihr ya’nî büyü ve benzerleri kuvvetleri
göremiyoruz. Hâlbuki, korkunç te’sîrlerini isitmiyen yokdur.
Bütün bunların yapdıklarının yapıcısı, hiç sübhesiz, Allahü
teâlâdır.
Bunlar, Allahü teâlânın yapmasına, yaratmasına sebeb oldukları
için, bunlar yapdı sanıyoruz ve bunlar yapdı diyoruz. Bunların
yapdıgını söylemek, küfr, sirk olmıyor da, Evliyânın rûhları yapıyor
demek niçin sirk olsun? Onlar, Allahü teâlânın izn vermesi ile
ve yaratması ile yapdıkları gibi, Evliyânın rûhları da, Allahü
teâlânın
izn vermesi ile ve yaratması ile yapmakdadır. Onların yapdıklarını
söylemek de, sirk olur denirse, Kur’ân-ı kerîme karsı gelinmis
olur.
Bu kimse, (Cinnin, seytânların ve havanın te’sîr etdiklerini,
Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. Bunun için, onlar yapıyor demek câiz
oluyor. Evliyânın rûhlarının birsey yapdıklarını Kur’ân-ı kerîm
bildirmedigi için, rûhlardan birsey istemek sirk olur) derse,
yukarıda
bildirdigimiz, (En-nâzi’ât) sûresinin besinci âyet-i kerîmesini
unutdun mu deriz. Gözlerinin açılmasını isteyen a’mâya bildirilen
hadîs-i serîfdeki düâ ve çölde yalnız kalanın okumasını emr eden
düâ ve (kabr ziyâret ederken, ölüye selâm veriniz!) emri ve Osmân
bin Huneyfin “radıyallahü teâlâ anh” haber verdigi hâdise, bundan
evvelki kısmda bildirilmisdi. Bunların hepsi ve benzerleri dahâ nice
vesîkalar, gâib olandan ve kabrdekinden yardım istemenin câiz
oldugunu göstermekdedirler. Fekat bu kimse, meshûr ve sahîh
olan bu hadîs-i serîflere daîf veyâ mevdû’ damgasını basıyor. Ehl-i
– 92 –
sünnet âlimlerinin ve tesavvuf büyüklerinin sözlerine de kıymet
vermiyor. Çünki, dört mezhebden birini taklîd etmek sirk, küfr olur
diyor. Meselâ, Gulâm Alî Kusûrî, (Tahkîk-ul-kelâm) kitâbında
(dört mezhebden birini taklîd eden ve Kâdiriyye, Çestiyye ve
Sühreverdiyye
gibi tarîkatlerde bulunan, kâfir ve müsrik ve bid’at ehlidir)
diyor. (Üsûl-ül-erbe’a)dan terceme temâm oldu. Bu kitâb 1346
[m. 1928] de Hindistânda fârisî dili ile yazılmıs, Pâkistânda
basılmıs,
1395 [m. 1975] de Istanbulda ikinci baskısı yapılmısdır. Yazarı,
Imâm-ı Rabbânînin “rahime-hullahü teâlâ” soyundan, Hakîm-ülümmet
hâce Muhammed Hasen Cân sâhibdir “rahmetullahi aleyhim
ecma’în.[1] Bunun (Tarîk-un-necât) kitâbı da (bid’at) fırkalarına
cevâb vermekdedir. Arabî olup, Urdu tercemesi ile birlikde
1350 de Pâkistânda basılmıs, 1396 [m. 1976] da, Istanbulda (Hakîkat
Kitâbevi) tarafından ofset baskısı yapılmısdır.
5 - Yüzonbirinci sahîfesinde: (Lâ ilâhe illallah diyerek, Allahdan
baska seylere tapınmıyanların malı ve cânı harâm olur) hadîs-i
serîfini
yazarak, (Yalnız kelime-i tevhîdi söylemek, insanın kanını ve
malını kurtaramaz. Bugün, kabrlere ve ölülere tapınanlar böyledir.
Bunlar, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen, câhiliyye müsriklerinden dahâ
kötüdür) diyor.
Bazıları da (Müsrikleri nerede bulursanız öldürünüz!) meâlindeki
âyet-i kerîmeyi de ileri sürerek, müslimânları öldürmegi, mallarını
yagma etmegi istiyor. Hurûfîlerin ve câhillerin küfr ve sirk
olan sözlerini yazarak, tesavvufa ve tesavvuf büyüklerine
saldırıyor.
Agaçlara, taslara, mezârlara tapınanlar için olan hadîs-i serîfleri
yazarak, kabr üzerine türbe yapmak, kabr ziyâret etmek sirkdir,
küfrdür diyor.
Tasdan, agaçdan, bilinmiyen mezârdan teberrük elbette sirkdir.
Fekat Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslimât” ve Evliyânın
“rahime-hümullahü teâlâ” kabrlerini ziyâret edip, onların
bereketi ile Allahü teâlâdan feyz ve bereket beklemegi bunlara
benzetmek, ahmaklık ve câhillikdir. Bu yüzden milyonlarca müslimâna
küfr ve sirk damgasını basmak ise, müslimânlar arasında
bölücülükdür.
(Es-Savâık-ul ilâhiyye firreddi alel-vehhâbiyye)nin yazarı, büyük
âlim Süleymân bin Abdülvehhâb-ı Necdî “rahime-hümullahü
teâlâ” Muhammed bin Abdülvehhâbın[2] kardesidir. Kardesinin
– 93 –
[1] Muhammed Hasen Cân Müceddidî 1349 [m. 1930] da vefât etdi.
[2] Muhammed bin Abdülvehhâb 1206 [m. 1791] de Der’ıyyede öldü.
ingilizlerle isbirligi yaparak, ortaya çıkardıgı (Vehhâbîlik)
yolunun
hatâlı oldugunu vesîkalarla isbât etmekdedir. Kırkdördüncü
sahîfesinde
diyor ki:
Yolunuzun bozuk oldugunu gösteren vesîkalardan biri de, (Sahîhayn)
denilen iki dogru hadîs kitâbında, ya’nî (Buhârî) ve (Müslim)
kitâblarında bildirilen hadîs-i serîfdir. Bu hadîs-i serîfi
bildiren,
Ukbe bin Âmir “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, minbere çıkdı. Kendisini minber üzerinde
son görüsüm bu idi. (Benden sonra, müsrik olmanızdan korkmıyorum.
Dünyâya düskün olarak, birbirinizi öldürmenizden, böylece,
geçmis kavmler gibi, helâk olmanızdan korkuyorum) buyurdu).
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kıyâmet gününe kadar
ümmetinin basına gelecek olan seylerin hepsini haber vermisdir.
Yukarıdaki sahîh hadîs-i serîf, ümmetinin putlara tapmıyacagını,
bundan emîn oldugunu haber vermekdedir. Bu hadîs-i serîf,
bid’at yolunu temelinden yıkmakdadır. Çünki vehhâbî kitâbı, ümmet-
i Muhammedin hepsinin putlara tapdıklarını, islâm memleketlerinin
putlarla dolu oldugunu, türbelerin puthâne olduklarını
söyliyor. Türbelerden yardım, sefâ’at istiyenlerin kâfir olduklarına
inanmıyanlar da kâfirdir diyor. Hâlbuki, müslimânlar asrlar boyunca
kabrleri ziyârete gitmis, Evliyâya tevessül ve istigâse eylemisdir.
Böyle yapanlara hiçbir islâm âlimi müsrik dememis, müslimân
olarak tanımıslardır.
Süâl: Bir hadîs-i serîfde, (Basınıza gelecekler arasında en çok
korkdugum sey sirkdir) buyuruldu. Buna ne dersiniz?
Cevâb: Bu hadîs-i serîfin (Sirk-i asgar)ı bildirdigi, diger hadîs-i
serîflerden anlasılmakdadır. Seddâd bin Evs ve Ebû Hüreyre ve
Mahmûd bin Lebîbden “radıyallahü teâlâ anhüm” gelen böyle hadîs-
i serîflerin hepsi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”,
ümmetine sirk-i asgarın gelmesinden korkdugunu bildiriyorlar.
Hadîs-i serîflerde bildirildigi gibi olmus, müslimânların çogu
sirk-i
asgara yakalanmıslardır. Siz, bu sirk-i asgara sirk-i ekber
diyorsunuz.
Böylece müslimânları tekfîr ediyorsunuz. Müslimânlara kâfir
demiyen mü’minlere de, kâfir damgasını basıyorsunuz. (Es-Savâık-
ul-ilâhiyye)den terceme temâm oldu. Bu kitâb ilk olarak binüçyüzaltı
(1306) hicrî senesinde Bagdâdda, (Nuhbet-ül-ahbâr) matba’asında
basılmıs, 1395 [m. 1975] de Istanbulda, (Hakîkat Kitâbevi)
tarafından ofset ile ikinci baskısı yapılmısdır.
(Hadîka)nın dörtyüzellibirinci sahîfesinde, (Ey insanlar! Çok
gizli olan sirkden sakınınız!) hadîs-i serîfini açıklarken,
buyuruyor
ki, (Bu sirk, yalnız sebebleri görmek, Allahü teâlânın yaratdıgını
– 94 –
düsünmemekdir. Isleri sebeblerin yapdıgına inanmak, Allahü teâlâya
serîk yapmak olur. Görünen, düsünülen seyleri serîk yapmaga
(Sirk-i celî), [ya’nî açık sirk] denir. Ser’an, aklen ve âdet ile
sebeb
olan seylerin yapdıgına inanmaga (Sirk-i hafî), [ya’nî gizli sirk]
denir). Abdülhak-ı Dehlevî “rahmetullahi aleyh”,[1]
(Esi’at-ül-leme’ât)
hadîs kitâbının birinci cild ellinci sahîfesinde diyor ki, (Putlara
tapmaga (Sirk-i ekber) denir. Küfr olan sirk budur. Riyâ ile,
[ya’nî gösteris için] ibâdet, iyilik yapmaga (Sirk-i asgar) denir.
Bu
küçük sirk küfr degildir). Bu sirklerin ikisi de sirk-i celîdir.
(Hadîka)dan aldıgımız, yukarıda yazılı hadîs-i serîfde, rûhlardan
ve ölülerden birsey istemege sirk denmiyor. Görünen veyâ görünmiyen
seylerden ve insanlardan birsey isterken, ya’nî sebeblere
yapısırken, bu isi sebeblerin yapdıgına inanmaga sirk deniyor.
Kısacası, sebeblere yapısmak sünnetdir. Sebeblerin yapdıgına
inanmak sirkdir. Sebebler birsey yapamaz, Allahü teâlânın
yaratmasına
sebeb olurlar. Isleri yapan sebebler degildir, Allahü teâlâdır.
Canlı veyâ cansız, herhangi bir sebebin, her istedigini
yapabilecegine,
ya’nî yaratacagına inanmak, onu Allahü teâlâya serîk
yapmak olur. Bu inançla, ondan birsey istemek, ona ibâdet etmek
olur. Sebebin yaratacagına inanmayıp, sebebe yapısınca, Allahü
teâlânın yaratacagına inanmak, sebebe tapınmak olmaz. Sebebe
yapısmak olur. Müslimânlar, dirilerden, ölülerden ve görünenlerden
ve görünmiyenlerden bir dilekde bulundukları zemân, bunların
her istediklerini kendilerinin yapacaklarına inanmıyorlar. Sebebe
yapısınca, dileklerini, Allahü teâlâdan bekliyorlar. Allahü teâlânın
yaratacagına inanıyorlar. Bunun için, müslimânların rûhlardan
ve ölülerden birsey istemeleri, bunlara tapınmak, onları
ma’bûd yapmak olmaz. Allahü teâlâ, herseyi sebeb ile yaratıyor.
Sebeblere yapısmamızı emr ediyor. Bunun için dileklerimize kavusmak
için, bunların sebeblerine yapısıyoruz. Sebeblere yapısmamız
sirk olmıyor. Günâh olmıyor. Fekat sebeblerden beklemek,
sirk oluyor. Her istediklerini yapabileceklerine inanarak onlardan
beklemek, sirk-i ekber oluyor. Allahü teâlânın verdigi kuvvet ile
yapacaklarına inanmak, sirk-i hafî oluyor. Sebeblerden beklemeyip,
onların yapacaklarına inanmayıp, yalnız Allahü teâlânın yaratacagına
inanarak, dilegi yalnız Allahdan beklemek, müslimânlık
oluyor. Islâm dînine uymak oluyor. Müslimânların ölülerden ve
rûhlardan dilekde bulunmaları böyledir. Böyle mesrû’ dilekde
bulunmaga
(Tevessül) ve (Istigâse) denilmekdedir.
– 95 –
[1] Abdülhak Dehlevî 1052 [m. 1642] de vefât etdi.
Ölüden veyâ diriden dilekde bulunanın, ibâdet mi, yoksa tevessül
mü yapdıgını, ya’nî niyyetinin ne oldugunu anlamak için, dilekde
bulunurken islâmiyyetin dısına çıkıp çıkmadıgına bakılır.
Islâmiyyetin
dısına çıkıyorsa ya’nî onun gönlünü hos etmek için, harâm
isliyor veyâ farzı yapmıyorsa, ona tapındıgı anlasılır. Görülüyor
ki,
diriden dilekde bulunurken, onun gönlünü hos etmek için,
islâmiyyetin
dısına çıkan vehhâbîler, müsrik olmakdadırlar. Islâmiyyetin
dısına çıkmadan tevessül eden müslimânlar ise, Allahü teâlânın
emrini yapmakda, ya’nî sebebe yapısmakdadırlar. Bunlara müsrik
diyenlerden te’vîli olmıyanları kâfir olur. Insan, kendi nefsinin
isteklerine,
ya’nî sehvetlerine kavusmak için islâmiyyetin dısına çıkarsa,
nefsine tapınmıs olur. Fekat nefse tapınmaga, dînimiz sirk
dememisdir. Ya’nî bunlar kâfir degil, fâsık olurlar.
6 - Kitâbının yüzkırkikinci sahîfesinde: (Eshâb ve onlardan sonra
gelenler, Peygamberden baska, kimse ile bereketlenmedi. Peygambere
mahsûs olan seylerde, kimse ona ortak olamaz) diyor.
Bu da, yazarın yalanlarından biridir. Hazret-i Ömer, yagmur
düâsına çıkarken, hazret-i Abbâs ile bereketlendi. Bunu
yirmidördüncü
maddede uzun bildirdik. Lütfen oradan okuyunuz! Islâm
âlimleri, Resûlullaha mahsûs olan seyleri uzun yazmıslardır. Meselâ,
(Mevâhib-i ledünniyye) tercemesinde vardır. Bu kitâbların
hiçbiri, Resûlullahla “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bereketlenmek,
yalnız ona mahsûsdur. Baskaları ile bereketlenmek câiz
olmaz dememislerdir. Baskaları ile de bereketlenildigini
bildirmislerdir.
Allahü teâlânın sevdigi kullarının kabrlerini ziyâret
ederek, onlardan bereketlenmegi, Lât ve Uzzâ putlarına tapınmaga
benzetmek, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i serîflere iftirâ etmekdir.
Hadîs-i serîfde, (Kur’ân-ı kerîme yanlıs ma’nâ veren kâfir olur)
buyuruldu. Kitâbın müellifi, ma’nâları sübheli olan âyet-i
kerîmelere
yanlıs ma’nâ vererek, Ehl-i islâma müsrik diyor.
7 - Yüzyirmialtıncı sahîfesinde: (Görülüyor ki, tesavvufun
baslangıcı,
Hind yehûdîlerinin bir oyunudur. Eski yunanlılardan alınmısdır.
Böylece, islâmiyyeti fırkalara ayırdılar, parçaladılar) diyor.
Pâkistânlı Mevdûdî[1] adındaki mezhebsiz birisi de, (Islâmda
Ihyâ Hareketleri) kitâbında, yukarıdaki yazıları yaymakdadır. Sapık
kimseler, isteklerine kavusmak, çıkarlarını saglamak için, insanlar
arasında deger tasıyan kılıklara giriyorlar. Aklı ve bilgisi
olan, böyle bozuk kimseleri hemen anlar. Bunları iyilerden ayırır.
Fekat câhiller, bunları dogru sanır. Tesavvufcu kılıgına girmis bo-
– 96 –
[1] Mevdûdî 1399 [m. 1979] da öldü.
zuk kimseleri de tesavvufcu sanarak, tesavvuf büyüklerini de bunlar
gibi sanır. Bu yüzden, tesavvuf büyüklerini de kötülemege kalkısır.
Müslimânlar dogruyu igriden ayırabilmeli, tesavvuf büyüklerine
dil uzatmamalıdır.
Tesavvuf bilgilerinin mütehassısı, zemânının büyük âlimi, Evliyânın
önderi, imâm-ı Muhammed Ma’sûm Fârûkî “rahmetullahi
aleyh”[1] (Mektûbât) kitâbının ikinci cildi ellidokuzuncu mektûbunda
buyuruyor ki:
Sûrî ve ma’nevî kemâlâtın hepsi, Muhammed Resûlullahdan
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” alınmısdır. Sûrî olan emrler,
yasaklar,
mezheb imâmlarımızın kitâbları ile bizlere gelmisdir. Kalbin,
rûhun gizli bilgileri de, tesavvuf büyükleri[nin kalbleri] yolu
ile gelmisdir. Ebû Hüreyrenin “radıyallahü anh”, (Resûlullahdan
“sallallahü aleyhi ve sellem” iki kap doldurdum. Birisini sizlere
açıkladım. Ikincisini açıklamıs olsam, beni öldürürsünüz) buyurdugu,
Buhârîde yazılıdır. Yine Buhârî bildiriyor ki, Ömer “radıyallahü
anh” vefât edince, oglu Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh”,
ilmin onda dokuzu öldü, dedi. Yanında bulunanların, bu söze
sasdıklarını
görünce, Allahı tanımak ilmini söyledim. Fıkh bilgilerini
söylemek istemedim dedi. Tesavvuf yollarının hepsi, Resûlullahdan
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmekdedir. Tesavvuf büyükleri,
her asrda bulunmus olan rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek kalbinden saçılan ma’rifetlere
kavusmuslardır. Tesavvuf ne yehûdîlerin, ne de tesavvufcuların
uydurması degildir. Evet, tesavvuf yolunda hâsıl olan seyleri
bildiren, (fenâ, bekâ, cezbe, sülûk, seyr-i ilallah) gibi ismler,
tesavvuf büyükleri tarafından konulmusdur. (Nefehât) kitâbında
diyor ki, (fenâ) ve (bekâ) kelimelerini ilk söyliyen Ebû
Sa’îd-ilharrâz
“rahmetullahi teâlâ aleyh”[2] olmusdur. Tesavvuf ma’rifetleri
Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmekdedir.
Bunların ismleri sonradan konulmusdur. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” Peygamber oldugu bildirilmeden önce,
kalb ile zikr etmekde oldugunu, kitâblar yazmakdadır. Allahü teâlâya
teveccüh, nefy ve isbât ve murâkaba, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” zemânında da vardı. Eshâb-ı kirâm
“radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” zemânında da vardı. Resûlullahdan
“sallallahü aleyhi ve sellem” böyle ismler isitilmedi ise de,
çok zemân konusmaması, bu hâllerinin bulundugunu göstermek-
– 97 – Kıyâmet ve Âhıret - F:7
[1] Muhammed Ma’sûm 1079 [m. 1668] de Serhendde vefât etdi.
[2] Ebû Sa’îd Ahmed Harrâz 277 [m. 890] da Bagdâdda vefât etdi.
dedir. (Biraz tefekkür bin sene ibâdetden dahâ hayrlıdır)
buyurmusdur.
Tefekkür, bâtıl düsünceleri bırakıp, hakkı düsünmek demekdir.
Tesavvufcuların, (Kelime-i tevhîd) ile zikr etmelerini, Hızır
“aleyhisselâm” Abdülhâlık-ı Goncdüvânîye “rahmetullahi
aleyh”[1] ögretdi.
Süâl: Tesavvuf ma’rifetlerinin hepsi Resûlullahdan geldigine
göre, aralarında ayrılık olmamalı idi. Hâlbuki, tesavvuf yolları
çesidlidir.
Hepsinin hâlleri ve ma’rifetleri baskadır?
Cevâb: Bu ayrılıga sebeb, insanların isti’dâdlarının ve bulundukları
sartların baska olmasıdır. Meselâ, bir hastalıgın ilâcı bellidir.
Fekat, hastalara göre, hastalıgın seyri ve tedâvîsi degismekdedir.
Bir insanın çesidli fotografcıda çekdirdigi resmlerinin baska
baska olmaları gibidir. Her kemâl, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi
ve sellem” alınmısdır. Alıs kuvvetine ve sekline göre ufak
ayrılıklar
olmusdur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de,
ma’rifetleri, gizli bilgileri, Eshâbına baska baska sunardı. Nitekim
hadîs-i serîfinde, (Herkese, anlıyabilecegi kadar söyleyiniz!)
buyurmusdur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû
Bekr ile ince bilgiler konusuyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince,
sözü degisdirdi. Sonra, hazret-i Osmân gelince, yine degisdirdi.
Hazret-i Alî gelince dahâ baska konusdu. Herbirinin isti’dâdına,
yaratılısına göre, baska baska konusdu “radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în”.
Bütün tesavvuf yolları, imâm-ı Ca’fer Sâdık “rahmetullahi teâlâ
aleyh”[2] hazretlerinde birlesmekdedir. Imâm-ı Ca’fer Sâdık da, iki
yoldan, Resûlullaha baglıdır. Birisi, babalarının yolu olup,
hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” vâsıtası ile Resûlullaha baglıdır.
Ikincisi,
anasının babalarının yolu olup, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” vâsıtası ile Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”
baglanmakdadır. Imâm-ı Ca’fer Sâdık “rahmetullahi teâlâ
aleyh” hem ana tarafından Ebû Bekr-i Sıddîk soyundan oldugu
için, hem de, onun vâsıtası ile Resûlullahdan feyz almıs oldugu
için, (Ebû Bekr-i Sıddîk, beni iki hayâta kavusdurmusdur) buyurdu.
Imâm-ı Ca’fer Sâdıkda bulunan bu iki feyz ve ma’rifet yolu,
birbirleri ile karısmıs degildir. Imâm hazretlerinden Ahrâriyye
büyüklerine,
hazret-i Ebû Bekr yolu ile, öteki silsilelere ise, hazret-i
Alî yolu ile feyz gelmekdedir.
– 98 –
[1] Abdülhâlık 575 [m. 1180] de Buhârâda vefât etdi.
[2] Ca’fer Sâdık 148 [m. 765] de Medînede vefât etdi.
[Kitâbın, yüzyirmiikinci sahîfesinde: (Resûlullah, Tebük gazvesinden
dönerken, münâfıkların ismlerini Huzeyfe-tebnil-Yemâna
bildirdi. Huzeyfe, fitne çıkmasın diye bunların ismlerini kimseye
söylemedi. Yoksa, tesavvufcu sapıklarının dedikleri gibi, Huzeyfede
gizli din bilgileri yokdu. Çünki, islâm açıkdır. Gizli bilgiler
yokdur)
diyor. Tesavvuf bilgilerinin, yehûdî düzmesi, uydurma seyler
oldugunu anlatmak istiyor. Otuzuncu sahîfesinde ise: (Resûlullahın
Mu’âz bin Cebele söyledigi din bilgisini, Eshâbın çogu bilmiyordu.
Çünki Resûlullah, Mu’âza bunları kimseye söyleme demisdi.
Bir maslahat, bir fâide için, ilmi saklamak câiz oldugu buradan
anlasılmakdadır) diyor.
Görülüyor ki, kitâbın yazıları birbirini tutmamakdadır. Besyüz
sahîfelik kitâbın heryeri böyle uygunsuz yazılarla doludur. Yüzlerce
âyet-i kerîme, binlerce hadîs-i serîf yazarak, herbirine kendine
göre ma’nâlar verip, okuyanları, dogru yoldan sapdırmaga
çalısmakdadır].
Muhammed Ma’sûm “rahmetullahi aleyh”, ikinci cildin altmısbirinci
mektûbunda buyuruyor ki: Bu dünyâda en kıymetli ve en
fâideli sey, Allahü teâlânın ma’rifetine kavusmakdır. Ya’nî Onu
tanımakdır. Allahü teâlâyı tanımak iki dürlü olur. Biri, Ehl-i
sünnet
âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ”, kitâblarında bildirdikleri
gibi tanımakdır. Ikincisi, tesavvuf büyüklerinin tanımalarıdır.
Birinci tanımak, inceleme ve düsünme ile olur. Ikincisi, kalbin kesf
ve sühûdü ile olur. Birincisinde ilm vardır. Ilm ise, akl ve zekâdan
dogar. Ikincisinde hâl vardır. Hâl ise, asldan, özden dogar.
Birincisinde,
âlimin varlıgı aradadır. Ikincisinde, ârifin varlıgı aradan kalkar.
Çünki, birseye ârif olmak, o seyde yok olmak demekdir.
Nazm:
Yakın olmak, inip çıkmak degildir,
Hakka yaklasmak, yok olmak demekdir!
Birincisi (Ilm-i husûlî) iledir. Ikincisi (ilm-i hudûrî) iledir.
Birincisinde,
nefs, azgınlıgından vazgeçmemisdir. Ikincisinde, nefs
yok olmus, hep Hak iledir. Birincisinde îmân, îmânın sûretidir.
Ibâdetler, ibâdetlerin sûretidir. Çünki nefs, îmâna gelmemisdir.
Hadîs-i kudsîde, (Nefsine düsmanlık et! O, bana düsmanlık
etmekdedir)
buyuruldu. Buradaki kalbin îmânına, (Mecâzî îmân)
denilir. Bu îmân, gidebilir. Ikincisinde, insanın varlıgı kalmadıgı
için ve nefs de îmâna geldigi için, bu îmân, yok olmakdan
korunmusdur.
Buna (Hakîkî îmân) denir. Burada yapılan ibâdetler de,
hakîkî olur. Mecâz yok olabilir. Hakîkat yok olmaz. Hadîs-i serîfde,
(Yâ Rabbî! Senden, sonu küfr olmıyan îmân istiyorum) buyu-
– 99 –
rulması ve Nisâ sûresi, yüzotuzaltıncı âyetinde meâlen, (Ey îmân
sâhibleri! Allaha ve Resûlüne îmân ediniz!) emr olunması, bu hakîkî
îmânı göstermekdedir. Imâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahimehullahü
teâlâ” bu ma’rifete kavusabilmek için, ilm ve ictihâdda pek
yüksek derecede oldugu hâlde, Bisr-i Hâfînin “rahime-hullahü teâlâ”
hizmetine kosmusdur. Bisr-i Hâfînin yanından niçin ayrılmıyorsun
dediklerinde, (Allahı benden dahâ iyi tanımakdadır) demisdir.
[Kitâbın, yüzondokuzuncu sahîfesinde diyor ki, imâm-ı Ahmed
bin Muhammed bin Hanbelin soyu, Nizâr bin Me’adda, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlesmekdedir. Fıkh ve
hadîsde
zemânın en üstün âlimi idi. Vera’ ve sünnete uymakda pek
ileri idi. Yüzaltmısdört [164] senesinde Bagdâdda tevellüd,
ikiyüzkırkbir
241 [m. 855] de orada vefât etdi. Bisr-i Hâfî hazretleri yüzellide
[150] tevellüd, ikiyüzyirmiyedide [227] vefât etdi. Ferîdüddîn-
i Attâr “rahime-hullahü teâlâ” fârisî (Tezkire-tül-Evliyâ)da diyor
ki, Ahmed bin Hanbel, çok mesâyıhın sohbetinde bulundu.
Zünnûn-i Mısrî ve Bisr-i Hâfî bunlardandır. Bir hanım, kötürüm
olmusdu. Çocugunu imâm-ı Ahmede gönderip düâ etmesini diledi.
Imâm abdest alıp nemâz kıldı. Düâ eyledi. Çocuk evine gelince,
annesi kapıya gelip oglunu karsıladı. Imâm-ı Ahmedin düâsı bereketi
ile iyi oldu].
Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” ömrünün son
yıllarında, ictihâdı bırakdı. Iki sene Ca’fer Sâdık “rahime-hullahü
teâlâ” hazretlerinin sohbetinde bulundu. Sebebini sorduklarında,
(Bu iki sene olmasaydı, Nu’mân helâk olurdu) buyurdu. Her iki
imâm, ilmde ve ibâdetde son derece ileri oldukları hâlde, tesavvuf
büyüklerinin yanına giderek, ma’rifet ve bunun meyvesi olan (hakîkî
îmân) edindiler. Ictihâddan dahâ kıymetli ibâdet olur mu?
Ders vermekden, islâmiyyeti yaymakdan dahâ üstün amel olur
mu? Bunları bırakıp, tesavvuf büyüklerinin hizmetlerine sarıldılar.
Böylece ma’rifete kavusdular.
Amellerin, ibâdetlerin kıymeti, îmânın derecesi ile ölçülür.
Ibâdetlerin parlaklıgı, ihlâsın mikdârına baglıdır. Îmân ne kadar
kâmil ise, ihlâs o kadar çok olur. Ameller de, o kadar çok nûrlu
olur ve kabûl edilir. Îmânın kâmil olması ve ihlâsın temâm olması,
ma’rifete baglıdır. Ma’rifet ve hakîkî îmân, fenâ hâsıl olmasına
ve ölmeden önce olan ölmege baglı oldugu için, fenâsı çok olanın
îmânı dahâ kâmil olur. Bunun içindir ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın
“radıyallahü
anh” îmânının, bütün ümmetin îmânlarından üstün oldugu
hadîs-i serîfde bildirilmisdir. (Ebû Bekrin îmânı, bütün üm-
– 100 –
metimin îmânı ile dartılsa, Ebû Bekrin îmânı dahâ üstün olur)
buyurulmusdur.
Çünki o, fenâda bütün ümmetden dahâ ileridedir.
(Yer yüzünde, yürüyen ölü görmek istiyen, Ebû Kuhâfenin ogluna
baksın!) hadîs-i serîfi, bunu göstermekdedir. Eshâb-ı kirâmın
“radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” hepsi fenâ makâmına kavusmusdu.
Bu hadîs-i serîfde, yalnız Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü
anh” fenâsının seçilmesi, bunun fenâ derecesinin çok yüksek oldugunu
göstermekdedir. Altmısbirinci mektûbdan terceme burada
temâm oldu.
Imâm-ı Muhammed Ma’sûm “rahime-hullahü teâlâ” ikinci cildin,
yüzaltıncı mektûbunda buyuruyor ki: (Lâ ilâhe illallah) güzel
sözünü çok söyleyiniz! Bu zikri, kalb ile birlikde yapınız. Bu
mubârek
söz, kalbin temizlenmesinde pek fâidelidir. Bu güzel sözün yarısı
söylenince, Allahdan baska hersey yok edilmis olur. Geri kalan
yarısı söylenince de, hak olan ma’bûdün varlıgı bildirilmis olur.
Tesavvuf
yolunda ilerlemek de, bu ikisine kavusmak içindir. Hadîs-i
serîfde, (Sözlerin en kıymetlisi, Lâ ilâhe illallah demekdir)
buyuruldu.
Çok kimse ile görüsmeyiniz. Çok ibâdet yapınız. Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetlerine sıkı sarılınız!
Bid’atlerden
ve bid’at sâhiblerinden ve günâh islemekden çok sakınınız!
Iyi isleri, iyiler de, kötüler de yapabilir. Fekat kötülüklerden
yalnız
sıddîklar sakınır.
Halâldan olan çok kıymetli elbiseler giymek, tesavvuf yolcularına
zarar verir mi diyorsunuz. Fenâ derecesine kavusup, kalbinin,
Allahdan baska, hiçbirseye baglılıgı kalmıyan kimsenin elinde,
üstünde
olan seyler, onun kalbinin, zikr etmesine mâni’ olmaz. Onun
kalbinin, dıs organları ile ilgisi kalmamısdır. Uyku bile, kalbinin
zikretmesine mâni’ degildir. Fenâ makâmına varamamıs olan böyle
degildir. Bunun zâhir organları, kalbi ile ilgilidir. Fekat bunun
da yeni, kıymetli elbisesi, kalbinin çalısmasına mâni’ olur
denilemez.
Din büyükleri, Ehl-i beyt imâmları, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe
ve Abdülkâdir-i Geylânî “rahime-hümullahü teâlâ”, çok kıymetli
elbise giymislerdir. (Hazâne-türrivâye) ve (Metâlib-ülmü’minîn)
ve (Zahîre) kitâbları, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” bin dirhem gümüs kıymetinde cübbe giydigini bildiriyorlar.
Dört bin dirhem gümüs degerinde cübbe ile nemâz kıldıgı görülmüsdür.
Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” talebesine
yeni ve kıymetli elbise giymelerini söylerdi. Ebû Sa’îd-i
Hudriye “radıyallahü teâlâ anh”[1] soruldu ki, yimekde, içmekde
– 101 –
[1] Ebû Sa’îd-i Hudrî 64 [m. 683] de Istanbulda vefât etdi.
ve giyinmekde olan bu degisikliklere ve yeniliklere ne dersiniz?
Halâl para ile olur ve gösteris ve riyâ için olmazsa, hepsi Allahü
teâlânın
ihsân etdigi ni’metleri göstermekdir, buyurdu.
Allahdan baska birseyi sevmek iki dürlü olur: Birincisi, bir
mahlûku kalb ile ve beden ile birlikde sevmek, ona kavusmak
istemekdir.
Câhillerin sevmeleri böyledir. Tesavvuf yolunda çalısmak,
kalbi bu sevmekden kurtarmak içindir. Böylece, kalbde yalnız Allah
sevgisi kalır. Insan, sirk-i hafîden kurtulur. Görülüyor ki
tesavvuf,
insanı sirk-i hafîden kurtarmak içindir. (Ey îmân sâhibleri!
Îmân ediniz!) meâlindeki âyet-i kerîmede emr olunan îmâna kavusmak
içindir. En’am sûresinin yüzyirminci âyet-i kerîmesindeki,
(Organlarla açıkça islenen ve kalb ile yapılan günâhları terk edin!)
meâlindeki emr, kalbi Allahü teâlâdan baska seylere baglılıklardan
kurtarmak lâzım oldugunu göstermekdedir. Allahdan baskasına
tutulmus olan bir gönülden ne iyilik gelir? Allahü teâlâdan
baskasını
özliyen bir rûhun Allah yanında hiç kıymeti ve ehemmiyyeti
yokdur.
Sevginin ikincisi, yalnız organların sevmesi, istemesidir. Kalb
ve rûh, Allahü teâlâya baglanmısdır. Ondan baska hiçbirsey
bilmezler.
Böyle olan sevgiye (Meyl-i tabî’î), iç güdü denir. Bu sevgi,
yalnız bedenin sevmesidir. Kalbe, rûha bulasmamısdır. Bu sevgi,
bedendeki maddelerin ve enerjinin özelliklerinden, ihtiyâclarından
ileri gelmekdedir. Fenâya ve bekâya kavusanlarda ve yüksek
derecelerdeki Evliyâda “rahime-hümullahü teâlâ” mahlûklara
karsı bu sevgi bulunabilir. Hattâ hepsinde vardır. Resûlullah
“sallallahü
aleyhi ve sellem” serin ve tatlı içmegi severdi. (Dünyânızdan
üç sey bana sevdirildi) hadîs-i serîfini herkes isitmisdir. (Semâil)
kitâbları diyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
(Bürd-i yemânî) denilen pamuk ve ketenden yapılmıs elbiseyi severdi.
Nefs, fenâ ile sereflenince ve itmînâna kavusunca, kalb, rûh, sır
ve hafî ve ahfâ denilen bes latîfe gibi olur. Nefs böyle olunca,
yalnız
bedendeki maddelerin ve ısı ve hareket enerjisinin kötü isteklerine
karsı cihâd edilir. (His organları ile duyulan duygular, temiz
kalblere ve temizlenmis nefslere de te’sîr eder) buyuruldu.
Baskalarına
te’sîrini, bu hadîs-i serîfden anlamalı.
Bid’at sâhibi olanın ve rüsvet yiyenin ve baskasının hakkını
alanın ve günâh isliyenin evine gitmek, onun verdigini yimek câiz
olur mu diyorsunuz? Gitmemek ve yimemek iyi olur. Hattâ, tesavvuf
yolunda olanlar için, bundan sakınmak lâzımdır. Zarûret
olunca, câiz olur. Harâm oldugu bilinen seyi yimek harâmdır. Ha-
– 102 –
lâl oldugu bilineni yimek halâldir. Bilinmiyorsa, sübheli ise,
yimemek
iyi olur.
Süâl: Tesavvuf bid’at mıdır? Yehûdîlerin uydurması mıdır?
Cevâb: Allahü teâlâyı tanımaga çalısmak, bunun için, tesavvuf
yolunu bilen ve gösteren bir Rehber aramak ve ona uymak,
islâmiyyetin
emrlerindendir. Allahü teâlâ, (Ona kavusmak için vesîle
arayınız!) buyurdu. Talebenin Mürsidden feyz ve ma’rifet alması,
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânından bu zemâna
kadar yapılagelen ve her müslimânın bildigi birseydir. Tesavvuf
büyüklerinin sonradan ortaya çıkardıgı birsey degildir. Her Mürsid
kendisini yetisdiren kâmile baglanmısdır. Bu baglanısları,
Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kadar uzanmakdadır.
Ahrâriyye[1] büyüklerinin baglantı dizisi, Resûlullaha, hazret-i
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile ulasmakdadır. Baska yolların
dizisi ise, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ile ulasmakdadır.
Buna bid’at denilebilir mi? Evet, mürsid, mürîd gibi ismler,
sonradan
çıkdı. Fekat kelimelerin, ismlerin degeri yokdur. Bu ismler olmasa
da, ma’nâları ve kalblerin baglılıgı yine vardır. (Vehhâbî kitâbı
da, kelimelere bakılmaz. Ma’nâlara bakılır demekdedir). Tesavvuf
yollarının ortak olan temel isi, zikr yapmasını ögretmekdir.
Bu ise, dinimizin emr etdigi birseydir. Sessiz zikr etmek, sesle
yapmakdan
dahâ kıymetlidir. Hadîs-i serîfde, (Hafaza meleklerinin
isitmedigi zikr, hafazanın isitdigi zikrden yetmis kat dahâ
kıymetlidir)
buyuruldu. Hadîs-i serîfde övülen zikr, kalb ile ve öteki
latîfelerle
yapılan zikrdir. Resûlullahın, Peygamber oldugu kendisine
bildirilmeden önce, kalb ile zikr yapdıgı, kıymetli kitâblarda
yazılıdır.
Tesavvuf bilgilerine bid’at demek ve yehûdî uydurması demek,
(Buhârî) hadîs kitâbını ve (Hidâye) fıkh kitâbını okumak
bid’atdır demege benzer. Yüzaltıncı mektûbdan terceme burada
temâm oldu.
Muhammed Ma’sûm Fârûkî “rahime-hullahü teâlâ”, (Mektûbât)
kitâbında, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbunda diyor ki, (Hâcegân)
denilen Tesavvuf yolunun reîsi, Abdülhâlık-ı Goncdüvânîdir
“rahime-hullahü teâlâ”. Bu yoldaki Kayyûmiyyet cezbesi, kendisine
hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan “radıyallahü teâlâ anh” gelmisdir.
Kendisi de, bu cezbeyi elde etmek yolunu bildirdi. Bu yola
(Vükûf-ı adedi) denir ki, (Zikr-i hafî)den ibâretdir. Bu da,
hazret-i
Ebû Bekrden gelmekdedir. (Cezbe-i ma’ıyyet) denilen ikinci yol
ise, Behâüddîn-i Buhârîden “rahime-hullahü teâlâ” baslamakda-
– 103 –
[1] Ubeydullah-ı Ahrâr 895 [m. 1490] da Semerkandda vefât etdi.
dır. Zemânının kutbu olan Alâüddîn-i Attâr “rahmetullahi
aleyh”,[1] bu cezbenin hâsıl olması sartlarını koydu. Bu sartlara
(Tarîka-
i Alâiyye) denildi. En yakın olan [az zemânda kavusduran]
yolun, Alâiyye oldugu bildirilmisdir.
[Alâüddîn-i Attârın talebesinden olan Ubeydüllah-i Ahrâr “rahime-
hullahü teâlâ”, hocasının yolunu yaydıgı için (Ahrâriyye) de
denildi.]
Muhammed Ma’sûm “rahime-hullahü teâlâ”, ikinci cildin
yüzellisekizinci
mektûbunda buyuruyor ki, se’âdetin bası, iki seye kavusmakdır.
Birincisi, Bâtının (ya’nî kalbin) mahlûklara düskün olmakdan
kurtulmasıdır. Ikincisi, Zâhirin (ya’nî bedenin) (Ahkâm-ı
islâmiyye)ye sarılmakla süslenmesidir. Bu iki ni’mete kavusmak,
tesavvuf ehlinin sohbetinde kolay nasîb olur. Baska yoldan kavusmak
güçdür. Islâmiyyete tam yapısabilmek ve ibâdetleri kolay yapabilmek
ve yasak olunanlardan sakınabilmek için, nefsin fânî olması,
(teslîm olması) lâzımdır. Nefs, azgın olarak ve âsî olarak ve
kendini begenici olarak yaratılmısdır. Bu kötülüklerden
kurtulmadıkça,
islâmiyyetin hakîkati hâsıl olamaz. Teslîmden, itmînândan
önce, islâmiyyetin sûreti, görünüsü vardır. Nefsin itmînânından
sonra, islâmiyyetin hakîkati hâsıl olur. Sûret ile hakîkat
arasındaki
fark, yerle gök arasındaki fark gibidir. Sûret ehli, islâmiyyetin
sûretine,
hakîkat ehli de, islâmiyyetin hakîkatine kavusur. Avâmın
(ya’nî câhillerin) îmânına (Îmân-ı mecâzî) denir. Bu îmân,
bozulabilir
ve yok olabilir. Havâsın (ya’nî hakîkat ehlinin) îmânları zevâlden
ve halelden mahfûzdur. Nisâ sûresinin yüzotuzbesinci âyetinde,
(Ey îmân edenler! Allaha ve Onun Peygamberine îmân ediniz!)
meâlindeki emr, bu hakîkî îmânı göstermekdedir.
Muhammed Ma’sûm “rahime-hullahü teâlâ”, üçüncü cildin
onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, câhillerin, (Hersey odur. Allah
kelimesi, herseyin adıdır. Zeyd isminin bir insanı göstermesi
gibidir. Hâlbuki, her uzvunun ayrı ismleri vardır. O hâlde Zeyd,
nerdedir? Hiçbir yerde degildir. Allahü teâlâ da, her varlıkda
görünmekdedir.
Bunun için, herseye Allah demek câizdir. Bu varlıklar
bir görünüsdür. Bunlardaki yok olmak da, bir görünüsdür. Hakîkatde
yok olan birsey yokdur) gibi sözleri, bir varlıga inanmagı
degil, çok varlıgı göstermekde olup, tesavvuf büyüklerinin
bildirdiklerine
uygun degildir. Bu söz, Allahü teâlâyı, madde âleminde
göstermekdedir. Ayrı bir varlık degildir demekdir. Allahü teâlânın
varlıgında ve sıfatlarının varlıklarında, mahlûklarına muhtâc oldu-
– 104 –
[1] Alâüddîn-i Attâr Muhammed 802 [m. 1400] de Buharâda vefât etdi.
gunu göstermekdedir. Bilesik cismin varlıgının, elementlerinin
varlıklarına muhtâc olması gibidir. Bu ise, Allahü teâlânın
varlıgına
inanmamak olup, küfrdür. Allahü teâlânın varlıgının, madde ve
ma’nâ âlemlerinin varlıklarından ayrı olduguna inanmak lâzımdır.
Ya’nî, vâcib ile mümkinler, ayrı bir varlıkdırlar. Ikilik olan
herseyde
ayrılık vardır. (Âlem, [ya’nî Allahdan baska hersey], hakîkatde
var olsaydı, o zemân ikilik olurdu. Âlemin varlıgı görünüsdedir)
denirse, buna cevâb olarak, (Hakîkî mevcûd, mevhûm olan görünüsle
birlesmez) deriz. Ya’nî hersey Odur denilemez. Bu söz ile,
(Hiçbirsey yokdur. Yalnız O vardır) demek istenirse, o zemân dogru
olur. Fekat, hakîkat olarak degil, mecâz olarak söylenmis olur.
Zeydin aynadaki [ve televizyondaki] hayâlini görenin, Zeydi gördüm
demesine benzer. Tesbîh olarak söylemeyip, hakîkat olarak
söylemek, arslana esek demege benzer. [Radyodan, hoparlörden
çıkan sese, bunu söyliyen insanın sesidir demek de böyle yanlısdır.]
Arslan baskadır. Esek baskadır. Lâf ile, ikisi bir yazılamaz.
Tesavvuf
büyüklerinden, (Vahdet-i vücûd) söyliyenler, (Hakîkî varlık,
mahlûklarda bulunuyor. Ayrıca mevcûd degildir) demedi. (Mahlûkdur,
Onun zuhûrlarıdır, görünüsleridir) dediler. Muhyiddîn-i
Arabî[1] ve ona tâbi’ olanlar “rahime-hümullahü teâlâ”, bu ma’nâ
ile (Heme-ûst) ya’nî (hersey Odur) dediler.
(Âlem, böyle gelmis, böyle gider) sözü, âlemin kadîm oldugunu
gösteriyor. Böyle inanmak küfrdür. Âlemin yok olacagını inkâr
etmekdir. Kur’ân-ı kerîm, herseyin yok olacagını açıkca bildiriyor.
Insanların yok olacagına ve tekrâr var olacaklarına inanıyoruz
diyenler arasında, ba’zı kimseler (Insan, toprak maddesinden
meydâna gelmisdir. Ölünce çürüyüp, yine toprak [su ve gazlar]
hâline dönecekdir. Bu maddelerden bitkiler ve bitkilerden hayvanlar
hâsıl olmakda, bunları insanlar yiyerek, et, kemik ve menî
hâline dönmekde ve böylece baska insanlar meydâna gelmekdedir.
Kıyâmet kopması, insanların tekrâr yaratılması, iste böyle
olur) diyorlar. [Bu sözdeki madde degismeleri elbette dogrudur.
Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi böyledir. Fekat] insanların tekrâr
yaratılması böyle olur demek, Hasrı, Nesri ve Kıyâmeti inkâr
etmekdir.
Kıyâmet gününün gelmesi ve ölülerin mezârlarından kalkacakları,
bütün canlıların bir meydânda toplanacakları, meleklerin
yazdıgı kitâbların ortaya çıkarılacagı, hesâb verilecegi, terâzînin
kurulacagı, mü’minlerin Sırât köprüsünden geçecekleri, kâfirlerin
Cehenneme düsecekleri ve sonsuz azâbda kalacakları,
– 105 –
[1] Muhyiddîn-i Arabî 638 [m. 1240] da Sâmda vefât etdi.
Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i serîflerde bildirilmisdir.
(Bu bilinen nemâz, câhil halk için emr olunmusdur. Sâf, temiz,
yükselmis insanların ibâdetleri [nemâzları], zikr ve tefekkürdür.
Insanın
bütün zerreleri ve bütün esyâ, her an zikr, ibâdet yapmakdadır.
Insan bunu anlamasa da, böyledir. Islâmiyyet, aklı az olanlar
için gönderilmisdir. Böylece, fesâd çıkarmaları önlenmisdir) gibi
lâflar,
câhillerin ve aklı az olan mezhebsizlerin sözleridir. Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, nemâzın dînin diregi oldugunu
bildirdi.
(Nemâz kılan, din binâsını yapmısdır. Nemâz kılmıyan, dînini
yıkmısdır. Nemâz, mü’minin mi’râcıdır) buyurdu. Râhatını, huzûrunu
nemâzda bildi. Nemâzdaki yakınlık, baska seylerde bulunmaz.
Hadîs-i serîfde, (Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak nemâzda
kaldırılır) buyuruldu. Her kemâl, (Islâmiyyete) ya’nî (Ahkâm-ı
islâmiyye)
ye uymakla hâsıl olur. Bu ahkâmdan, ya’nî emr ve yasaklardan
ayrılan, yoldan sapar. Se’âdete kavusamaz. Kur’ân-ı kerîm ve
hadîs-i serîfler, bu ahkâma uymagı emr ediyorlar. Dogru yol,
Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i serîflerin gösterdigi yoldur. Baska
yollar,
seytânların yollarıdır. Abdüllah ibni Mes’ûd diyor ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, bir dogru çizdi. (Bu, insanı Allahın
rızâsına
kavusduran tek dogru yoldur) dedi. Sonra bunun sagına, soluna
[balık kılçıgı gibi] çizgiler çizip, (Bunlar da, seytânların
yollarıdır.
Herbirinde bulunan seytân, kendine çagırır) buyurdu ve (Bu,
dogru olan yolumdur. Buna geliniz!) âyet-i kerîmesini okudu.
Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sözbirligi ile bildirdikleri ve
islâm âlimlerinin bizlere ulasdırdıkları bilgiler, sunun bunun
düsünceleri
ile, hayâlleri ile yok edilemez.
Ondördüncü asrın müceddidi, zâhir ve bâtın ilmlerinin hazînesi,
seyyid Abdülhakîm Efendinin “rahmetullahi aleyh”[1] (Er-riyâdut-
tesavvufiyye) kitâbı, tesavvufun, ta’rîfini, târîhini, mevzû’unu
ve ıstılâhlarını gâyet vecîz olarak yazmakdadır. Kitâb, türkçe olup,
1341 [m. 1923] senesinde, Istanbulda, Harbiyye mektebi matba’asında
basılmısdır. Önsözünde diyor ki:
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakdan
dahâ serefli, dahâ kıymetli bir üstünlük olmadıgı için,
bu serefe kavusanlara (Sahâbe) denildi. Onlardan sonra gelenlere,
onlara tâbi’ oldukları için (Tâbi’în), bunlardan sonra gelenlere
de, (Etbâ’ı tâbi’în) denildi. Dahâ sonra, din islerinde yükselmis
olanlara,
(Zühhâd) ve (Ubbâd) denildi. Bunlardan sonra, bid’atler
– 106 –
[1] Abdülhakîm Arvâsî 1362 [m. 1943] de Ankarada vefât etdi.
çogalıp, her fırka, kendi önderlerine Zâhid ve Âbid dedi. Ehl-i
sünnet denilen, Eshâb-ı kirâm yolundaki dogru fırkadan olup,
kalblerini gafletden koruyan ve nefslerini Allaha itâ’ate
kavusduranların
bu hâllerine, (Tesavvuf) ve kendilerine (Sôfî) ismi verildi.
Bu ismler, hicretin ikinci asrı sonunda isitildi. Kendisine evvelâ
Sôfî
denilen Ebû Hâsim Sôfîdir “rahime-hullahü teâlâ”. Kûfe sehrinden
olup, Sâmda irsâd ederdi. Süfyân-ı Sevrînin “rahime-hullahi
teâlâ” üstâdı idi. [Süfyân-ı Sevrî “rahmetullahi aleyh” 161 [m. 778]
de Basrada, Ebû Hâsim Sôfî 115 de vefât etmislerdir. Süfyân demisdir
ki, (Ebû Hâsim Sôfî olmasaydı, Rabbânî hakîkatleri bilmezdim.
Onu görmeden önce tesavvufun ne oldugunu bilmiyordum).
Tekke en önce, Ebû Hâsim için, Remleh sehrinde yapılmısdır.
(Dagları igne ile oyarak toz etmek, kalblerden kibri çıkarmakdan
kolaydır) sözü onundur. (Fâidesiz ilmden Allaha sıgınırım) sözünü
çok söylerdi.]
Tesavvuf ehli, baska din adamlarında bulunmayan bir ilm ile
sereflenmislerdir. Haris bin Esed Muhâsibî “rahime-hullahü teâlâ”
241 [m. 855] de Basrada vefât etdi. (Kitâb-ür-riâye)de, vera’ ve
takvâ üzerinde genis bilgi verdi. Imâm-ı Abdülkerîm Kuseyrî “rahime-
hullahü teâlâ, 376 [m. 987] da Nisâpûrda vefât etdi. Meshûr
risâlesinde ve Sihâbüddîn-i Ömer Sühreverdî “rahime-hullahü teâlâ”,
632 [m. 1234] de vefât etdi. (Avârif-ül-me’ârif)de, tarîkat
edeblerini ve vecdlerini ve hâllerini bildirmislerdir. Imâm-ı
Muhammed
Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (Ihyâ) kitâbında, bu iki
kısm bilgileri, birlikde uzun açıklamısdır.
Görülüyor ki, tesavvufun baslangıcı, nübüvvetin ve risâletin
baslangıcıdır. Tesavvuf bilgileri, semâvî dinlerin hakîkatlerini
anlamak
ile hâsıl olmuslardır. Tesavvufun bir parçası olan (Vahdet-ülvücûd)
ma’rifetlerini, budistlerin, yehûdîlerin akl ve riyâzet ile
anladıkları
(Vahdet) ile karısdırmamalıdır. Birincisi, zevk ile anlasılan
ma’rifetler, ikincisi akl ile hâsıl olan hayâllerdir. Bu zevki
tatmıyan
gâfiller, ikisini aynı sanırlar.
[Allahü teâlâ, Ezzâriyât sûresinde meâlen, (Cinni ve insanları
ibâdet etmeleri için yaratdım) buyuruyor. Ibâdet etmek de, kurb
ve ma’rifet hâsıl eder. Demek ki, insanların Evliyâ
“rahime-hümullahü
teâlâ” olmaları emr olunmakdadır. Bu da, farzları, nâfileleri
birlikde yapmakla ve bid’at sâhiblerinden uzaklasmakla hâsıl
olur. Tesavvuf yolunda yapılan vazîfeler, nâfile ibâdetlerdir.
Farzların
kabûl olmaları için bulunması sart olan ihlâs, bu vazîfelerle
elde edilir. Vehhâbîlerin (Tesavvuf, yehûdîlerden ve eski
yunanlılardan
alınmısdır) sözünün çok çirkin, yalan ve iftirâ oldugu, yu-
– 107 –
kardaki bilgilerden pek iyi anlasılmakdadır.
Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavusmak için, farzları,
sünnetleri
ve nâfile ibâdetleri yapmak lâzımdır. Bunlar, sartlarını,
müfsidlerini bilerek ve ihlâs ile yapılır. Farzların birincisi,
Ehl-i
sünnet i’tikâdına uygun inanmak, ikincisi harâmlardan ve harâm
nafakadan sakınmakdır. (Ihlâs), kalbi mâ-sivâdan temizlemek
ya’nî herseyi yalnız Allah için yapmakdır. Bu da mürsid-i kâmil
sohbetinde bulunmakla, az zemânda hâsıl olur. Mürsid bulunmazsa,
bir mürside râbıta yaparak veyâ çok zikr yaparak da hâsıl olur.
Mürsid-i kâmil bir ayna, bir gözlük gibidir. Bir kimse, gönül
gözüyle,
bir mürsidin kalbine bakarsa, orada Resûlullahın mubârek kalbini
görür. O, Resûlullahın vârisidir. Ona râbıta yapılınca, Resûlullaha
yapılmıs olur. Onun mubârek kalbine, mürsidlerinin kalbleri
vâsıtası ile Resûlullahın kalbinden gelmis olan nûrlar, bunun
kalbine
de akar. Kalb temizlenerek ihlâs hâsıl olur.]
8 - (Feth-ul-mecîd) kitâbının yüzaltmıssekizinci ve üçyüzelliüçüncü
sahîfelerinde: (Allahü teâlâ ile kulları arasında birini vâsıta
yapmak, ondan birsey istemek, sözbirligi ile küfr olur. Ibni Kayyım,
ölüden birsey istemek, ondan Allahü teâlâ katında sefâ’at etmesini
dilemek, büyük sirkdir, dedi. Hanefî kitâblarından Fetâvâyı
Bezzâziyye,[1] ervâhı mesâyih hâzırdır diyen kâfir olur demekdedir.
Meyyitde his ve hareket olmadıgı, âyetlerden ve hadîslerden
anlasılmakdadır) diyor.
Yetmisinci sahîfesinde, (Ukâse, Cennete hesâbsız girmesi için
Resûlullahdan düâ istedi. Bu da, diriden düâ istemek câiz oldugunu
göstermekdedir. Fekat gâibden ve ölüden düâ istemek sirkdir)
demekdedir.
Resûlullahın düâsı kabûl oldugu gibi, Onun yolunda, izinde
bulunanların
da, düâları kabûl olur. Kendisi de, üçyüzseksenbirinci
sahîfede, Imâm-ı Ahmedin ve Müslimin “rahime-hümallahü teâlâ”,
Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” bildirdikleri hadîs-i
serîfde, (Saçları dagınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır
ki, bir sey için yemîn etseler, Allahü teâlâ onları dogrulamak
için, o seyi yaratır) buyuruldugunu, yazmakdadır. Allahü teâlâ,
sevdigi kullarını yalancı çıkarmamak için, yemîn etdikleri seyleri
bile yaratınca, düâlarını elbette kabûl buyurur. Allahü teâlâ,
Mü’min sûresinin altmısıncı âyetinde meâlen, (Bana düâ ediniz!
Düânızı kabûl ederim) buyuruyor. Düâların kabûl olması için
– 108 –
[1] Fetâvâ-yı Bezzâziyyenin yazarı Ibnülbezzâz Muhammed Kerderî 827
[m. 1424] de vefât etdi.
sartlar vardır. Bu sartları tasıyan düâ elbet kabûl olur. Herkes bu
sartları bir araya getiremedigi için, düâları kabûl olmıyor. Bu
sartları
yapdıklarına güvendigimiz Âlimlerin, Velîlerin düâ etmeleri
için, onlara yalvarmak, niçin sirk olsun? Biz, Allahü teâlâ,
sevdiklerinin
rûhlarına isitdirir. Onların hâtırı için, istenileni yaratır
diyoruz.
Allahü teâlâ için hayvan kesiyor ve Kur’ân-ı kerîm okuyoruz.
Sevâbını meyyitin rûhuna gönderip ondan sefâ’at, yardım istiyoruz.
Ölü için ibâdet eden elbet müsrik olur. Allahü teâlâ için ibâdet
edip, sevâbını ölüye bagıslıyan müsrik olmaz ve hiç suçlu olmaz.
Bunları, arabça (Minhat-ül-vehbiyye) kitâbı da çok güzel bildiriyor.
Oradan türkçeye terceme ederek yirmidördüncü maddede
bildirdik. Hazret-i Meryemin ve Esyed bin Hudayrın ve Ebû Müslim
Abdüllah Havlânînin “rahime-hümullahü teâlâ” kerâmetlerini,
kendisi de yazmakdadır. [Abdüllah-ı Havlânî “rahmetullahi
aleyh” 62 de Sâmda vefât etdi.] Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ”
rûhlarından yardım isteriz. Çünki, Allahü teâlânın sevdigi
kullarının
rûhları, diri iken de, öldükden sonra da, Allahü teâlânın
verdigi kuvvet ile ve izni ile, dirilere yardım ederler. Böyle
inanarak
Evliyâdan “rahime-hümullahü teâlâ” yardım istemek, Allahü
teâlâdan baskasına tapınmak olmaz. Ondan istemek olur.
Vehhâbî kitâbının (Allâme) ismini verdigi ve yazılarını kendilerine
sened olarak kullandıgı Ibni Kayyım-ı Cevziyye 751 [m.
1350] de vefât etdi. Bunun (Kitâb-ür-rûh)da, (Bir kimse, bir kabri
ziyâret edince, kabrde bulunan meyyit, ziyâret edeni bilir. Onun
sesini isitir. Onunla ferâhlanır. Onun selâmına cevâb verir. Bu hâl,
yalnız sehîdlere mahsûs degildir. Baskaları için de böyledir. Belli
bir zemâna mahsûs da degildir. Her zemân böyledir) dedigi, (El-
Besâir)in yirmiikinci sahîfesinde yazılıdır. Vehhâbînin yukarıdaki
yazısı kendi Allâmelerinin bu sözüne ters düsmekdedir. (El-besâir
li-münkir-ittevessül-i bi-ehlil mekâbir) kitâbı Pâkistânda ve 1980
de Istanbulda basdırılmısdır.
9 - Kitâbının yüzyetmisdokuzuncu ve yüzdoksanbirinci sahîfesinde:
(Yâ Fâtıma, benden diledigin malı iste! Fekat, seni Allahü
teâlânın azâbından kurtaramam! hadîs-i serîfini yazıp, insandan,
onun dünyâda yapabilecegi seyi istemek câizdir. Günâhların afv
edilmesini, Cennete gidilmesini, Cehennemden, azâbdan kurtulmasını
ve bunlar gibi, ancak Allahın yapacagı seyleri, yalnız Allahdan
istemek câizdir. Istigâse, ya’nî sıkıntıdan kurtarması için, ancak
Allahü teâlâya yalvarılır. Uzakda olanlardan ve ölülerden istigâse
edilmez. Onlar isitmez. Cevâb veremez. Birsey yapamaz.
Hazret-i Hüseyn ve babası, kabrlerinde ni’metler içindedir. Ahmed
Ticânî müsriki ve ibni Arabî ve ibni Fârıd gibi ma’bûd tanı-
– 109 –
nanlar da, azâb içindedir. Birsey isitmezler. Peygamberden de
istigâse
edilemez. Busayrî ve Ber’î kasîdelerinde Resûlullahı övmekde
taskınlık yaparak, küfre, sirke sürüklenmislerdir) diyor.
Kitâbının birçok yerinde, meselâ üçyüzyirmiüçüncü sahîfesinde,
(Ölünün veyâ uzakda olanın düâsının fâide verecegine ve zararları
giderecegine inanmak, yâhud ona düâ edenlere sefâ’at edecegine
inanmak sirkdir. Allahü teâlâ Peygamberini bu sirki yok etmek
için ve böyle müsriklerle harb etmek için gönderdi) diyor.
Feth-ul mecîd kitâbı, kendi kendini yalanlamakdadır. Ikiyüzbirinci
sahîfesinde, (Allahü teâlâ, göklerde his ve ma’rifet yaratır.
Allahdan korkarlar. Her zerre Allahı zikr etmekde, Ondan
korkmakdadırlar)
diyor. Buna karsılık Peygamberler ve Evliyâ, mezârlarında
his etmezler, isitmezler demekdedir.
(Mir’ât-ı Medîne) kitâbını yazan Eyyûb Sabri Pâsa “rahimehullahü
teâlâ”, 1308 [m. 1890] de vefât etmisdir. Diyor ki:
Islâm âlimleri, her zemân Resûlullahı vesîle ederek, Allahü teâlâdan
lutf ve merhamet dilemislerdir. Insanların babası yer yüzüne
indirildigi vakt, (Yâ Rabbî! Beni, Muhammed aleyhisselâm
hurmetine afv eyle!) demisdi. Allahü teâlâ, bu düâyı kabûl
buyurmusdu
ve (Sen, sevgili Peygamberim olan Muhammed aleyhisselâmı
nereden biliyorsun? Ben Onu dahâ yaratmadım!) buyurunca,
(Beni yaratdıgın zemân, basımı kaldırır kaldırmaz, Ars-ı ilâhînin
kenârlarında (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılı
oldugunu
görüp, Muhammed aleyhisselâmın yaratılmısların en üstünü
oldugunu anladım. Muhammed aleyhisselâmı herkesden çok
sevmemis olsaydın, Onun ismini, kendi adının yanına yazmazdın)
dedi. Allahü teâlâ da, (Ey Âdem! Dogru söyledin. Muhammed
aleyhisselâmı çok severim. Ondan dahâ sevgili, hiç kimse yaratmadım.
Onu yaratmak istemeseydim, seni yaratmazdım. Onun hurmeti
için afv dileyince, düânı kabûl edip, seni afv etdim) cevâbını
verdi.
Iki gözü kör bir kimse, gözlerinin açılması için Resûlullahdan
düâ istedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de (Istersen
düâ ederim. Fekat, sabr edip katlanırsan, senin için dahâ iyi olur)
buyurdu. (Sabr etmege gücüm kalmadı. Düâ etmeniz için yalvarırım)
dedi. (Öyle ise, abdest alıp su düâyı oku!) buyurdu. Bu düâ,
arabî (Ed-dürer-üsseniyye) ve (El-Fecr-üs-sâdık) kitâbları ile
(Merâkıl-felâh) ve bunun (Tahtâvî) serhinde ve bu ikisinin türkçe
tercemesi olan (Ni’met-i islâm) kitâbında, (hâcet nemâzı) sonunda
yazılıdır. O kimse, bu düâyı okuyunca, Allahü teâlâ kabûl buyurarak
gözlerinin açıldıgını, hadîs âlimlerinden imâm-ı Nesâî “ra-
– 110 –
hime-hullahü teâlâ”[1] bildiriyor. Bunu imâm-ı Hasen de tasdîk
etmisdir.
Vehhâbîlerin inanmamaları için hiçbir sebeb yokdur. Bunu
haber veren Osmân bin Hanîf, ayrıca diyor ki, Osmân bin Affân
“radıyallahü anhümâ” halîfe iken, büyük sıkıntısı olan bir kimse,
Halîfenin karsısına çıkmaga utandıgı için, bana dert yanmısdı. Ben
de, hemen abdest al! Mescid-i se’âdete git! Su düâyı oku diyerek,
yukarıda yazılı kimsenin okuyarak gözlerinin açıldıgı düâyı
okumasını
söyledim. Adamcagız, düâyı okudukdan sonra, Halîfenin
bulundugu yere gider. Halîfeye çıkarılır. Halîfe, bunu seccâdesi
üstüne
oturtup, derdini dinler ve kabûl eder. Adamcagız, isinin birdenbire
yapıldıgını görünce sevinerek, Osmân bin Hanîfi bulup,
(Allahü teâlâ senden râzı olsun! Halîfeye sen söylemeseydin,
sıkıntıdan
kurtulamıyacakdım) der. Osmân bin Hanîf “radıyallahü
anh” ise, (Ben Halîfeyi görmedim, isinin çabuk yapılması, sana
ögretdigim
düâdandır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, o düâyı
bir a’mâya ögretirken isitmisdim. Vallahi a’mânın, Resûlullahdan
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ayrılmadan önce, gözleri
açılmısdı) dedi.
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” halîfe iken, kıtlık oldu. Eshâb-
ı kirâmdan Bilâl bin Hars “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” türbesine gidip, (Yâ Resûlallah!
Ümmetin açlıkdan ölmek üzeredir. Yagmur yagması için
vesîle olmanı yalvarırım) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”
o gece rü’yâsında görünüp, (Halîfeye git! Benden selâm söyle!
Yagmur düâsına çıksın!) buyurdu. Hazret-i Ömer, yagmur düâsına
çıkıp, yagmur yagmaya basladı.
Allahü teâlâ, sevdiklerinin hâtırı için diyerek yapılan düâları
kabûl buyurmakdadır. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı
çok sevdigini bildirmisdir. Bunun için, bir kimse, (Allahümme innî
es’elüke bi-câh-i Nebiyyikel-Mustafâ) diyerek bir düâ etse, düâsı
red olunmaz. Bununla berâber, ufak tefek dünyâ isleri için,
Resûlullahı
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vesîle etmek, edebe uygun
olmaz.
Burhâneddîn Ibrâhîm Mâlikî “rahime-hullahü teâlâ” 799 [m.
1397] de vefât etmisdir. Buyuruyor ki, çok aç olan fakîr bir kimse,
hucre-i se’âdete gidip, (Yâ Resûlallah! Karnım açdır) dedi. Az
sonra, birisi gelip, fakîri evine götürdü, karnını doyurdu. Fakîr,
yapdıgı düânın kabûl oldugunu söyleyince, (Kardesim! Çoluk ço-
– 111 –
[1] Ahmed Nesâî 303 [m. 915] de Remlehde vefât etdi.
cugundan ayrılıp, uzak yollardan sıkıntılar çekerek Resûlullahı
ziyâret
için geldin. Bir lokma ekmek için Resûlullahın huzûruna çıkmak
yakısır mı? O yüksek huzûrda, Cenneti ve sonsuz ni’metleri istemeli
idin! Burada istenilen seyleri Allahü teâlâ red etmez) dedi.
Resûlullahı
“sallallahü aleyhi ve sellem” ziyâret etmek serefine kavusanlar,
kıyâmet gününde sefâ’at etmesi için, düâ etmelidir.
Imâm-ı Ebû Bekr-i Makkarî “rahime-hullahü teâlâ” bir gün,
imâm-ı Taberânî ve Ebû Seyh “rahime-hümullahü teâlâ”[1] ile
mescid-i se’âdetde oturuyorlardı. Birkaç günden beri acıkmıslardı.
Yatsı nemâzından sonra, imâm-ı Ebû Bekr artık dayanamıyarak,
(Açım yâ Resûlallah!) dedikden sonra, bir köseye çekildi. Iki
arkadası kitâb okuyorlardı. Seyyidlerden bir zât, iki hizmetçisi ile
gelerek, (Kardeslerim! Dedem Resûlullahdan “sallallahü aleyhi
ve sellem” açlıkdan yardım istemissiniz. Biraz uyumusdum. Sizi
doyurmamı emr buyurdu) dedi. Getirdiklerini birlikde yidiler.
Artanını
bunlara bırakıp gitdi. [Ebül-Kâsım Süleymân Taberânî
“rahmetullahi aleyh”, hadîs imâmıdır. 260 da Taberiyyede tevellüd,
360 [m. 971] de Isfehânda vefât etdi.]
Ebül Abbâs bin Nefîs “rahime-hullahü teâlâ” a’mâ idi. Üç gün
aç kaldı. Hucre-i se’âdete gelip, (Yâ Resûlallah! Açım) deyip, bir
tarafa çekildi. Az zemân sonra, biri gelip, bunu evine götürdü.
Karnını doyurdu ve (Ey Ebül Abbâs! Resûlullah efendimizi rü’yâda
gördüm. Seni doyurmamı emr etdi. Aç kaldıgın zemânlar, bize
gel!) dedi.
Islâm âlimlerinden imâm-ı Muhammed Mûsâ bin Nu’mân Merâkîsî
Mâlikî “rahime-hullahü teâlâ” 683 [m. 1284] de vefât etdi.
(Misbâh-uz-zulâm fil-müstegîsin bi-hayr-il-enâm) adındaki kitâbında,
Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vesîle ederek
murâdlarına kavusanları yazmakdadır. Bunlardan biri, Muhammed
bin Münkedirdir “rahime-hullahü teâlâ”. Muhammed diyor
ki, bir adam, babama seksen altın bırakıp cihâda gitmisdi. Bunları
sakla! Çok muhtâc olana da yardım edebilirsin demisdi. Medînede
kıtlık oldu. Babam, altınların hepsini açlıkdan bunalanlara dagıtdı.
Altınların sâhibi gelip istedi. Babam, bir gece sonra gel dedi.
Hucre-
i se’âdete gidip, sabâha kadar Resûlullaha yalvardı. Gece yarısı,
bir adam gelip, (Uzat elini!) demis, bir kese altın verip, sonra hiç
görünmemisdir. Babam evde altınları sayıp, seksen aded oldugunu
görünce, sevinerek hemen sâhibine vermisdi.
– 112 –
[1] Ebusseyh bin Hayyân Abdüllah Isfehânî 369 [m. 979] da vefât
etdi.
Ibn-i Celâh “rahime-hullahü teâlâ” Medînede fakîr düsmüsdü.
Hucre-i se’âdete geçip, (Yâ Resûlallah! Bu gün sana müsâfir geldim.
Karnım çok açdır) dedi. Bir kenâra çekilip uyudu. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” rü’yasında görünüp, büyük bir ekmek
verdi. Diyor ki, çok aç oldugum için, hemen yimege basladım. Yarısı
bitince uyandım. Kalan yarısını elimde buldum.
Ebül-Hayr Akta’ “rahime-hullahü teâlâ” Medînede bes gün aç
kalmısdı. Hucre-i se’âdetin yanına gelip, Resûlullaha selâm verdi.
Aç oldugunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rü’yâda, Resûlullahın
geldigini gördü. Sagında Ebû Bekr-i Sıddîk, solunda Ömer Fârûk
ve önünde Aliyy-ül Mürtezâ “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”
vardı. Hazret-i Alî gelip, yâ Ebel Hayr! Kalk, ne yatıyorsun?
Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalkdı. Resûlullah gelip, büyük
bir ekmek verdi. Ebül-Hayr diyor ki, çok aç oldugum için hemen
yimege basladım. Yarısı bitince uyandım. Kalan yarısını elimde
buldum.
Ebû Abdüllah Muhammed bin Ber’a “rahime-hullahü teâlâ”
diyor ki, babam ile Mekkede parasız kaldık. Ebû Abdüllah bin Hafîf
“rahime-hullahü teâlâ” de yanımızda idi. Medîneye geldik. Ben
çocukdum. Acıkdım diyerek aglardım. Babam dayanamadı. Hucre-
i se’âdete gelip, (Yâ Resûlallah! Bu gece sana müsâfiriz) dedi.
Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, basını kaldırıp
güldü.
Sonra çok agladı. Gözünü açıp, Resûlullah elime para verdi dedi.
Avucunu açdı. Paraları gördüm. Bunları hem kullandık, hem de
sadaka verdik. Râhatça Sîrâzda evimize geldik. [Ebû Abdüllah
Muhammed bin Hafîf “rahmetullahi aleyh” 371 [m. 981] de vefât
etmisdir.]
Ahmed bin Muhammed Sôfî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki,
Hicâz çöllerinde varlıgım kalmadı. Medîneye geldim. Hucre-i
se’âdet yanında Resûlullaha selâm verdim. Bir yana oturup uyudum.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” görünüp, (Ahmed
geldin mi? Avucunu aç!) buyurdu. Avucumu altınla doldurdu.
Uyandım. Ellerim altın dolu idi. [Ebül-Abbâs Ahmed bin Muhammed
Vâ’iz Endülüsî “rahmetullahi aleyh” 671 [m. 1284] de Mısrda
vefât etdi.]
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” âsıklarının temiz
kalblerinden çıkan sözler, edebe, saygıya uygunsuz görünürse,
bunlara birsey dememeli, susmalıdır. Buradaki edeblerden,
saygılardan
biri de, susmakdır. Âsıklardan biri, Kabr-i se’âdetin yanında,
her sabâh ezân okur, nemâz uykudan dahâ iyidir derdi. Mescid-
i Nebî hizmetçilerinden birisi, Resûlullahın “sallallahü teâlâ a-
– 113 – Kıyâmet ve Âhıret - F:8
leyhi ve sellem” huzûrunda terbiyesizlik yapıyorsun diyerek, bunu
dögdü. Bu da, (Yâ Resûlallah! Yüksek huzûrunuzda adam
dögmek, sögmek, edebsizlik sayılmaz mı?) dedi. Biraz sonra dögen
kimsenin felc oldugu, eli ayagı tutmadıgı görüldü. Üç gün sonra
da öldü. Bunu, hâfız Ebül-Kâsım “rahime-hullahü teâlâ” kitâbında
yazmakdadır. Sâbit bin Ahmed Bagdâdî “rahime-hullahü
teâlâ” de, bunu gördü demekdedir. [Ebül-Kâsım Alî ibni Asâkir
571 [m. 1176] de Sâmda vefât etdi.]
Ibnün-Nu’mân “rahmetullahi aleyh”[1] kitâbında diyor ki, Ibnüs-
Sa’îd “rahime-hullahü teâlâ” ve arkadasları Medînede parasız
kalmıslardı. Hucre-i se’âdeti ziyâretden sonra, (Yâ Resûlallah!
Paramız
bitdi. Yiyecegimiz kalmadı!) deyip çekildi. Mescid kapısından
çıkarken, birisi bunu evine götürüp, bol bol hurma ve para
verdi.
Serîf Ebû Muhammed Abdüsselâm Fâsî “rahime-hullahü teâlâ”
diyor ki, Medînede üç gün kaldım. Minber önünde, iki rek’at
nemâz kılıp, (Ey yüce ceddim! Açlıga dayanamıyacak hâle geldim!)
dedim. Biraz sonra, birisi gelip, bir tepsi yiyecek getirdi. Pismis
et, tereyagı ve ekmek vardı. Bana birisi yetisir dedim ise de,
hepsini yiyiniz! Bunları Resûlullahın emri ile getirdim. Çocuklarım
için hâzırlamısdım. Rü’yâda Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve
sellem”
gördüm. (Bir parçasını da, Mesciddeki din kardesine götür
yisin!) buyurdu.
Serîf Mühessir Kâsımî “rahime-hullahü teâlâ”, Hucre-i se’âdetin
Sâm tarafındaki teheccüd mihrâbı önünde uyumusdu. Ânsızın
kalkıp, Hucre-i se’âdetin önüne geldi. Gülerek geri gitdi. Mescid-i
Nebî hizmetcilerinin müdîri olan Semseddîn Savâb, mihrâb yanında
idi. Niçin güldügünü sordu. (Birkaç günden beri evimde yiyecek
yokdu. Hazret-i Fâtımanın makâmında, yâ Resûlallah “sallallahü
aleyhi ve sellem”! Aç kaldım demis, buraya gelip uyumusdum.
Rü’yâda, yüce Ceddim, bir kâse süt verdi. Içdim. Uyandım. Kâse
elimde idi. Tesekkür için, Hucre-i tâhire önüne geldim. Oradaki
zevkden, lezzetden güldüm. Iste kâse!) dedi. (Misbâh-uz-zulâm)
kitâbı bunu uzun yazmakdadır.
Alî bin Ibrâhîm Busrî “rahmetullahi aleyh” diyor ki, Abdüsselâm
bin Ebî Kâsım Sahâbî “radıyallahü teâlâ anh”, Hucre-i se’âdet
önünde durup, (yâ Resûlallah! Mısrdan geldim. Bes aydır sana
müsâfirim. Kaç gündür aç kaldım. Allahü teâlâdan yiyecek is-
– 114 –
[1] Ebû Nu’aym Ahmed Isfehânî sâfi’î 430 [m. 1039] da vefât etdi.
terim) dedi. Bir yana çekilip oturdu. Bir kimse gelip, Hucre-i
se’âdete selâm verdikden sonra, Abdüsselâmın elinden tutup, çadırına
götürdü. Yemek ikrâm eyledi. Biraz yidi. Medînede bulundugu
zemân, bu adam onu çadırına götürür doyururdu.
Imâm-ı Semhûdî “rahime-hullahü teâlâ” kapısının anahtarını
düsürdü. Bulamadı. Hucre-i se’âdet önüne gelip, yâ Resûlallah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem!” Anahtarımı düsürdüm. Evime
gidemiyorum dedi. Bir çocuk elinde anahtarı getirdi. Bunu buldum.
Acabâ sizin mi dedigini, (Medîne târîhi) adındaki kendi kitâbında
yazmakdadır. [Nûreddîn Alî bin Ahmed Semhûdî, 911
[m. 1505] de vefât etdi. (El-vefâ) ve (Hülâsat-ül-vefâ) kitâblarında
Medîne-i münevvereyi anlatmakdadır.]
Seyh Sâlih Abdülkâdir “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki,
Medîne-i münevverede birkaç gün aç kaldım. Hucre-i se’âdeti
ziyâretden
sonra, Resûlullahdan ekmek, et, hurma istiyecek kadar
ileri gitdim. Sonra, (Ravda-i mutahhera)da iki rek’at nemâz kılıp,
bir yanda oturdum. Biraz sonra, kibar bir kimse gelip, evine
götürdü.
Et kızartması, ekmek ve hurma yidirdi. Dedi ki, (Ögle vakti
(Kaylûle) sünnetini yapmak için uyumusdum. Rü’yâda, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz göründü. Bu yemekleri size
vermemi söyledi.)
Seyyid Ahmed Medenî, (Delâil-ül-hayrât) kitâbının sâhibi olan
Süleymân Cezûlînin “rahime-hullahü teâlâ”[1] soyundandır.
(Mir’ât-ı Medîne) kitâbının yazıldıgı 1301 [m. 1883] senesinde sag
idi. Babası fakîr imis. Çocuk, elma, armut, hurma gibi seyler
isteyince,
satın alamazmıs. Oyalamak için, git Resûlullahdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” iste dermis. Hucre-i se’âdet kapısına gidip,
diledigini istermis. Sebeke-i se’âdetin iç tarafından bunlar
uzatılır,
alır yirmis.
Kilisli Mustafâ Iskî efendi “rahime-hullahü teâlâ” (Mevârid-i
Mecîdiyye) târîh kitâbında diyor ki, Mekkede yirmi sene kaldım.
1247 [m. 1831] senesinde altmıs altın birikdirip, çoluk çocuk ile
Medîneye geldik. Paralar yolda bitdi. Bir tanıdıgıma müsâfir olup,
Hucre-i se’âdete geldim. Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” yardım istedim. Üç gün sonra, bulundugum eve bir beg
gelerek, benim için bir ev kirâladıgını söyledi. Esyâlarımı oraya
tasıtdı. Bir senelik kirâ bedelini ödedi. Birkaç ay sonra, bir ay
hasta
yatdım. Evde yiyecek ve satacak birsey kalmadı. Zevcemin yar-
– 115 –
[1] Süleymân Cezûlî Muhammed sâzilî mâlikî 870 [m. 1465] de sehîd
oldu.
dımı ile dama çıkıp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”
türbesine karsı, sıkıntımı anlatıp yardım dilemek istedim. Ellerimi
kaldırınca, dünyâlık istemekden utandım. Birsey söyleyemedim.
Odama indim. Ertesi gün, bir kimse gelip, filân efendi bu
altınları sana hediyye gönderdi, dedi. Keseyi aldım. Geçimimiz
düzeldi
ise de, hastalıkdan kurtulamadım. Yardımla Hucre-i se’âdet
önüne gelip, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sifâ
istedim.
Mescidden çıkıp, kimseden yardım istemeden evime yürüdüm.
Eve girerken, hastalıgım hiç kalmadı. Nazar degmemesi için,
sokaga birkaç gün bastona dayanarak çıkdım. Fekat, para bitmisdi.
Çoluk çocugu karanlıkda bırakıp, Mescid-i Nebevîye geldim.
Yatsı nemâzından sonra, sıkıntımı Resûlullaha “sallallahü aleyhi
ve sellem” söyledim. Yolda tanımadıgım bir kimse yanıma gelip,
elime bir kese verdi. Içinde, beheri dokuz kurusluk kırkdokuz altın
vardı. Mum ve lüzûmlu seyleri aldım, eve geldim.
Mustafâ Iskî efendi diyor ki, oglum Muhammed Sâlih kundakda
iken, anası hastalandı. Sütü kesildi. Çok sıkıldık. Çocugu Hucre-
i se’âdete götürdüm. Perde etegine bırakdım. (Allahümme innî
es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin
“sallallahü aleyhi ve sellem” Nebiyyirrahme, yâ seyyidinâ,
yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Innî eteveccehü ilâ
Rabbike ersil mürdiate li-hâzel-ma’sûm) diyerek düâ etdim. Sabâh
erken, Serîf isminde bir subay gelip, (Efendim! Üç aylık kızım vefât
etdi. Vâlidesinin sütünü kesemiyoruz. Acâba, süt anası arıyan
var mı?) dedi.
Çocugu gösterdim. Çocugu bize verirseniz, Allahü teâlânın rızâsı
için ona süt veririz. Iyi terbiye ederiz. Zevcem de, buna sevinir
dedi. Çocugu götürdü.
Yine diyor ki, (1257) senesinde çok sıkıntı çekdim. Istanbula
gitmegi düsündüm. (Regâib) gecesinde, Ravda-i mutahheranın
bir kösesinde oturdum. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem”
izn istemek için, gönlümü Hucre-i se’âdete bagladım. Uyumusum.
Rü’yâda bir ses, üç kerre (Istanbula git. Mustafâ pâsaya
müsâfir ol!) dedi. Eve gitdim. Çoluk çocuga vedâ edip yola çıkdım.
Iskenderiye sehrine kadar yürüdüm. Vapur param yokdu.
Çok sıkıldım. (Islerinizi sasırıp, sıkıldıgınız zemân,
kabrdekilerden
yardım isteyiniz!) hadîs-i serîfini hâtırladım. (Kasîde-i bürde)
yazarı olan imâm-ı Busayrînin “rahime-hullahü teâlâ” türbesine
gitdim. Ziyâret etdim. Allahü teâlânın sevgili kullarından olan bu
zâtın mubârek rûhunu vesîle ederek, Cenâb-ı Hakdan yardım diledim.
[Imâm-ı Muhammed Busayrî, 695 [m. 1295] de vefât etmis-
– 116 –
dir.] Dısarı çıkınca, Serezli Ahmed Beg adında birisi ile
karsılasdım.
Beni arıyormus. (Efendim, Osmânlı devlet adamlarından
Sa’îd Muhîb efendi “rahime-hullahü teâlâ” yola çıkdıgınızı isitip,
sizi görmekle sereflenmek istiyor. Zahmet buyurup, gelirseniz, çok
sevinecekdir) dedi. Konaga gitdik. Muhîb efendi, büyük bir nezâket
ile ve saygı ile karsıladı. (Kabûl buyurursanız, vapurla Istanbula
birlikde gidelim) dedi. Ertesi gün, Mısr vâlisi Muhammed Alî
pâsadan “rahime-hullahü teâlâ” üç kese para geldi. Vapurla Istanbula
geldik. Yirmibir gün, vapurda karantinada kaldık. Cum’a günü,
vapurdan çıkınca, dogru Eyyûb sultâna gitdim. Hâlid bin Zeyd
hazretlerini “radıyallahü teâlâ anh”[1] ziyâret edip, kendisine
garîb
bir müsâfir oldugumu kalbimden geçirip, yardım etmesi için
yalvardım.
Eyyûb câmi’inde, Cum’a nemâzını kıldıktan sonra, cemâ’at
ile birlikde türbeye girdik. Bir yanda oturdum. Bilmedigim
bir zât, (Nereye gidecegiz? Emr ediniz efendim!) dedi. Arkamdan,
birisi, sırtıma yumruk vurup (emr olunan yere) dedi. Yolda giderken:
- Arkama yumruk vuran kim idi dedim.
- Onun ismi Mahmûddur. Eyyûb ehâlisi, kendisine meczûb derler
dedi.
- Beni nereye götürüyorsunuz dedim.
- Bendeniz, eski ser kâtib-i yârî ve simdi ser asker (Harbiye
nâzırı)
olan Mustafâ Nûri pâsanın “rahime-hullahü teâlâ” adamıyım.
Sizi bulmagı emr buyurdu.
- Mustafâ pâsa ile tanısmıyoruz. Acabâ, niçin böyle emr verdiler?
- Orasını bilemem. Adınızı saygı ile söyliyerek, sizi beklediklerini
bildirdiler.
- Beni bilmez idin. Eyyûbde hiç bilen de yokdur. Acabâ yanlıslık
olmasın dedim.
- Hayır efendim! Pâsa hazretleri beni gönderirken, (Bugün Eyyûbde,
Cum’a nemâzından sonra, söyle mubârek bir zât bulacaksın.
Saygı ile, edeb ile, alıp buraya getir) dedi. Seklinizi anlatdı
dedi.
Bu sözleri isitince, Mustafâ pâsanın ma’nevî bir isâret aldıgını
düsündüm. Karsısına çıkınca, büyük bir nezâket ile ve edeb ile
karsıladı. Efendim, benim müsâfirimsin. Istedigin kadar kalırsın.
– 117 –
[1] Hâlid bin Zeyd Ensârî 50 [m. 670] de Istanbulda vefât etdi.
Diledigin yerleri gezer, dolasır, yine gelirsin dedi. Bir odaya
yerlesdirdi.
Emrime birkaç hizmetçi verdi. Ertesi gün, seyh Abdülkâdir
Mevlevî tekkesinin ziyâret günü imis. Gidip bir yanda oturdum.
Biri gelip edeb ile, (Efendi hazretleri! Mubârek isminiz nedir?
Ne zemân geldiniz? Kimin yanında müsâfirsiniz?) dedi. Cevâblarımı
dinleyip gitdi. Aksam dönüsde, Mustafâ pâsa hazretlerine
bu soruları anlatdım. (Yüce pâdisâhımız “rahime-hullahü teâlâ”,
bugün orasını sereflendirdiler. Kendileri Mekke-i mükerreme
ve Medîne-i münevverede bulunan müslimânları çok sever ve
sayarlar. Soran kimsenin pâdisâhımız efendimiz tarafından
gönderilmis
olmasını sanırım) buyurdu. Pâdisâhımızın mubârek yüzünü
görmekle sereflenebilir miyim dedim: Evet, Cum’a nemâzı kıldıkları
selâmlıga giderseniz, o serefe kavusabilirsiniz dedi. Beni,
Cum’a selâmlıgına gönderdi. Selâmlık merâsimi, Beglerbegi Câmi’î
serîfinde idi. Bir yana durup, sultânın mubârek cemâlini görmek
için bekledim. Pâdisâhımızın hakkı gören mubârek gözleri,
bu âsık fakîre ilisince, sahlanarak giden atını durdurdu. Ser asker
pâsayı gönderdi. Ser asker pâsa gelip, (Iskî efendi! Pâdisâhımız
selâm
söylediler! Size üçyüz kurus ma’âs irâde buyurdular. Çoluk
çocugu düsünerek üzülmesin! Istanbulun her yerini gezsin, görsün
buyurdular) dedi. Sultân Abdülmecîd hân “rahime-hullahü teâlâ”
efendimizin bu sâhâne fermânlarının, her zemân isitmis oldugum
kesf ve kerâmetlerinden biri oldugunu anlıyarak, çoluk çocuk
düsüncesinden
kurtuldum. Birkaç ay sonra, Medîne-i münevvereye
döndüm. Çoluk çocugumu râhat ve sevinç içinde buldum. Meger,
Pâdisâh Abdülmecîd hân “rahime-hullahü teâlâ” hazretleri, benim
adım ile, çoluk çocuguma üçbin kurus göndermis. Arkamdan
da, yedi bin kurus dahâ göndererek, hepimizi sevindirdiler. Bütün
müslimânlar gibi, biz de, her nemâzda o mubârek pâdisâha düâ
eyledik. Abdülmecîd hân “rahmetullahi aleyh”[1] hazretlerinin
ihsânlarını
ve kerâmetlerini anlatmakla sereflenmek için, su kıt’ayı
her yerde okur oldum:
Sehinsâh-ı mu’azzam hazret-i Abdülmecîd hâna,
Nasıl arz-ı hâl eylesem diye düsdümdü feryâda,
Kerâmeti çok, ihsânı bol, ol sâh-ı cihân ârâ,
Gönlümü anladı, bildi, bir fakîr gelmis üftâde.
Kerâmetidir beni kaldırdı hâk-ı mezelletden,
Mu’azzez eyledi fakîri, ragmen çesm-i hüssâde.
– 118 –
[1] Abdülmecîd hân 1277 [m. 1861] de vefât etdi.
Iskî efendinin gitmis oldugu Besiktas Mevlevî-hâne tekkesi idi.
Sonradan, Eyyûbde Behâriye caddesindeki tekkeye tasınmısdır. O
zemân, tekke seyhi Abdülkâdir dede imis.
Iskî efendi, büyük bir zât olmalıdır. Çünki, Hucre-i se’âdet
önünde her ne dilemisse, kabûl olmusdur. Bahriye sûrâsı
kâtiblerinden
hâcı Tevfik beg “rahime-hullahü teâlâ”, Medîne-i münevverede
iken, gözleri pek agrımısdı. Hucre-i se’âdeti ziyâret edip,
agrıdan kurtulması veyâ Istanbula gitmesi için düâ etmis, evine
dönmüsdü. Arkasından evine Iskî efendi gelip gözlerine okumus,
üflemis, agrı hemen kalmamısdır.
Istanbullu bir kimse yedi sene Medînede kalıp, her gün (Ravda-
i mütahhera) denilen yerde (Delâil-i hayrât) kitâbını okurdu.
Fekat Delâil-i serîfi, ne zemân okumaga baslasa, üstü temiz, güzel
kokulu, sakalı, bıyıgı sünnete uygun olarak kesilmis bir ihtiyârı
yanında
görürmüs. Istanbula dönecegi zemân, Hucre-i se’âdetin
önünde düâ ederken, (Yâ Resûlallah! Biliyorsun ki, bu mubârek
yerde, her gün Delâil-i serîf okuyup bitirdim. Kabûl oldugunu
anlıyamadım.
O mubârek kitâbı okurken, acabâ gerekli saygıyı yapamadım
mı?) dedi. Bir kenâra oturdu. Uyuyuverdi. Rü’yâda, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin (Muvâcehe-i
se’âdet) penceresinden bir kâse süt ihsân buyurdugunu görerek,
hemen alıp içer, uyandıgı zemân, yanında o güzel kokulu ihtiyâr
görünerek (âfiyet olsun kardesim) der ve gider.
Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” vesîle ederek yapılan
düâların kabûl oldugunu bildiren ve misâller veren, nice kitâblar
yazılmısdır. Ebû Süleymân Dâvüd Sâzilînin “rahime-hullahü teâlâ”
(Beyân-ı intisâr) kitâbında sasılacak çok seyler yazılıdır. Ebû
Süleymân Dâvüd Sâzilî Iskenderî 732 [m. 1332] de vefât etdi. Mâlikî
idi.
Ibni Muhammed Esbilî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, Ispanyada
Gırnata sehrinde, eski bir arkadasımın evinde müsâfir idim.
Arkadasım hasta oldu. Yasamasından ümmîd kesildi. O zemân vezîr
olan Ibnül-Hisâl “rahime-hullahü teâlâ” hastayı ziyârete geldi.
Hucre-i se’âdete götürüp bırakmak üzere bir mektûb yazdı. Hastanın
iyi olması için Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” yardım
diledi. Hasta, birkaç gün sonra iyi oldu.
(Sakâyık-i Nu’mâniyye)[1] kitâbının tercemesinde ikinci cildde
– 119 –
[1] Sakâyık müellifi Tasköprü-zâde Ahmed bin Mustafâ 968 [m. 1561]
de
Istanbulda vefât etdi.
diyor ki, Osmânlı devletinin ilk Seyh-ul-islâmı ve zemânının
müceddidi
olan büyük islâm âlimi Mevlânâ Semseddîn Muhammed
bin Hamza Fenârînin “rahime-hullahü teâlâ” gözlerine perde geldi.
Göremez oldu. Bir gece, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimiz (Tâhâ sûresini tefsîr eyle!) buyurdukda, (Yüksek
huzûrunuzda, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmege gücüm olmadıgı gibi,
gözlerim de görmüyor) demis. Peygamberlerin tabîbi olan Resûlullah
efendimiz, mubârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp,
mubârek tükrügü ile ıslatdıkdan sonra, gözleri üzerine koymusdur.
Molla Fenârî uyanıp, pamugu gözlerinin üstünde bularak kaldırmıs,
görmege baslamısdır. Allahü teâlâya hamd ve sükr etmisdir.
Pamuk-ipliklerini saklayıp, öldügü zemân gözleri üzerine konmasını
vasiyyet etmisdir. 834 [m. 1431] de Bursada vefât edince,
vasıyyetini
yerine getirdiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizi vesîle ederek
Allahü teâlâya yapılan düâlar kabûl oldugundan, müslimânların
halîfesi, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Medînede kıtlık
olunca, Abbâs bin Abdül Muttalibi “radıyallahü teâlâ anh” vesîle
edinerek yagmur düâsına çıkdı ve (Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberini
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vesîle yaparak düâ ederiz!
Resûlünün muhterem amcası hurmetine, senden yagmur isteriz!
Düâmızı kabûl buyur!) demisdir.
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” halîfe iken, bir dahâ kıtlık
olmusdu.
Kâ’b-ül-Ahbâr “rahime-hullahü teâlâ” hazretleri, (Yâ
Emîrel mü’minîn”! Isrâîl ogulları zemânında, kıtlık olunca,
Peygamberleri
vesîle ederek düâ olunurdu) dedi. Bunun üzerine, hazret-
i Ömer, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” minberine
çıkıp, (Yâ Rabbî! Peygamberinin amcasını vesîle ederek sana
yalvarırız ve onun hurmeti için senden magfiret ve ihsân dileriz)
demisdir. Cemâ’ate dönüp, (Rabbinize düâ ediniz! O, düâları kabûl
edicidir) demisdir. Halîfenin bu emri üzerine, hazret-i Abbâs,
uzun bir düâ yapdı. Düâ bitmeden önce, yagmurdan Medîne sokakları
sudan geçilemez oldu. O gün, hazret-i Abbâsın adı (Sâkî-i
Harameyn) oldu. Resûlullahın sâiri olan Hassân bin Sâbit
“radıyallahü
anhümâ” o gün, hazret-i Abbâsı öven bir si’r okudu.
Abbâsî halîfelerinin ikincisi Ebû Ca’fer Mensûr,[1] Mescid-i
Nebevî içinde imâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ” ile
konusuyorlardı.
Ey Mensûr! Burası Mescid-i se’âdetdir! Hafîf sesle söyle!
– 120 –
[1] Ebû Ca’fer 158 [m. 773] de Mekkede vefât etdi.
Hak teâlâ, Hucurât sûresinde meâlen, (Sesinizi Resûlullahın sesinden
dahâ yüksek yapmayınız!) buyurarak bir cemâ’ati azarlamısdır.
(Resûlullahın yanında hafîf sesle konusanlar) âyet-i kerîmesi
ile de, hafîf konusanları övmüsdür. Resûlullaha, öldükden sonra
saygı göstermek, sag iken saygı göstermek gibidir dedi. Mensûr,
boynunu bükerek, yâ Ebâ Abdüllah! Kıbleye karsı mı durmalı,
yoksa Kabr-i se’âdete karsı mı durmalı dedi. Imâm-ı Mâlik
hazretleri,
Resûlullahdan yüzünü çevirme! Kıyâmet gününün sefâ’atçısı
olan o yüce Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Kıyâmet
günü, senin ve baban Âdem aleyhisselâmın kurtulması için
vesîle olacakdır. Kabr-i se’âdete dönerek ve Resûlullahın mubârek
rûhuna sarılarak sefâ’at dilemelisin! Nisâ sûresinde altmısüçüncü
âyetinde meâlen, (Nefslerine zulm edenler, sana gelip, Allahü
teâlâdan afv dilerse ve Resûlüm de, onlar için afv dilerse, Allahü
teâlâyı, tevbeleri kabûl edici ve merhamet edici bulurlar)
buyuruyor.
Bu âyet-i kerîme, Resûlullahı vesîle edenlerin tevbelerinin
kabûl olunacagını söz vermekdedir dedi. Bunun üzerine, Mensûr,
oldugu yerden kalkıp, Hucre-i se’âdet önünde durdu. (Yâ
Rabbî! Bu âyet-i kerîmede, Resûlünü vesîle edenlerin tevbesini
kabûl edecegine söz verdin. Ben de, yüce Peygamberinin “sallallahü
aleyhi ve sellem” yüksek huzûruna gelip Senden afv diliyorum.
Kendisi sag iken afv dileyip afv buyurdugun kulların gibi, beni de
afv eyle! Yâ Rabbî! Nebiyyür-rahme olan yüce Peygamberini vesîle
edinerek sana yalvarıyorum. Ey Peygamberlerin en üstünü
olan Muhammed aleyhisselâm! Sana tevessül ederek, Rabbime
yalvardım. Yâ Rabbî! O yüce Peygamberi bana sefâ’atçı eyle!) diyerek
yalvarmaga basladı. Arkası kıbleye, yüzü (Muvâcehe-i
se’âdet) penceresine karsı ayakda durup, düâ eyledi. Minber-i nebevî
sol tarafında kalmısdı.
DIKKAT - Imâm-ı Mâlikin[1] Mensûr halîfeye “rahime-hümullahü
teâlâ” verdigi nasîhat (Hucre-i se’âdet) önünde düâ edenlerin
çok uyanık olmaları lâzım geldigini göstermekdedir. O makâma
uygun edebi ve saygıyı gösteremiyecek olanların, Medîne-i
münevverede çok kalmaları dogru olmaz. Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe
“rahmetullahi aleyh”, (Biz Bagdâdda, kalbimiz burada olmak;
biz burada, kalbimiz Bagdâdda olmakdan dahâ iyidir) buyurdu.
Anadolu köylülerinden biri, Medîne-i münevverede senelerce
– 121 –
[1] Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebî Âmir Esbahî 179 [m. 795] de
Medînede
vefât etdi.
kalmıs, evlenmis ve Hucre-i se’âdetde belli bir hizmet yaparmıs.
Atesli bir hastalıga yakalanmıs. Canı ayran istemis. Eger köyümde
olsaydım, yogurtdan ayran yapdırıp içerdim, düsüncesini gönlünden
geçirmis. O gece, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
(Seyh-ul-Harem) efendiye rü’yâda görünüp, o kimsenin yapdıgı
isin baskasına verilmesini emr buyurmus. Seyh-ul-Harem, Yâ
Resûlallah!
O hizmeti, ümmetinden filan kimse yapmakdadır deyince,
(O kimseye söyle! Köyüne gidip, ayran içsin!) buyurmusdur.
Ertesi gün, bu emr bildirilince, köylü bas üstüne diyerek
memleketine
gitmisdir.
Yalnız gönülden geçen bir düsünce, bu kadar zarar verince, Allah
korusun, saka bile olsa, uygunsuz bir sözün yâhud edebe uymıyan
bir hareketin ne büyük bir zararı olacagını bundan anlamalıdır.
Hucre-i se’âdeti ziyâret edenlerin çok uyanık olmaları lâzımdır.
Gönlünde dünyâ düsünceleri bulunmamalıdır. Muhammed
aleyhisselâmın nûrunu ve derecesinin yüksekligini düsünmelidir.
Dünyâ islerini ve büyük kimselerle görüsüp fâide saglamagı ve
alıs veris düsünenlerin düâları kabûl olmaz. Dileklerine
kavusamazlar.
Hucre-i se’âdeti ziyâret etmek çok serefli bir ibâdetdir. Buna
inanmıyanların, müslimânlıkdan çıkmalarından korkulur. Çünki
bunlar, Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve bütün müslimânlara
karsı gelmis olur. Mâlikî âlimlerinden birkaçı, Resûlullahı
“sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ziyâret etmek vâcibdir demis ise de,
müstehab oldugu sözbirligi ile bildirilmisdir.
10 - Kitâbın ikiyüzsekizinci sahîfesinde diyor ki: (Ibni Kayyım-i
Cevziyye dedi ki, sirkin çesidleri vardır: Muhtâc oldugu seyleri
ölüden istemek, ölülerden istigâse etmek de sirkdir. Ölü is yapamaz.
Kendine lâzım olan seyi yapamaz ve zarar veren seyi gideremez
ki, baskalarına fâidesi olsun. Kendisi için Allaha sefâ’at etmesini
ölüden istemek de sirkdir. Allah izn verirse, ölü sefâ’at
edebilir. Onun ölüye yalvarması, Allahın izn vermesi için sebeb
olmaz. Bu müsrik, izne mâni’ olan birsey ile sefâ’at istemekdedir)
diyor.
Hâlbuki, Allahü teâlânın sefâ’at edemiyeceklerini bildirdigi
seylerden, ya’nî putlardan, tapınılan, serîk edilen seylerden,
sefâ’at
istemek yasak edilmisdir. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât”, Velîlerin, âlimlerin “rahime-hümullahü teâlâ” sefâ’at
edecekleri bildirilmisdir. Bunların sefâ’at etmeleri için,
kendilerine
yalvarmak, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i serîflere inanmıs
– 122 –
olmagı göstermekdedir. Evet, sefâ’at, Allahü teâlânın izn vermesi
ile olacak. Fekat, izn verecegi kimseleri, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i
serîfler bildirmekdedir. Bunlar da, dilediklerine, râzı olduklarına,
sefâ’at edeceklerdir. (Vedduhâ) sûresinde, (Rabbin sana, râzı oldum
deyinceye kadar, her istedigini verecek) buyurması da, bunu
göstermekdedir. Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ”[
1] (Fıkh-ı ekber) kitâbının ondördüncü maddesinde, (Peygamberler
ve âlimler, sâlihler, büyük günâhı olanlara sefâ’at edip,
Cehennemden
kurtaracaklardır) buyurdu. (Fıkh-i ekber)in, (Kavl-ülfasl)
serhinde, bu husûsda genis bilgi vardır.
Evliyâya yalvarmak, Allahü teâlânın, onlara izn vermesi için
degil, izn verdigi zemân bize de sefâ’at etmeleri içindir. Bu
inceligi
anlıyamıyan bir kimse, sapıtmakda, sefâ’at istiyen milyonlarca
müslimâna kâfir damgası basmakdadır. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” mü’minlere sefâ’at edecegini buyurdugunu,
müsriklere sefâ’at edilmiyecegini, kendi kitâbları da yazıyor.
Ölülerden
sefâ’at istemenin sirk oldugunu kendisi uyduruyor. Bu
müsriklere sefâ’at edilmiyecegini Kur’ân-ı kerîm bildiriyor diyerek,
Allahü teâlânın kitâbını kendine yalancı sâhid göstermege
kalkısıyor.
11 - Kitâbın ikiyüzonaltıncı, ikiyüzyirminci ve ikiyüzyirmidördüncü
sahîfelerinde, Resûlullahın amcası Ebû Tâlib için gelmis olan,
Kasas sûresinin, (Sen sevdigini hidâyete getiremezsin. Fekat,
Allahü teâlâ, diledigini hidâyete kavusdurur) meâlindeki ellialtıncı
âyet-i kerîmesini yazıp, kalbleri küfrden, fıskdan îmâna ve itâ’ate
ancak Allahü teâlânın çevirecegini bildirdikden sonra: (Tesavvuf
büyüklerinden talebesinin kalbine girerek, kalbinde olanları
bildiklerini ve kalbini diledigi gibi çevirdiklerini söyliyenler
yalancıdır.
Bunlara inananlar da, Allaha ve Peygamberlere inanmamıs
olur. Allahdan baska tapınılan herseye (Vesen) denir. Kabr, türbe
de vesendir. Meselâ, Mısrlıların en büyük ma’bûdları Ahmed
Bedevîdir.
Adı belli olmadıgı gibi, bir üstünlügü, ilmi ve ibâdeti de
bilinmiyor.
Birgün câmi’e girip, bevl yapmıs. Nemâz kılmadan çıkmıs
oldugunu Sahâvî, Ibni Hayyandan haber veriyor. Bunu iki cihânda
tesarruf eder, yangınları söndürür. Fırtınada olan gemileri
kurtarır sanıyorlar. Ilâh, Rab ve gaybleri bilir diyorlar. Uzakdan
isitir ve dilekleri yapar diyor, türbesinin topragına secde
ediyorlar.
Ammân ve Irak ehâlisi de Abdülkâdir Geylânîye böyle tapınıyorlar.
Muhyiddîn-i Arabî, yeryüzünün en büyük kâfiridir) diyor.
– 123 –
[1] Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit 150 [m. 767] de Bagdâdda sehîd
edildi.
Tesavvuf büyükleri, Allahü teâlânın, hidâyetlerini ve se’âdetlerini
dilemis oldugu, azâbdan kurtulacaklarını ezelde takdîr etmis
oldugu kimseleri tanırlar. Onların irsâdlarına sebeb olurlar.
Evliyâya
rastlamak, o seçilmis büyükleri tanımak, onlara yalvarmak
da, Allahü teâlânın takdîri ve ihsânıdır. Allahü teâlâ, ezelde
hidâyet
takdîr etmis oldugu kimseye, Ehl-i sünnet âlimlerinin, tesavvuf
büyüklerinin kitâblarını okumak nasîb ederek, se’âdete ve sefâ’ate
kavusdurur. Dalâletini, felâketini dilediklerini de, zındıkların
tuzaklarına
düsürür. Onların bozuk kitâblarını, alçak yalanlarını
okuyarak Cehenneme sürüklenir. Vehhâbî kitâbı, ismleri geçen,
Allahü teâlânın sevgili kullarına, büyük Velîlere iftirâlar yaparak,
müslimânlara saldırmakdadır. Evet birkaç câhilin ve dînini dünyâ
çıkarına âlet eden sapıgın, islâmiyyete uymıyan çirkin sözü ve
hareketi
olabilir. Fekat, bunları ileri sürerek, bütün Ehl-i sünneti
kötülemege
kalkısması, hıristiyanlar kendisine tapınıyor diyerek, Îsâ
aleyhisselâma dil uzatmaga benzemekdedir.
Ahmed Bedevî “rahime-hullahü teâlâ”, Evliyânın büyüklerindendir.
Seyh Berînin talebesidir. Seyh Berî de, Alî bin Nu’aym
Bagdâdînin talebesidir. Bu da, harîkalar, kerâmetler sâhibi, serîf
Ahmed Rifâ’înin yetisdirdigi büyük bir Velîdir “rahime-hümullahü
teâlâ”. Ahmed Bedevî, serîflerdendir. Hicretin 675 [m. 1276]
senesinde, Mısrda vefât etdi. Tanta sehrindeki türbesini her yıl
yüzbinlerce müslimânın ziyâret ederek feyz aldıklarını ve
islâmiyyete
uymıyan hiçbirsey yapılmadıgını (Mir’ât-ül-Medîne) kitâbı,
binkırkdokuzuncu sahîfesinden baslayarak, uzun yazmakdadır.
Abdülkâdir-i Geylânî ve Muhyiddîn-i Arabînin “rahime-hümullahü
teâlâ” büyüklüklerini de, ancak onlar gibi yüksek olan islâm
âlimleri anlamıs ve yazdıkları yüzlerce kitâblarında anlatmaga
çalısmıslardır.
Imâm-ı Rabbânînin (Mektûbât) kitâbı, bu yüce Velîlerin
medh ve senâları ile doludur. Abdülganî Nablüsî de “rahimehullahü
teâlâ” (Hadîka) kitâbında anlatmakdadır.
12 - Ikiyüzyirmidördüncü sahîfesinde: (Sa’rânî, seyhi Aliyyülhavâsın
Resûlullahdan bir ân ayrılmadıgını yazıyor. Bunlar yalandır.
Dogru olsaydı Peygamber gelip, Eshâbı arasındaki ayrılıkları
önlerdi) diyor. Zerre kadar aklı ve din bilgisi olan, böyle
söyliyemez.
Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbı arasında
olacak fitnelerin, ayrılıkların hepsini haber vermisdi. Gelip
de, bunları önlemesi, nasıl düsünülebilir? Sa’rânînin
“rahime-hullahü
teâlâ” bildirdigi berâberlik, kesf ve müsâhede idi. Bu ahmakların
anladıkları gibi maddî bir sey degildi. Anlamadıklarını,
bilmediklerini
inkâr ediyorlar. (Insan bilmedigi seylerin düsmanıdır)
– 124 –
ata sözü, burada tâm yerini bulmakdadır. Hazret-i Ebû Bekr
“radıyallahü
teâlâ anh”, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” her
ân gördügünü söyler ve senden utanıyorum derdi. Otuzikinci maddeyi
okuyunuz!
13 - Yüzsekseninci sahîfesinde, Imâm-ı Busayrînin (Kasîde-i
bürde)sinden örnek vererek: (Bu sözler Allahdan baskasına güvenmek,
mahlûku büyültmekdir. Sirkdir) diyor.
Resûlullahı, Allahü teâlâ övmüsdür. Kendisi de, kendisini
överek, Allahü teâlânın kendisine ihsân etmis oldugu ni’metleri
saymısdır. Bu övmeleri, o kadar çokdur ki, Busayrî hazretlerinin
övmesi, onların yanında hiç kalmakdadır. Resûlullahı “sallallahü
aleyhi ve sellem” övmek ibâdetdir. Eshâb-ı kirâmın hepsi
övmüslerdir.
Bunlardan Hassân bin Sâbit ve Kâ’b bin Züheyrin
uzun medhleri meshûrdur. Kâ’b bin Züheyr, (Bânet sü’âd) kasîdesinde,
Busayrîden dahâ çok övmüsdü. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, bunu begenip, Kâ’bın önceki kusûrunu afv buyurmus
ve mubârek hırkasını ona hediyye etmisdi. Bu hırka-i
se’âdet, simdi Istanbulda Topkapı serâyındadır. Vehhâbî kitâbı,
Busayrînin kasîdesindeki, (Yâ ekremelhalkı mâ lî men e’ûzü bihi-
sivâke inde hulûl-i hâdisil-amemi) beytini yazarak, Resûlullahdan
istigâse sirkdir diyor. Bu beyt, (Ey bütün yaratılmısların
en üstünü ve en cömerdi olan yüce Peygamber! Son nefesimde,
sıgınacagım senden baska kimse yokdur) demekdir. Vehhâbî yazar,
Taberânînin bildirdigi hadîs-i serîfi yazarak, kuldan istigâse
etmek sirkdir diyor. Bu hadîs-i serîfde, bir münâfık, mü’minlere
sıkıntı veriyordu. Ebû Bekr-i Sıddîk, gidelim, Resûlullaha istigâse
edelim, ona sıgınalım dedi. Resûlullah da, (Bana istigâse olunmaz.
Allaha istigâse olunur) buyurdu. Vehhâbî, bu hadîs-i serîfi
ileri sürerek, Ehl-i sünnete hücûm etmek çabasındadır. Hâlbuki
hadîs-i serîf, herkesi her zarardan koruyan Allahü teâlâdır.
Koruyucu
sebebleri yaratan ve bu sebeblere koruma kuvvetini ve
te’sîrini veren Odur. O korumak istemese, sebebe kavusdurmaz.
Sebeb olsa da, te’sîr edemez demekdir. Hadîs-i serîf, (Bana
sıgınanlar,
te’sîri benden degil, Allahdan bilsin) demekdir. Hazret-i
Ebû Bekr, böyle oldugunu bilmiyor mu idi. Elbet biliyordu. Fekat
kıyâmete kadar gelecek olan mü’minlerin, onun bu sözünü
yanlıs anlamamaları için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
onun bu kısa sözünü açıkladı. Bunun için, bütün mü’minler,
her zemân, te’sîri yalnız Allahü teâlâdan bilirler. Imâm-ı Muhammed
Ma’sûm, (Mektûbât)ının birinci cildi, yüzonuncu mektûbunda
buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kendi kudretini sebebler altında
gizledi. Kudret sâhibi yalnız kendisi oldugunu bildirdigi gi-
– 125 –
bi, sebeblere yapısmagı emr buyurdu. Tâm müslimânın, sebeblere
yapısmasını ve sebeblere kuvvet veren yaratana güvenecegini
bildirdi. Ya’kûb aleyhisselâmın bu ikisini birlikde yapdıgını
Kur’ân-ı kerîmde bildirerek, onu övdü. Yûsüf sûresinde meâlen,
(Ya’kûb aleyhisselâm, bizim bildirdigimizi bilir. Fekat, insanların
çogu, takdîrin tedbîre gâlib oldugunu bilmezler) buyurdu. Tibyân
tefsîrinde, bu âyet-i kerîmeye (Müsrikler, Allahü teâlânın
Evliyâsına
ilhâm etdigi seyleri bilmezler) demisdir. Te’sîri sebeblerden
bilip, Allahü teâlânın kuvveti ile te’sîr etdiklerini bilmiyenler
sapıkdır.
Sebebleri ortadan kaldırmak isteyen de, Allahü teâlânın
hikmetini bilmemis, Allahü teâlânın, mahlûkları bos yere, fâidesiz
yaratmıs oldugunu söylemis olur. Insanları tenbellige sürükler.
Sebeblere te’sîr kuvvetini Allahü teâlânın verdigine inanan
ise, hak yola kavusmus olur. Her iki tehlükeden kurtulmus olur.
Yüzonuncu mektûbun tercemesi temâm oldu. Bu inceligi anlıyabilen,
yukarıdaki hadîs-i serîfi de dogru anlayabilir.
Imâm-ı Muhammed bin Sa’îd Busayrî “rahime-hullahü teâlâ”
sôfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Sâzilî olan Ebûl-Abbâs-i
Mürsînin yetisdirdigi Evliyâdandır. Ebül-Abbâs-i Mürsî de, Ebül-
Hasen-i Sâzilînin talebesidir. 695 [m. 1295] senesinde Mısrda vefât
etmisdir. Kendisine felc hastalıgı geldi. Bedeninin yarısı
hareketsiz
kaldı. Resûlullaha tevessül edip, insanların en üstününü öven meshûr
kasîdesini hâzırladı. Rü’yâda Resûlullaha okudu. Çok hosuna
gidip arkasından mubârek hırkasını çıkarıp, imâma giydirdi.
Bedeninin
felcli olan yerlerini mubârek eli ile sıgadı. Uyanınca, bedeni
saglam idi. Hırka-i se’âdet de arkasında idi. Bunun için, bu
kasîdeye
(Kasîde-i bürde) denildi. Bürde, hırka, palto demekdir. Imâm-ı
Busayrî “rahmetullahi aleyh” sevinerek, sabâh nemâzına giderken,
salâh ve zühd ile meshûr bir zâta rastladı. Imâma, kasîdeni
dinlemek isterim dedi. Benim kasîdelerim çokdur. Hepsini herkes
bilir dedi. Kimsenin bilmedigi bu gece Resûlullaha okudugunu
istiyorum
deyince, bunu hiç kimseye söylemedim. Nerden anladın
dedi. O zat da, imâmın rü’yâsını, oldugu gibi haber verdi. Vezîr
Behâeddîn
bu kasîdeyi isitince, hepsini okutup, saygı ile ayakda dinledi.
Hastalara okununca, iyi oldukları, okunan yerlerin derdlerden,
belâlardan emîn oldukları görüldü. Fâidelenmek için, inanmak
ve hâlis niyyet ile okumak lâzımdır.
Kasîde-i bürde, on kısmdır:
Birinci kısm, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” olan
sevginin
kıymetini bildirmekdedir.
Ikinci kısm, insanın nefsinin kötülügünü anlatmakdadır.
– 126 –
Üçüncü kısm, Resûlullahı övmekdedir.
Dördüncü kısm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
dünyâya tesrifini anlatmakdadır.
Besinci kısm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” düâlarının
hemen kabûl oldugunu bildirmekdedir.
Altıncı kısm, Kur’ân-ı kerîm övülmekdedir.
Yedinci kısm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
mi’racındaki
incelikleri bildirmekdedir.
Sekizinci kısm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
cihâdlarını
anlatmakdadır.
Dokuzuncu kısm, Allahü teâlâdan afv ve magfiret ve Resûlullahdan
“sallallahü aleyhi ve sellem” sefâ’at istemekdedir.
Onuncu kısm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” derecesinin
yüksekligi bildirilmekdedir.
Vehhâbî yazar, binlerce müslimânı sehîd etmis olan zâlimleri
övüyor. Onların, ma’sûm kanları damlıyan kılınclarını, islâm
mücâhidlerinin
mubârek kılınclarına benzetiyor da, Allahü teâlânın
yüce Peygamberini övmegi, puta tapanların putlarını övmelerine
benzetiyor. Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” övenlere
müsrik damgası vuruyor. Kâfirler putlarını hâlık, ma’bûd olarak
övmüsdü. Böyle övmek ancak Allahü teâlâ için olur. Müslimânlar,
yalnız Allahü teâlâyı böyle över. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve
sellem” överek mahlûkların en üstüne çıkarırız. Resûlullaha âsık
olan, Onu çok öven, islâm âlimlerinin hiçbiri, o yüce Peygamberi
hâlık ve ma’bûd derecesine çıkarmamıs. Allahü teâlâyı över gibi
övmemisdir. Bu kitâbı yazan, hak ile bâtılı birbirinden ayıramıyor.
Kitâbını, kâfirleri bildiren âyet-i kerîmelerle ve hadîs-i
serîflerle
doldurmus. Bunlara yanlıs ma’nâlar vererek, islâm âlimlerine
saldırmakda,
tesavvuf büyüklerine, Allahü teâlânın sevdigi müslimânlara
müsrik ve kâfir demekdedir. Bu vehhâbî kitâbını okuyanlar,
her sahîfesindeki âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i serîfleri görerek
aldanmakda, bunlara verilen bozuk ma’nâları dogru sanarak felâkete
sürüklenmekdedirler.
14 - Ikiyüzotuzdokuzuncu sahîfesinden baslıyarak diyor ki:
(Hadîs-i serîfde, insanların en kötüsü, kıyâmet kopacagı zemân diri
olanlardır ve kabrleri mescid yapanlardır buyuruldu. Islâmiyyetden
önce, mezârlar mescid yapılmısdı. Bu ümmetin sonra gelenleri,
câhiliyye ehlinden de ileri gitmis. Sıkısdıkları zemân, Allahı
unutuyorlar. Ölüleri ilâh yapıyorlar. Ölülerin, kendilerinden is-
– 127 –
tenilenleri yapacaklarına inanıyorlar. Abdülkâdir-i Geylânî[1] düâ
edenleri isitir ve yardım eder diyorlar. Onun gaybı bildigini
sanıyorlar.
Hâlbuki, o ölmüsdür. Böyle söyliyenler kâfirdir. Kur’ânı inkâr
etmis oluyorlar. Ibni Kayyım, mezârların üzerindeki kubbeleri
yıkmak vâcibdir dedi. Imâm-ı Nevevî, her ne niyyet ile olursa olsun,
kabr üzerine türbe yapmak harâmdır dedi. Mezârlıklar pis oldugu
için, orada nemâz kılınması yasak edildi diyenler yanılmakdadır.
Çünki, Peygamberlerin mezârları pis olmaz. Ibni Hacer-i
Hiytemî (Kebâir) kitâbında, mezâr üzerine kubbe yapmak büyük
günâhdır. Islâm hükûmet adamlarının bu kubbeleri yıkmaları lâzımdır.
Önce Imâm-ı Sâfi’înin türbesini yıkmalıdır, dedi).
Burada da müslimânlara iftirâ etmekdedir. Müslimânlar, hergün
bes kerre, Allahü teâlâya ibâdet ediyor. Ona yalvarıyorlar.
Böyle olan bir kimse için, Allahı unutuyor demek, açık bir
yalancılıkdır.
Müslimânlar ölüye tapınmaz. Allahü teâlânın sevdigi kullarının,
hattâ her ölünün, mezârda isitdigini, hadîs-i serîfler bildirdigi
için, Onun mezârına gidip, Onun sebebi ile Allahü teâlâya düâ
ediyorlar. Meyyitden vesîle olmasını, sefâ’at etmesini istiyorlar.
Ölü her diledigini yapamaz. Diri de, her diledigini yapamaz. Fekat,
Allahü teâlâ, sevdigi kullarının ve en önce Peygamberlerin düâlarını
kabûl buyuracagını söz vermisdir. Müslimânlar, Peygamberlerden
“aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâdan “rahime-hümullahü
teâlâ” birsey yapmalarını istemez. Allahü teâlânın birseyi
vermesi için düâ etmelerini ister. Evliyâ, kabr basına gelenin
diledigini
isitir. Bunu vermesi için, Allahü teâlâya düâ eder. Allahü teâlâ
da, düâsını kabûl eder.
Ibni Hacer-i Hiytemînin “rahime-hullahü teâlâ”[2] (Zevâcir)
kitâbının
yüzyirmibirinci sahîfesinden terceme yaparak, vehhâbî kitâbının
yalanlarını ortaya koyalım: Ibni Hacer, hadîs-i serîfleri
yazdıkdan sonra buyuruyor ki: Sâfi’î âlimlerinden birkaçı,
yukarıdaki
hadîs-i serîflerden alarak, altı seyin büyük günâh olduklarını
bildirmislerdir. Bunlardan biri, kabrleri mescid yapmakdır. Çünki,
hadîs-i serîfde, (Peygamberlerin kabrlerini mescid yapmayınız!)
buyuruldu. Kabrleri mescid yapanlara la’net edildi ve sâlihlerin
kabrlerini mescid yapanların, kıyâmet günü, insanların en kötüleri
olacakları bildirildi. Mezârı mescid yapmak demek, ona karsı
nemâz kılmak demekdir. Bunun içindir ki, Sâfi’î âlimlerimiz Pey-
– 128 –
[1] Abdülkâdir Geylânî 561 [m. 1166] da Bagdâdda vefât etdi.
[2] Ibni Hacer-i Mekkî 974 [m. 1566] da Mekkede vefât etdi.
gamberlerin ve Evliyânın mezârlarına karsı, onlara saygı olarak
nemâz kılmak harâm olur dediler. Harâm olması için, iki sart
lâzımdır.
Biri, kabrdekinin sayılı, büyük bilinen kimse olması, ikincisi,
nemâzın ona karsı olmasını niyyet etmekdir. Mezâra kandil yakmak
da, ölüye saygı için olunca, harâm olur. Mezâr etrâfında dönmek
de böyledir. Bunlar saygı için degil ise, mekrûh olacagı
anlasılmakdadır.
Kabre secde ederek saygı göstermek, ona tapınmak
olur. Bu ise büyük günâh, hattâ küfrdür. Hanbelî âlimlerinden
ba’zıları, kabr yanında saygı nemâzı kılmak büyük günâhdır ve
küfre sebeb olur. Böyle yapılan türbeleri yıkmalıdır dedi.
Ibni Hacer-i Mekkî Hiytemînin “rahime-hullahü teâlâ” (Fetâvâ-
yi kübrâ fıkhiyye)sinin Mısr baskısı, cenâze kısmında diyor ki,
(Her meyyitin gömüldügü umûmî kabristânda, mezâr üstüne türbe
yapılmaz. Bunları yıkmalıdır. Umûmî olmıyan mezârlıkdaki
türbelerin yanına meyyit gömmek için türbeleri yıkmak câiz
degildir.)
Onyedinci sahîfesinde diyor ki, (Umûmî olan kabristâna türbe
yapmak harâmdır. Yapılmıs olanı yıkmalıdır. Vakf olan kabristânda
ve sâhibinden izn almadan, bunun kabristânına binâ yapmak
da harâmdır. Kendi mülkünde veyâ baskasının izni ile onun
mülkünde türbe yapmak mekrûhdur). Yirmibesinci sahîfesinde
diyor ki, (Umûmî kabristânda türbe yapmak, çok yer kaplıyarak,
baskalarının ölülerini gömmelerine mâni’ oldugu için harâmdır.
Umûmî kabristândaki türbeleri yıkmalıdır. Sâfi’î âlimlerinden çogu
“rahime-humullahü teâlâ” bunun için, imâm-ı Sâfi’înin “rahime-
hullahü teâlâ” türbesinin yıkılmasına fetvâ vermisdir. Çünki,
bu türbe umûmî kabristândadır). Görülüyor ki, ibni Hacer-i Mekkî
“rahmetullahi aleyh” her türbe harâmdır ve yıkılmalıdır dememisdir.
Evliyânın kabrleri üzerine türbe yapmanın câiz oldugu (Câmi’ul
fetâvâ)da, (Kesf-ün-nûr)da ve (Üsûl-i erbe’a)da açık yazılıdır.
Zevâcir kitâbı, ikiyüzdokuzuncu sahîfesinde, gösteris için yüksek
ev yapmanın da büyük günâh oldugunu bildirmekdedir. Bu
hadîs-i serîflere uyarak, türbeleri yıkmayıp, Rıyâdda, Tâifde ve
Ciddede yapdırdıkları sefâhet ve fuhs evlerini yıkmaları vâcibdir.
Ikiyüzkırksekizinci sahîfesinde, (Kabrleri ziyâret ediniz! Bu
ziyâretler,
sizlere âhıret gününü hâtırlatır) hadîs-i serîfini yazıyor ve
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek annesinin
kabrini ziyâret buyurdugunu bildiriyor. Fekat bu hadîs-i serîf
kabrdekine istigâse etmegi, ondan birsey istemegi göstermez diyerek
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Evliyânın
– 129 – Kıyâmet ve Âhıret - F:9
türbelerini ziyâret etmegi kâfirlerin mezârlara tapınmalarına
benzetmege
kalkısıyor.
15 - Ikiyüzellidokuzuncu sahîfesinde, (Mescid-i nebevîye nemâz
kılmak için girenin, selâm vermek için, kabre gitmesi yasakdır.
Mescide her girisde, kabr-i Nebîye gitmege, imâm-ı Mâlik mekrûhdur
dedi. Sahâbe ve Tâbi’în mescide gelir. Nemâz kılar ve çıkarlardı.
Selâm vermek için kabre gelmezlerdi. Çünki, islâmiyyetde böyle
birsey emr edilmemisdir. Meyyitin rûhunun, kendi seklinde görünmesi
yalandır. Böyle görünmek, yalnız Mi’râc gecesi olmusdur.
Eshâbın yapmadıklarını, sonra gelenler yapdılar. Eshâbdan birkaçı,
yalnız uzakdan gelince, yalnız selâm vermek için kabre ugrardı.
Abdüllah ibni Ömer yoldan gelince, kabre ugrar selâm verirdi.
Baskasının böyle yapdıgı görülmedi. Ahmed Rıfâ’înin Peygamberin
elini öpdügü yalandır, uydurmadır. Hucre-i se’âdet önünde düâ
ederken, kabre dönmeyip kıbleye dönmek lâzım oldugu sözbirligi
ile bildirilmisdir. Hucre-i se’âdeti ziyâret için, uzak yerlerden
gelmek
hadîs ile yasak edilmisdir) diyor.
(Mir’ât-i Medîne) kitâbında diyor ki:
Hadîs-i serîfde, (Kabrimi ziyâret edene sefâ’atim vâcib oldu)
buyuruldu. Bu hadîs-i serîfi ibni Huzeyme ve Bezzâr ve Alî Dâre-
Kutnî[1] ve Süleymân Taberânî[2] “rahime-humullah” haber
vermekdedir.
Bezzâr hazretlerinin bildirdigi baska bir hadîs-i serîfde,
(Kabrimi ziyâret edene sefâ’atim halâl oldu) buyuruldu. Müslim-i
serîfdeki ve Ebû Bekr bin Mekkârînin “rahime-hullahü teâlâ”
(Mu’ceme) kitâbında bildirilen hadîs-i serîfde, (Bir kimse beni
ziyâret
etmek için gelse ve baska birsey için niyyeti olmasa, kıyâmet
günü, ona sefâ’at etmemi hak etmis olur) buyuruldu. Bu hadîs-i
serîf,
Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” ziyâret etmek için Medîne-
i münevvereye gelenlere, sefâ’at edecegini haber vermekdedir.
Imâm-ı Taberânînin ve Dâre-Kutnînin ve diger hadîs imâmlarının
“rahime-hümullahü teâlâ” bildirdikleri hadîs-i serîfde, (Hac
edip kabrimi ziyâret eden kimse, beni diri iken ziyâret etmis gibi
olur) buyuruldu. Ibni Cevzî “rahime-hullahü teâlâ” de, bu hadîs-i
serîfi haber vermekdedir. Dâre-Kutnînin haber verdigi baska bir
hadîs-i serîfde, (Hac edip de, beni ziyâret etmiyen kimse, beni
incitmis
olur) buyuruldu. Bu hadîs-i serîfi imâm-ı Mâlik “rahime-
– 130 –
[1] Dâre-Kutnî 385 [m. 995] de vefât etdi.
[2] Taberânî 360 [m. 971] de vefât etdi.
hullahü teâlâ” de bildirmisdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” ziyâret olunmak istemeleri, ümmetinin, bu yoldan da sevâb
kazanmaları içindir. Imâm-ı Beyhekînin haber verdigi hadîs-i
serîfde, (Bir kimse bana selâm verince, Allahü teâlâ, rûhumu geri
verir. Onun selâmına cevâb veririm) buyuruldu. Imâm-ı Beyhekî,
bu hadîs-i serîfe dayanarak, Peygamberler mezârlarında diridirler
buyurdu. Mubârek rûhunun geri verilmesi demek, yüksek makâmında
iken, selâm verene cevâb verir demekdir.
Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mezârlarında
diri oldugunu bildiren hadîs-i serîfler o kadar çokdur ki,
birbirlerini
kuvvetlendirmekdedirler. Meselâ, (Kabrimin yanında, benim
için okunan salevâtı isitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana
bildirilir)
buyurulmusdur. Bu hadîs-i serîfi Ebû Bekr bin Ebî Seybe
“rahmetullahi aleyhimâ” bildirmisdir ve altı büyük hadîs imâmının
kitâblarında vardır.
Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”dan ibni Ebiddünyânın
haber verdigi hadîs-i serîfde, (Bir kimse, bir tanıdıgının
kabrine ugrayıp selâm verse, meyyit onu tanır ve cevâb verir.
Tanımadıgı
meyyite selâm verirse, meyyit sevinir ve cevâb verir) buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, dünyânın her yerinde,
aynı zemânda salât ve selâm edenlerin herbirine ayrı ayrı
nasıl cevâb verir denilirse, günesin bir anda binlerce sehre ısık
salması
gibidir cevâbı verilir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
hazretlerine selâm verince, onu tanıdıgı ve cevâb verdigi
anlasılınca,
bir müslimân için bundan büyük bir seref ve se’âdet olabilir mi?
Ibrâhîm bin Bisâr “rahmetullahi aleyh”, (Hac etdikden sonra,
kabr-i se’âdeti ziyâret için Medîneye gitdim. Hücre-i se’âdet önünde
selâm verdim. Vealeykesselâm cevâbını isitdim) buyurmusdur.
Si’r:
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâdır bu,
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâdır bu!
Murâ’ât-i edeb sartiyle gir Nâbî bu dergâhe,
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-i Enbiyâdır bu!
Hadîs-i serîfde, (Ben öldükden sonra, diri iken oldugu gibi anlarım)
buyuruldu. Baska bir hadîs-i serîfde, (Peygamberler kabrlerinde
diri olup nemâz kılarlar) buyuruldu. Bu hadîs-i serîfler,
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrde, bilmedigimiz
bir hayât ile diri oldugunu göstermekdedir. Evliyânın büyüklerinden
Seyyid Ahmed Rıfâ’înin ve birçok Velîlerin “rahime-hümullahü
teâlâ”, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
– 131 –
verdikleri selâmın cevâbını isitdikleri ve Ahmed Rıfâ’înin,
Resûlullahın
mubârek elini öpmekle sereflenmis oldugu, çok saglam
kitâblarda yazılıdır. Bunlara yalandır demek günesi balçıkla
sıvamaga
benzer. Seyyid Ahmed Rıfâ’î, [512] de Basrada tevellüd,
578 [m. 1183] de Mısrda vefât etdi. Ikinci Abdülhamîd hân “rahime-
hullahü teâlâ” bunun türbesini ve mescidini ta’mîr ve fevkal’âde
tezyîn etdi. Islâm âlimlerinin büyüklerinden Celâleddîn
Abdürrahmân Süyûtî “rahime-hullahü teâlâ” (Seref-ül Muhkem)
adındaki kitâbında muhâliflere vesîkalarla cevâb vermekde,
Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” kabrinde diri olup, selâm
verenleri isitdigini isbât eylemekdedir. Bu kitâbında bildirdigi
hadîs-
i serîflerden biri (Mi’râc gecesinde, Mûsâ Peygamberi kabrinde
nemâz kılarken gördüm)dür. Bu hadîs-i serîfi, (Hilye) kitâbının
sâhibi Ebû Nu’aym “rahime-hullahü teâlâ” da bildirmekdedir.
Abdürrahmân Süyûtî, 911 [m. 1505] de Mısrda vefât etmisdir.
Ebû Ya’lânın “rahime-hullahü teâlâ”[1] (Müsned)inde bulunan
bir hadîs-i serîfde, (Peygamberler, kabrlerinde diri olup nemâz
kılarlar)
buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” son
hastalıgında,
(Hayberde yimis oldugum yemegin acısını her zemân
duyardım. O gün yidigim zehr, simdi ebherimi, ya’nî avort damarımı
koparmakdadır) buyurdu. Bu hadîs-i serîf, Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” sehîd olarak vefât etdigini bildiriyor. Allahü
teâlâ, Âl-i Imrân sûresinin yüzaltmısdokuzuncu âyetinde meâlen,
(Allah yolunda sehîd olanları, ölü sanmayınız! Onlar diridirler)
buyurdu. Resûlullah efendimizin de “sallallahü aleyhi ve sellem”
bütün sehîdler gibi kabrinde diri oldugu buradan da anlasılmakdadır.
Imâm-ı Süyûtî “rahmetullahi aleyh” kitâbında, (Yüksek derecedeki
Velîler “rahime-hümullahü teâlâ” Peygamberleri ölmemis
gibi görürler. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
Mûsâ aleyhisselâmı mezârında diri olarak görmesi bir [Mu’cize]
idi. Evliyânın da böyle görmeleri [Kerâmet]dir. Kerâmete inanmamak,
câhillikden ileri gelir) buyurmakdadır.
Ibni Habbân ve Ibni Mâce ve Ebû Dâvüdün “rahime-hümullahü
teâlâ” bildirdikleri hadîs-i serîfde, (Cum’a günleri bana çok
salevât
okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir) buyuruldu. Öldükden
sonra da bildirilir mi denildikde, (Toprak, Peygamberlerin vücûdünü
çürütmez. Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek ba-
– 132 –
[1] Ahmed Ebû Ya’lâ 307 [m. 920] de Mûsulda vefât etdi.
na haber vererek, ümmetinden falan oglu filân, sana selâm söyledi
ve düâ etdi der) buyurdu. Bu hadîs-i serîfler, Peygamberimizin
“sallallahü aleyhi ve sellem” mezârında, dünyâdakilerin bilemedigi
bir hayât ile diri oldugunu göstermekdedir. Zeyd bin Sehl
“radıyallahü
anh” buyurdu ki, bir gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” huzûrunda oturuyordum. Mubârek yüzü gülüyordu. Niçin
tebessüm buyurduklarını sordum. (Nasıl sevinmiyeyim? Biraz önce
Cebrâîl aleyhisselâm müjde getirdi: Allahü teâlâ buyurdu ki,
ümmetinden biri sana bir salevât söyleyince, Allahü teâlâ, ona
karsılık
on salevât eder dedi) buyurdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” diri iken, Eshâbına Allahü
teâlânın bir rahmeti oldugu gibi, öldükden sonra da bütün
ümmeti için, büyük ni’metdir. Iyiliklere sebebdir.
Mehâl bin Amr diyor ki, bir gün Sa’îd bin Müseyyib ile birlikde
“rahime-hümullahü teâlâ” Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ”
vâlidemizin odasının yanında oturuyordum. Birçok kimse ziyâret
için Hucre-i se’âdet önüne geldiler. Sa’îd, bunlara sasıp, ne kadar
ahmak adamlar! Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrde
sanıyorlar. Peygamberler kabrlerinde kırk günden ziyâde kalırlar
mı? dedi. Hâlbuki Sa’îd Medînedeki Harre denilen felâket gününde,
Kabr-i se’âdetden ezân sesi isitdigini haber vermisdir. Hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” evi sarıldıgı zemân, (Ben Medîneden
ve Resûlullahın yanından ayrılıp baska yere gitmem) buyurmusdur.
Mehâl bin Amrın Sa’îdden isitdim dedigi söz dogru olsaydı,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrini ziyâret için
çagırmazdı.
Söyle ki: Bilâl-i Habesî “radıyallahü teâlâ anh” Kudüsün
fethinden sonra, rü’yâsında Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve
sellem” aldıgı emr üzerine Medîneye gelip, Kabr-i se’âdeti ziyâret
etdi. Müslimânların halîfesi olan Ömer bin Abdül’azîz “radıyallahü
teâlâ anh” Sâmdan Medîneye husûsî me’mûrla salât ve selâm
gönderirdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” Kudüsü aldıkdan
sonra, Medîne-i münevvereye dönünce, önce Hucre-i se’âdete girip,
Resûlullahı ziyâret etdi ve salât ve selâm söyledi. [Sa’îd bin
Müseyyib, Medînedeki yedi meshûr âlimden biri olup, 91 [m. 710]
de Medînede vefât etmisdir.]
Yezîd bin Mehrî diyor ki, Sâmdan Medîneye gidiyordum. Mısr
vâlîsi olan Ömer bin Abdül’azîze “radıyallahü teâlâ anh”[1] ugradım.
Bana dedi ki, ey Yezîd! Resûlullahı ziyâret se’âdetine kavus-
– 133 –
[1] Ömer bin Abdül’azîz 101 [m. 720] de sehîd edildi.
dugun zemân benden salât ve selâm söylemeni ricâ ederim!
Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”, her seferden dönüsde,
Hucre-i se’âdete girer, önce Resûlullahı “sallallahü aleyhi
ve sellem”, sonra hazret-i Ebû Bekri, ondan sonra babası hazret-i
Ömeri “radıyallahü teâlâ anhümâ” ziyâret edip, her birine selâm
verirdi. Bunu, imâm-ı Nâfi’ “rahime-hullahü teâlâ” haber
vermekdedir.
Dogru oldugunu (Feth-ul Mecîd) vehhâbî kitâbı da yazmakdadır.
Hem, Peygamberin kabrini ziyâret etmek, islâmiyyetde
bildirilmemisdir diyor. Hem de, yalnız Abdüllah bin Ömer ziyâret
ederdi diyor. Baskaları ziyâret etmedi diyor. Hâlbuki, Eshâb-ı
kirâmın
çogunun “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ziyâret etdikleri,
kıymetli kitâblarda bildirilmisdir. [Nâfi’, Abdüllah bin Ömerin
“radıyallahü teâlâ anhümâ” âzâdlısı idi. 120 [m. 737] de, Medînede
vefât etdi.] Abdüllah ibni Ömerin islâmiyyetde izn verilmemis
bir seyi yapdıgını söylemek çirkin bir iftirâdır. Kitâbın yazarı,
isine geldigi zemân, Eshâb-ı kirâmı çok övmekde, isine gelmedigi
zemân da, böyle çok çirkin iftirâ yapmakdan sıkılmamakdadır.
Kabr-i se’âdeti ziyâret edip, salât ve selâm okumak câiz olmasaydı,
Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” böyle yapmazdı ve
onu gören Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yasak
oldugunu ona söylerlerdi. Onun yapması ve görenlerin ses
çıkarmamaları,
câiz ve sevâb oldugunu göstermekdedir. Imâm-ı
Nâfi’ “rahmetullahi aleyh” diyor ki, Abdüllah ibni Ömerin
Resûlullahın
kabri basına gelip, (Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!) dedikden
sonra, (Esselâmü aleyke yâ Ebâ Bekr!) dedigini ve sonra
(Esselâmü aleyke yâ ebî) dedigini, belki yüzden fazla gördüm.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, birgün mescid-i serîfe girip,
Fâtımanın
“radıyallahü anhâ” odası önünde çok agladı. Sonra Hucre-
i se’âdete girip, (Esselâmü aleyke yâ Resûlallah) dedi. Yine agladı.
Sonra, (Aleykümesselâm ya ehaveyye ve rahmetullah) diyerek,
hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere “radıyallahü anhümâ”
selâm verdi. Sonra çekilip gitdi.
Bunun için, fıkh âlimlerimiz “rahime-hümullahü teâlâ” hac vazîfesini
yapdıkdan sonra, Medîne-i münevvereye gelerek, Mescid-i serîfde
nemâz kıldılar. Sonra (Ravda-i mutahhera) ile minber-i münîri
ve Ars-ı a’lâdan efdal olan Kabr-i serîfi, sonra oturdukları,
yürüdükleri,
dayandıkları yerleri, vahy geldigi zemân dayandıkları
diregi ve mescid yapılırken ve ta’mîr edilirken çalısan ve para
vermekle
sereflenen Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin “radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în” geçdikleri yerleri ziyâret ederler, görmekle
bereketlenirlerdi.
Onlardan sonra gelen âlimler, sâlihler de, hacdan
– 134 –
sonra Medîneye gelirler, fıkh âlimlerimiz gibi yaparlardı. Bugüne
kadar hâcılar da, bunun için Medîne-i münevverede ziyâretler
yapmakdadırlar.
Âlimler, önce Medîneye mi gitmeli, yoksa Kabr-i se’âdeti hacdan
sonra mı ziyâret etmeli süâline baska baska cevâb verdiler.
Tâbi’înin
büyüklerinden Alkama ve Esved ve Amr bin Meymûn “rahime-
hümullahü teâlâ” önce Medîneye gitmeli dediler. Islâm âlimlerinin
günesi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ”
önce Hac yapmak, sonra Mekkeden Medîneye gitmek dahâ
iyi olur buyurdu. Ebülleys-i Semerkandînin “rahime-hullahü teâlâ”
fetvâsında da böyle yazılıdır. [Ebülleys Nasr Semerkandî, 373
[m. 983] de vefât etmisdir.]
Sultân ikinci Abdülhamîd hân “rahmetullahi aleyh”[1] zemânında
bundan dolayı Osmânlı hâcılarının iki bayram arasında Medîne-
i münevvereye gidip, hac zemânı gelince, Medîneden Mekkeye
gitmeleri âdet olmusdur. Hâcıların bir kısmı da, önce Mekkeye
gidiyor.
Arafâtdan sonra Medîneye gelip ziyâretleri yapıyorlar. Buradan
Yenbû’ iskelesine gelip vapurlara biniyorlar. Süveys kanalı
yolu ile memleketlerine dönüyorlardı.
(Sifâ-i serîf) kitâbının yazarı kâdî Iyâd ve Sâfi’î âlimlerinden
imâm-ı Nevevî ve Hanefî âlimlerinden ibni Hümâm “rahime-hümullahü
teâlâ” buyurdular ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” mubârek türbesini ziyâretin çok sevâb oldugu, icmâ’i
ümmet ile belli olmusdur. Vâcib diyen âlimler de vardır. Kabr
ziyâreti
sünnetdir. Kabrlerin en kıymetlisi olan (Hucre-i se’âdet)i ziyâret,
sünnetlerin en kıymetlisi olur. [Kâdî Iyâd 544 [m. 1150] de
Merrâkisde, Yahyâ Nevevî 676 [m. 1277] de Sâmda, Ibni Hümâm
Muhammed Sivâsî de 861 [m. 1456] de vefât etdiler.]
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Bakî kabristânını ve
Uhud sehîdlerini ziyâret ederdi. Hindistânın büyük âlimlerinden,
Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ” 1052 [m. 1642] de vefât
etdi. Fârisî (Medâric-ün-nübüvve) kitâbında Uhud gazvesini
anlatırken buyuruyor ki, Ebû Ferde “radıyallahü anh” buyurdu
ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, birgün Uhud
sehîdlerini
ziyâret etdi. (Ey ibâdete lâyık olan Rabbim! Senin bu kulun
ve Resûlün sâhidim ki, bunlar senin rızânı kazanmak için sehîd
oldular!)
dedikden sonra, bize dönerek, (Bir kimse bunları ziyâret
ederse ve selâm verirse, bunlar o selâm sâhibine cevâb verirler.
– 135 –
[1] Abdülhamîd hân 1336 [m. 1918] de vefât etdi.
Kıyâmete kadar, böyle cevâb verirler) buyurdu. Peygamberimiz,
Uhud sehîdlerini ziyârete gider, (Sabr etdiniz. Size selâm olsun!)
buyururdu. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ
anhümâ” de, halîfe iken, Uhud sehîdlerini ziyâret ederek, böyle
söylerlerdi. Fâtıma-ı Huzâiyye “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki,
Uhud meydânından geçiyordum. (Ey Resûlün amcası Hamza “radıyallahü
teâlâ anh”, sana selâm olsun!) dedim. (Allahın selâmı ve
rahmeti ve bereketi sana olsun!) cevâbını isitdim. Utâf bin Hâlid
Mahzûmî “rahime-hullahü teâlâ” teyzesinden haber verdi ki,
Uhud sehîdlerini ziyârete gitmisdi. Sehîdlere selâm verdi. Selâmına
cevâb verdiler ve (Biz sizi tanıyoruz) dediler.
Nisâ sûresinin altmısüçüncü âyetinde meâlen, (Onlar nefslerine
zulm etdikden sonra, gelirler. Allahü teâlâdan afv dilerler. Resûlüm
de, onlar için istigfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tevbeleri
kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar) buyuruldu. Bu
âyet-i kerîme, Kabr-i se’âdeti ziyâret etmegi emr etmekdedir. Bu
âyet-i kerîme, hem erkekler içindir, hem de kadınlar içindir.
Kabr-i se’âdeti ziyâret ederken, bu âyet-i kerîmeyi okumanın
müstehab oldugu bildirilmisdir.
Imâm-ı Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, Muhammed bin
Harb Hilâlîden “radıyallahü teâlâ anh” isitdim. Dedi ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” defn olundukdan üç gün sonra,
Hucre-i se’âdeti ziyâret edip, bir köseye oturmusdum. Bir köylü
gelip, kendini Kabr-i se’âdet üzerine atdı. Kabr-i serîf üstünden
toprak alıp, yüzüne gözüne saçdı. Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi
ve sellem”! Hak teâlâ senin için buyuruyor, diyerek yukarıdaki
âyet-i kerîmeyi okudu. Ben, nefsime zulm etdim. Istigfâr için seni
vesîle ediyorum, dedi. Kabr-i se’âdetden bir ses gelerek, sana müjde
olsun! Günâhların afv edildi dedigi isitildi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Uhud sehîdlerini ziyâret
için, Medîneden Uhuda tesrîf etmisdir. Bundan dolayı, Kabr-i
se’âdeti ziyâret için, Medîne-i münevvereye gitmek de elbette ibâdet
olur. Bunun çok sevâb oldugunu, islâm âlimleri “rahime-hümullahü
teâlâ” sözbirligi ile bildirmislerdir.
(Yalnız üç mescide ziyâret için gidilir) hadîs-i serîfi, Kabr-i
se’âdeti ziyâret için Medîne-i münevvereye gitmenin çok sevâb
oldugunu
göstermekdedir. Bu ziyâreti yapmıyanlar, bu çok sevâbdan
mahrûm kalırlar. Belki de, vâcibi terk etmis olacaklardır. Bu
üç mescidden baskasını ziyâret için, uzak yola çıkmak, Allah rızâsı
için olursa câizdir. Baska niyyetlerle olursa harâmdır. [Bu üç
mescid: Mescid-i harâm ve mescid-i Nebevî ve mescid-i Aksâdır.]
– 136 –
Süâl: Imâm-ı Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Kabr-i
se’âdet yanında ziyâretcilerin kabre yaklasmalarına izn vermezdi.
Imâm-ı Zeynel’âbidîn “radıyallahü anh”[1] de, Resûlullahın
“sallallahü
aleyhi ve sellem”, (Kabrimi bayram yeri yapmayınız! Evlerinizi
mezârlık yapmayınız! Bulundugunuz yerde bana salât ve
selâm söyleyin! Söyledikleriniz bana bildirilir) buyurdugunu
söyliyerek,
Kabr-i se’âdete yaklasmaga izn vermezdi. Buna ne dersiniz?
Cevâb: Bu sözler, (yalnız üç mescide ziyâret için gidilir) hadîs-i
serîfine uygun degildir. Fekat, bu iki imâmın sözü, ziyâretde
saygısızlık
yapanlar için olsa gerekdir. Hattâ imâm-ı Mâlik “rahmetullahi
aleyh”, Kabr-i se’âdet yanında çokca oturmaga izn vermemisdir.
Imâm-ı Zeynel’âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” Hucre-i se’âdeti ziyâret
ederdi. (Ravda-i mutahhera) tarafındaki direk yanında durup,
selâm verirdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek
basının, hucrenin bu tarafında oldugu, bundan anlasılırdı.
Resûlullahın mubârek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne”
odaları (Mescid-i se’âdet) içine katılmazdan önce, burası, ziyâret
yeri idi. Hucre-i se’âdetin kapısı önünde durup selâm verirlerdi.
Hârun bin Mûsâ Hirevî, ceddi Alkamaya sordu ki, Peygamberimizin
mubârek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne” odaları
Mescid-i se’âdete katılmazden önce Kabr-i se’âdet hangi tarafından
ziyâret olunurdu? Alkama, hazret-i Âisenin vefâtından önce,
Hucre-i se’âdet kapısı kapatılmamıs oldugundan, bu kapı önünden
ziyâret olunurdu cevâbını verdi.
Hadîs âlimlerinden hâfız Abdül’azîm Münzirî “rahime-hullahü
teâlâ, (Kabrimi bayram yeri yapmayınız!) hadîs-i serîfi için,
elinizden
geldigi kadar sık ziyâret ediniz demekdir, dedi. Ya’nî, (Benim
kabrimi, yılda bir iki kerre ziyâret etmekle bırakmayınız! Her vakt
ziyâret ediniz!) demekdir dedi. (Evlerinizi mezârlık yapmayınız!)
hadîs-i serîfi de, evlerinizi nemâz kılmamakla mezârlıga
benzetmeyiniz
demekdir dedi. Mezârlıkda nemâz kılmak câiz olmadıgı için,
Abdül’azîm-i Münzirînin sözü dogru olmakdadır. Âlimlerin çoguna
göre, Kabr-i se’âdeti ziyâret için, bayram günleri gibi belli
zemânlar
ayırmayın demekdir dediler. Yehûdîler ve hıristiyanlar
Peygamberlerin mezârlarını ziyâret etmek için çalgılı, oyunlu
toplantı
yaparlardı. Abdül’azîm Münzirî, 656 [m. 1257] de Mısrda vefât
etdi.
– 137 –
[1] Zeynel’âbidîn Alî 94 [m. 713] de sehîd edildi.
Bunlardan anlasılıyor ki, Kabr-i se’âdeti ziyâret için gelenler,
selâm verip düâ etdikden sonra, durmayıp gitmelidir. Müslimânlar,
Kabr-i se’âdeti ziyâret etmegi, ibâdet ve çok sevâb bilmeli. Ne
kadar uzak olursa olsun, ziyâret için Medîne-i münevvereye gitmeli.
Sık sık ziyâret etmege çalısmalıdır. Ya’nî hac farîzası ömründe
bir kerre oldugu gibi, Medîne-i münevvereye gitmegi de, ömründe
bir kerreye bırakmamalıdır. Gücü yetdikçe gidip ziyâret etmeli.
Fekat, (Hucre-i se’âdet) önünde çok durmamalıdır.
Islâm âlimlerinin günesi Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ”,
müstehabların en üstünlerinden olan, Kabr-i se’âdetin ziyâreti,
vâcib
derecesine yakın bir ibâdetdir buyurdu.
Kabr-i se’âdeti ziyâret etmegi adak yapanların, sâfi’î mezhebine
göre, bu adaklarını yapmaları lâzım olur. Baska mezârları ziyâreti
nezr edenlerin, bu adaklarını yapmaları için sözbirligi yok ise
de, adaklarını yapmaları dahâ iyi olur.
Mescid-i harâmı yürüyerek ziyâreti nezr edenlerin, bu adaklarını
yapmaları lâzımdır. Çünki, (Mescid-i harâm) içinde, hac farîzeleri
yapılmakdadır. (Mescid-i se’âdet)de ise, Kâ’be-i mu’azzamadan
ve Kudüsdeki (Mescid-i aksâ)dan dahâ kıymetli olan (Kabr-i
se’âdet) vardır. Bu mubârek mescide yürüyerek gitmegi nezr etmek,
Kabr-i serîfi ziyâret etmegi de niyyet etmek oldugu için, bu
nezri yerine getirmek de, elbet lâzım olur.
(Kâ’be-i muazzama)yı ziyâret için yapılan nezri yerine getirmek
dört mezhebde de lâzımdır. Mescid-i se’âdet ile Mescid-i aksânın
ziyâreti için yapılan nezri yerine getirmek lâzım oldugunda
sözbirligi olmadı. Bu ayrılık, Mescid-i se’âdeti ziyâret içindir.
Kabr-i se’âdeti ziyâret için nezr yapanların, bu adaklarını yerine
getirmeleri lâzımdır.
Süâl: Ebû Muhammed bin Ebû Zeydden “rahime-hullahü teâlâ”
soruldu ki, vekîl olarak hacca gönderilen ve Kabr-i se’âdeti de
ziyâret etmesi emr olunan kimse, hac edip, Kabr-i se’âdeti ziyâret
etmeden geri dönse, ziyâret için, kendisine verilmis olan parayı
geri
vermesi lâzım olur mu?
Cevâb: Ibni Zeyd “rahmetullahi aleyh” cevâbında buyurdu ki,
bu parayı geri vermesi lâzım olur. [Abdüllah Ebû Muhammed bin
Zeyd, mâlikî âlimlerinin büyüklerindendir. 389 [m. 999] da vefât
etdi.]
Kabr-i se’âdeti ziyâret için imâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ”
buyurdu ki, Mescid-i serîfe girdikde, kıbleyi arkaya almalı, yüzünü
Hucre-i se’âdete karsı dönmelidir. Edeb ve saygı ile, selâm
– 138 –
verip, salevât-ı serîfe okumalıdır. Mescid-i serîfe girince, önce
iki
rek’at (Tehıyye-tülmescid) nemâzı kılmalıdır. Bunu (Ravda-i
mutahhera)
içinde kıldıkdan sonra, (Muvâcehe-i se’âdet) karsısında
durup, önce Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, sonra hazret-
i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere “radıyallahü anhümâ” selâm
vermeli, sonra belli düâları okumalıdır. Çünki, Resûlullah
“sallallahü
aleyhi ve sellem” ve her mü’min, ziyârete gelenleri ve bunların
selâmlarını, düâlarını isitirler. Diledigi gibi ve hâtırına
geldigini
söyleyerek düâ etmek câiz ise de, âlimlerin bildirdikleri belli
düâları
okumak dahâ fâideli olur.
Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki,
ben Medînede iken, sâlihlerden Eyyûb-i Sahtiyânî “rahime-hullahü
teâlâ” gelip, Mescid-i serîfe girdi. Yüzünü Kabr-i nebevîye döndü.
Kıble arkasında kaldı. Ayakda agladı. [Eyyûb-i Sahtiyânî, 131
[m. 748] de, Basrada vefât etdi.]
Ebülleys-i Semerkandînin[1] imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeden “rahime-
hümallahü teâlâ” haber verdigine göre, kıbleye dönülür.
Hucre-i se’âdet arkada kalır. Seyh Kemâleddîn ibni Hümâm,
imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin “rahime-hümallahü teâlâ” Müsnedinde
bildirdigi üsûle bakılırsa, Ebülleys ile ona uyanların
bildirdikleri,
Imâm-ı a’zamın önceki ictihâdı oldugu anlasılır. Sonra,
Hucre-i se’âdete karsı ziyâret edilmesini bildirmisdir. Abdüllah
ibni
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” de, Hucre-i se’âdete dönerek
selâm vermelidir dedi.
Ibni Cemâ’a “rahime-hullahü teâlâ” (Menâsik) kitâbında,
(Kabr-i se’âdeti ziyâret eden, Resûlullahın mubârek bası bulunan
köseyi sol tarafına ve kıbleyi sag tarafına alıp, köseden iki metre
kadar uzakda durmalıdır. Sonra kıble dıvarını yavas yavas arkaya
alıp, (Muvâcehe-i se’âdet) penceresine karsı oluncaya kadar
dönmelidir.
Tam Kabr-i se’âdete dönünce selâm vermelidir) demekdedir.
[Muhammed ibni Cemâ’a, sâfi’î âlimlerinden olup, 733 [m.
1333] de Sâmda vefât etdi.]
Görülüyor ki, Hucre-i se’âdetin, Ravda-i mutahhera kösesi ile
kıble duvarı arasına gelip mubârek bası sol tarafa almalı. Iki metre
uzak durmalı. Sonra yavas yavas, Hucre-i se’âdete dogru dönmeli
ve Kıbleyi arkaya almalıdır. Sonra salât ve selâm verip, düâ
etmelidir. Imâm-ı Sâfi’î ve baska imâmlar “rahmetullahi teâlâ
aleyhim
ecma’în”, böyle ictihâd buyurmuslardır. Simdi de böyle zi-
– 139 –
[1] Ebülleys Nasr Semerkandî 373 [m. 983] de vefât etdi.
yâret edilmekdedir.
Resûlullahın mubârek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne”
odaları, Mescid-i se’âdete katılmadan önce, Hucre-i se’âdetin
kıble tarafında yer pek azdı. Muvâcehe-i se’âdete karsı durmak
güçdü. Ziyâretçiler, Hucre-i se’âdetin Ravda-i mutahhera dıvarındaki
kapısı önünde kıbleye karsı durup, selâm verirlerdi. Sonra
imâm-ı Zeynel’âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” Ravda-i mütahherayı
arkaya alıp, selâm verirdi. Mubârek zevcelerin odaları, mescide
katıldıkdan sonra, (Muvâcehe-i serîfe) penceresi önünde durup
ziyâret
edildi.
Din imâmları, Medîne-i münevverede kalacaklar ve ziyâretçiler
için birçok edeb ve sartlar bildirmislerdir. Bu sartlar ve edebler,
fıkh ve menâsik kitâblarında yazılıdır. (Mir’ât-ül-Haremeyn)
kitâbının
yazarı Eyyûb Sabri pâsanın “rahime-hullahü teâlâ” (Tekmile-
tül-menâsik) kitâbında hepsi yazılıdır.
Islâmiyyetde ilk yapılan türbe, Resûlullahın medfûn oldugu
(Hucre-i muattara)dır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimiz, çok sevdigi zevcesi Âise “radıyallahü anhâ” vâlidemizin
odasında, hicretin onbirinci 11 [m. 632] senesi, Rebî’ulevvel ayının
onikinci pazartesi günü, ögleden önce vefât etdi. Çarsamba gecesi,
bu odaya defn edildi.
Âise “radıyallahü anhâ” hazretlerinin odası, üç metre yüksekliginde,
kerpiçle hurma dallarından yapılmısdı. Biri garb, öteki simâl
tarafında iki kapısı vardı. Garb kapısı, Ravda-i mutahhera
tarafındadır.
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, onyedi
senesinde, Mescid-i se’âdeti genisletirken, Hucre-i se’âdetin
etrâfına kısa bir tas dıvar çevirdi. Abdüllah bin Zübeyr
“radıyallahü
teâlâ anh” halîfe iken, bu dıvârı yıkıp, siyâh tas ile yeniden
saglam
yapdırdı. Bu dıvarın üstü açık olup, simâl tarafında bir kapısı
vardı. Abdüllah bin Zübeyr, 73 [m. 692] de sehîd edildi. Hazret-i
Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, kırkdokuz senesinde vefât edince,
vasıyyeti geregince, hazret-i Hüseyn, kardesinin “radıyallahü
anhümâ”
cenâzesini Hucre-i se’âdet kapısına getirip, düâ ve istigâse
edecegi zemân, buraya defn edeceklerini sanarak, içeri sokmasını
istemiyenler oldu. Gürültüyü önlemek için, içeri sokulmayıp, Bakî’
kabristânına defn olundu. Ileride böyle hâller olmaması için,
dıvarın
ve odanın kapısını dıvarla örüp kapatdılar.
Emevî halîfelerinin altıncısı olan Velîd “rahime-hullahü teâlâ”
Medîne vâlîsi iken, dıvârı yükseltdi ve üzerini küçük bir kubbe ile
örtdü. Üç kabr, dısardan görülemez ve içeri girilemez oldu. Ömer
bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh”, Medîne-i münevvere vâlîsi i-
– 140 –
ken, 88 [m. 707] de, halîfe Velîdin emri ile, zevcât-ı tâhirâtın
“radıyallahü
teâlâ anhünne” odalarını yıkdırıp, Mescid-i se’âdeti genisletirken,
etrâfına ikinci bir dıvar yapdırdı. Bu dıvar bes köseli idi.
Hiç kapısı yokdu.
Irakda Zengîlerin idâre etdigi Atabekler devletinin vezîri,
ya’nî basvekîli ve Salâhuddîn-i Eyyûbînin[1] amcası oglu olan
Cemâleddîn-
i Isfehânî “rahime-hullahü teâlâ”, 584 [m. 1189] senesinde,
Hucre-i se’âdetin dıs dıvarı etrâfına sandal ve abanos agaçlarından
bir parmaklık yapdırdı. Parmaklık, mescidin tavanına kadar
yüksekdi. Fekat, birinci yangında yandı. Altıyüzseksensekiz
(688 [m. 1289]) senesinde demirden yapılıp yesile boyandı. Bu
parmaklıga (Sebeke-i se’âdet) denir. Sebeke-i se’âdetin kıble
tarafına
(Muvâcehe-i se’âdet), sark tarafına (Kadem-i se’âdet),
garb tarafına (Ravda-i mutahhera) ve simâl tarafına (Hucre-i Fâtıma)
denir. Mekke-i mükerreme sehri, Medîne-i münevvere sehrinin
cenûbunda oldugu için, Mescid-i nebînin ortasında, ya’nî
Ravda-i mutahherada, kıbleye dönen kimsenin sol tarafında
Hucre-i se’âdet, sag omuzu tarafında ise, Minber-i serîf bulunur.
232 [m. 847] senesinde, Sebeke-i se’âdetin bulundugu yer ile
dıs dıvarlarının arasına ve bu yerin dısına mermer dösendi.
Mermerler,
zemân zemân degisdirildi. Son olarak sultân Abdülmecîd
hân “rahime-hullahü teâlâ” dösetdi.
Hucre-i se’âdetin bes köseli dıvârları yapılırken üzerlerine bir
de küçük kubbe yapılmısdı. Bu kubbeye (Kubbe-tün-nûr) denir.
Osmânlı pâdisâhlarının “rahime-hümullahü teâlâ” gönderdikleri
(Kisve-i serîfe) bu kubbe üzerine örtülürdü. Kubbe-tün-nûr üzerine
gelen, Mescid-i se’âdetin büyük yesil kubbesine (Kubbe-tülhadrâ)
denir. Sebeke-i se’âdet denilen parmaklıgın dıs tarafına
örtülen kisve, Kubbe-i hadrâ altındaki kemerlere asılırdı. Bu iç
ve dıs perdelere (Settâre) denir. Sebeke-i se’âdetin sark, garb,
simâl
taraflarında birer kapısı vardır. Sebeke-i se’âdet içine harem-i
serîf agalarından baska kimse giremez. Dıvarların içine ise, hiç
kimse giremez. Çünki kapıları ve pencereleri yokdur. Yalnız kubbe
ortasında ufak bir delik olup, tel kafes ile kapalıdır. Bu deligin
hizâsında olarak, Kubbe-i hadrâya da bir delik açılmısdır. Mescid-
i serîf kubbesi 1253 [m. 1837] senesine kadar kursun renginde
idi. Sultân Mahmûd-i Adlî hânın “rahmetullahi aleyh” emri ile
yesile boyandı. 1289 [m. 1872] da, sultân Abdül’azîz hânın “rah-
– 141 –
[1] Salâhuddîn Eyyûbî 589 [m. 1193] de Sâmda vefât etdi.
metullahi aleyh”[1] emri ile yeniden boyandı.
Mescid-i se’âdeti ta’mîr ve tezyîn için sultân Abdülmecîd hân
“rahime-hullahü teâlâ” kadar çok para harc eden ve gayret eden
hiçbir kimse olmamısdır. Haremeyni ta’mîr için yediyüzbin altın
sarfetmisdir. Ta’mîr 1277 [m. 1861] de temâm olmusdur. Hergün
Resûlullaha bir hizmetde bulunmusdur. Bu yolda kesf ve kerâmetleri
de görülmüsdür. Sultân Abdülmecîd hân, Mescid-i nebevînin
eski seklini, Istanbulda Hırka-i serîf câmi’inde bulundurmak
için emr buyurmus, bunun için, 1267 senesinde, mühendis
mektebi hocalarından binbası ressam hâcı Izzet efendi “rahimehullahü
teâlâ” Medîneye gönderilmisdir. Izzet efendi her yeri ölçerek
elliüç def’a küçültülmüs bir modelini yapıp Istanbula gönderdi.
Sultân Abdülmecîd hânın yapdırdıgı (Hırka-i serîf) câmi’ine
kondu.
Abdülmecîd hânın ta’mîrinden sonra, kıble dıvarı ile Sebeke-i
se’âdet arası yedibuçuk metre, sark dıvarından Kadem-i se’âdet
sebekesine altı metre, Sebeke-i Sâmî genisligi onbir metre,
Muvâcehe-
i serîfe sebekesi genisligi onüç metre, Muvâcehe-i serîfe sebekesi
ile sebeke-i Sâmî arasındaki uzunluk ondokuz metredir.
Mescid-i nebevînin kıble tarafında genisligi yetmisyedi metre,
Kıble dıvarından, dıvâr-ı Sâmîye kadar uzunlugu yüzonyedi metredir.
Hucre-i se’âdet ile minber-i serîf arası olan (Ravda-i mutahhera)
genisligi ondokuz metredir. Bu ölçüler, bir Medîne zrâ’ı kırkiki
santimetre olduguna göredir. Hanefî fıkh kitâblarındaki ser’î
zrâ ise, kırksekiz santimetredir.
Süûd ogullarından Abdül’azîz, Osmânlıların Haremeyn-i serîfeyne
olan mu’azzam hizmetlerini gizlemek, Osmânlıların gözleri
kamasdıran zînetli, kıymetli eserlerini yok etmek için, 1368 [m.
1949] târîhinde emr ederek, Mescid-i nebevîyi yeniden ta’mîre ve
tevsî’a basladılar. 1370 de baslayıp, 1375 de bitirdiler. Bütün
sahâsı
11648 metre-kare oldu. Bundan evvel 9000 metre-kare idi.
Sark ve garb dıvarlarının uzunlugu 128, simâl dıvarının uzunlugu
91 metre oldu. Ravaklar ya’nî kemerler içinde 232 direk vardır.
Yeni yapılan iki minâreden herbiri 70 metre yükseklikdedir.
Mekkedeki Mescid-ül-harâm 1375 [m. 1955] de genisletildi.
29127 metre-kare iken 160168 metre-kare oldu. 7 minâresi 90
metre yüksekdir. Safâ ve Merve tepelerinin üzerleri de örtülerek,
Mescid-ül-harâm ile birlesdirildi. Birçok yerlerin ismlerini degis-
– 142 –
[1] Abdül’azîz hân 1293 [m. 1876] da sehîd edildi.
dirip kendi ismlerini koydular.
Medînenin bir dânecik (Bakî’) kabristânına ilk olarak Osmân
bin Ma’zûn “radıyallahü anh” defn edildi. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bu süt kardesinin kabrine mubârek eli ile büyük
bir tas dikdi. Kabr tası dikmek sünnet oldugu bundan
anlasılmakdadır.
Medîne-i münevveredeki türbeleri mezhebsizler yıkmısdı.
Ikinci sultân Mahmûd hân,[1] hepsini yeniden yapdırdı. Birinci cihân
harbinden sonra, Ingilizler burasını Osmânlılardan alıp, Abdül’azîze
verdiler. Tekrâr hepsini yıkdırdı. Mubârek binâları, hattâ
Zemzem kuyusu üzerinde, birinci Abdülhamîd hânın “rahimehullahü
teâlâ” yapdırmıs oldugu san’at eseri binâyı yıkdılar. Resûlullahın
dünyâya tesrîf etdigi mubârek evi de yıkdılar. Yerine çarsı
yapdılar.
Hucre-i se’âdetden sonra ilk yapılan türbeler, Bakî’ kabristânında,
Resûlullahın mubârek zevcelerinin kabrleri üzerine yapılmıs
olan kubbedir. Zeyneb bint-i Cahs “radıyallahü anhâ” vâlidemiz
pek sıcak günde vefât etmisdi. Hazret-i Ömer, kabr kazılırken,
cemâ’ati günesden korumak için, kabr üzerinde çadır kurdurdu.
Çadır, uzun zemân kabr üzerinde kaldı. Bundan sonra, kabrler
üzerine çadır, çardak, zemânla, türbeler yapıldı. Islâmiyyetde
ilk tabut da, yine Zeyneb vâlidemiz için yapıldı. Hazret-i Ömer
“radıyallahü anh”, cenâzeye mahremlerinden baskasının gitmesine
izn vermemis, Eshâb-ı kirâm bundan üzülmüsdü. Esmâ bint-i
Ümeys, (Habesde tabut gördüm. Cenâzeyi örtüyor) dedi. Bunun
anlatdıgı seklde tabut yapılıp, bütün Eshâb ile birlikde gidilerek
defn edildi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, her sene
Uhud sehîdlerini ziyâret ederdi. (Hurre-i Vâkum) denilen yerde
durup, sehîdlere selâm verirdi. Hicretin sekizinci senesinde
ziyârete
gidince, herbirine ayrı ayrı selâm verdi. (Bunlar sehîddir. Ziyâret
edenleri tanırlar. Selâm verince isitir, cevâb verirler) buyurdu.
Fâtıma-tüz-Zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretleri de, hazret-i Hamzanın
“radıyallahü teâlâ anh” kabrini her iki günde bir ziyâret
eder, yeri unutulmamak için, isâret kordu. Her Cum’a gecesi gidip,
uzun nemâz kılar, çok aglardı.
Imâm-ı Beyhekî “rahime-hullahü teâlâ”[2] bildiriyor ki, Abdullah
ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, Cum’a
– 143 –
[1] Mahmûd hân 1255 [m. 1839] da vefât etdi.
[2] Beyhekî Ahmed 458 [m. 1066] da Nisâpurda vefât etdi.
günü, günes dogmadan önce, babam hazret-i Ömer ile, sehîdleri
ziyârete
gitdik. Babam hepsine selâm verdi. Selâmına cevâb isitdik.
Bana, sen mi cevâb verdin dedi. Hayır, sehîdler cevâb verdiler
dedim.
Beni sag tarafına geçirip, herbirine ayrı ayrı selâm verdi. Her
kabrden, üçer def’a cevâb isitdik. Babam, hemen secdeye kapandı.
Allahü teâlâya sükr eyledi. Hazret-i Hamza ile, kızkardesinin oglu
Abdüllah bin Cahs ve Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü anhüm ecma’în”
bir kabrdedir. Yetmis sehîdden, geri kalanları da, ikisi üçü
bir kabrdedir. Birkaçı da Bakî’ kabristânındadır. [Bu sehîdlerin
hepsinin ismleri, (Mir’ât-i Medîne)de yazılıdır.]
16 - Ikiyüzelliyedinci sahîfesinde, (Ebû Dâvüdün rivâyet etdigi
hadîsde bana salevât okuyunuz! Her nerede okursanız okuyunuz,
bana bildirilir denildi. Demek ki, uzakda yakında okumak arasında
ayrılık yokdur. Kabri bayram yeri gibi yapmaga hâcet yokdur)
diyor.
Hucre-i se’âdeti ziyârete ihtiyâc olmadıgını göstermek için,
Resûlullahın,
salât ve selâmdan haber aldıgını yazmıs, farkında olmıyarak,
kendi kendisini yalanlamısdır. Ölü his etmez, duymaz diyordu.
Simdi de, haber aldıgını yazıyor.
Dörtyüzonaltıncı sahîfesinde, (Ölüler kendilerine söylenileni
duymazlar. Ölüden düâ, sefâ’at istemek, ona tapınmak olur) diyor.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisine okunulan
salevâtdan haberdar oldugunu yazması ve yukarıdaki yazısı,
birbirlerine uymamakdadır. Bundan baska, Ebû Dâvüddeki
hadîs-i serîflerden birini yazıyor. Ikincisini yazmak isine
gelmiyor.
Hadîs âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ”,
(Medâric-ün-nübüvve) kitâbının üçyüzyetmissekizinci sahîfesinde
diyor ki, Ebû Dâvüdün Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anhümâ”
haber verdigi hadîs-i serîfde, (Bir kimse bana selâm verince,
Allahü teâlâ, rûhumu bana geri verir. Onun selâmını isitir, cevâb
veririm) buyuruldu. Ibni Asâkirin “rahime-hullahü teâlâ” haber
verdigi hadîs-i serîfde, (Kabrim yanında, bana salevât okununca,
o salevâtı isitirim) buyuruldu.
17 - Ikiyüzyetmisbir ve sonraki sahîfelerinde, (Ümmetimin üzerine
sapık imâmlar gelmesinden korkuyorum buyuruldu. Ya’nî,
müslimânları sapıtdıran âmirler, âlimler gelecek, kitâba uymıyan
fetvâlar vereceklerdir. Bunlardan birçogu derdleri, dilegi olan,
mezârıma gelsin, dilegini ona veririm derler. Ben Allaha çok
yaklasdım.
Ibâdet yapmak, benden afv edildi der. Evliyâ, diledigine
yardım eder. Dilekler, onlardan istenilir. Sıkısanlar, onların
dirilerine
ve ölülerine sarılınca se’âdete kavusurlar. Onlar dilediklerini
– 144 –
yapar. Kerâmet gösterirler. Levhilmahfûzu bilirler. Insanların gizli
düsüncelerini anlarlar. Peygamberlerin ve Evliyânın mezârlarına
türbe yapdırırlar. Bunlar, Allahdan baska seylere tapınmakdır.
Hadîsde, münâfıklar hak sözleri söyliyerek aldatırlar denildi.
Hadîsde,
ümmetimden çokları putlara tapınmadıkça kıyâmet kopmaz
denildi. Kabrlere tapınan, Allaha sirk edinenler, buna ne
diyecekler?
Son senelerde putlara tapınmak fitnesi o kadar artdı ki, kimse
görmez oldu. Muhammed bin Abdülvehhâb ortaya çıkıp, bunu önledi.
Hükûmetler buna karsı durmak istediler ise de, adı her yere
yayıldı. Buna inanan da, inanmıyan da çok oldu. Ebû Tâhir diyor
ki, Sü’ûd ogulları, Abdülvehhâb oglunun tevhîd bayragını Arabistânın
her yerine ulasdırdı. Sirkin yayılmasını önlemek, sirki yok etmek
lâzımdır. Kabrler üzerine yapılan türbeler de böyledir. Her
türbe puthâne olmusdur. Yeryüzünde bunları hiç bırakmamalıdır.
Bunların çogu Lât ve Uzzâ putları gibidir. Müslimânların çogu
müsrik oldu. Ümmetimden otuz deccâl çıkacakdır hadîsi meshûrdur.
Seyyid Muhammed Sıddîk bin Hasen hân[1] (Kitâb-ül-izâga)
sında, bu deccâllardan birinin firenk habîsi gulâm Ahmed Kadıyânî
oldugunu yazmakdadır. Bu hindli kâfir, önce Mehdî oldugunu
söyledi. Sonra, hıristiyan devletin yardımı ile, Peygamber oldugunu
bildirdi. Abdüllah ibni Zübeyrin hilâfeti zemânında ortaya
çıkan Muhtâr Sekafî de, bu deccâllardan biri idi. Ehl-i beyti
sevdigini,
hazret-i Hüseynin kâtillerinden intikam alacagını söyledi.
Çok müslimân öldürdü. Sonra, Peygamber oldugunu, kendisine
Cebrâîl geldigini söyledi) diyor.
Kitâbın müellifi, müslimânların üzerine sapık, dinsiz hükûmetlerin
ve din adamlarının gelecegini haber veriyor. Islâm âlimleri
“rahime-hümullahü teâlâ” bu sapık din adamlarının müslimânları
dogru yoldan çıkardıklarını bildirmekdedir. Mezhebsizler islâm
memleketlerinde câsûslar ele geçirip, bu satılmıs mezhebsiz ajanlar
ile müslimânları aldatıyorlar. Bozuk kitâblar basdırarak, Ehl-i
sünneti yıkmaga, Ehl-i sünnetin büyük âlimlerine, Velîlerine
“rahime-
hümullahü teâlâ” leke sürmege çalısıyorlar.
Imâm-ı Rabbânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” ikiyüzellibesinci
mektûbda buyuruyor ki, (Hazret-i Mehdî “rahime-hullahü
teâlâ” islâmiyyeti yayacak. Resûlullahın sünnetlerini ortaya
çıkaracak.
Bid’at islemege ve bid’atleri müslimânlık olarak yaymaga
alısmıs olan Medînedeki din adamı, Mehdînin sözlerine sasıp, bu
adam bizim dînimizi yok etmek istiyor diyecek. Hazret-i Mehdî,
– 145 – Kıyâmet ve Âhıret - F:10
[1] Sıddık Hasen hân vehhâbî 1307 [m. 1891] de Hindistânda öldü.
bu din adamının öldürülmesini emr edecekdir). Bu haberden
mezhebsizlerin Medînede zuhûr edecegi ve uzun zemân kalacagı
ve hazret-i Mehdî tarafından büsbütün yok edilecegi anlasılmakdadır.
Kitâbın müellifi, burada da, kâfirleri, müsrikleri ve münâfıkları
bildiren âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i serîfleri yazıyor. Ehl-i
sünnet
âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” bunlara yapdıkları açıklamaları
uzun bildirerek, dogru yolu savunucu görünüyor. Sonra,
Ehl-i sünnet olan temiz müslimânlara saldırıyor. Türbelere puthâne,
Evliyâya put diyebilmek için, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i serîflere
yanlıs ma’nâ vermekden sıkılmıyor. Te’vîlli olan âyet-i kerîmelere
ve hadîs-i serîflere yanlıs ma’nâ veren kimse, te’vîlini biliyorsa,
(Bid’at sâhibi), ya’nî sapık olur. Te’vîle lüzûm olmayan açık
nasslara yanlıs ma’nâ vererek, islâmiyyete saldıran, müslimânlara
müsrik diyen ise kâfir olur. Nassları yanlıs te’vîl eden, kâfir
olmıyor
ise de, müslimânlar arasında bölücülük yapıyor. Yalnız kendisi
müslimân imis. Asrlar boyunca gelmis geçmis milyonlarca müslimân
müsrik imis. Simdi yeryüzündeki müslimânların çogu da ölülere
tapınıyorlarmıs.
Hadîs-i serîfde bildirilen câhil, sapık imâmların, kimler oldugu
meydândadır. Bin seneden beri gelmis mü’minlerin dogru yollarından
ayrılarak sapıtmıslardır. Müslimânları dogru yoldan sapıtdıran
zâlim devlet adamlarının da kimler oldugunu her mü’min
bilmekdedir. Bunlar, müslimân ve (tevhîd ehli) adı ile müslimânlara
zulm eden, Ehl-i sünneti, dogru yoldaki mü’minleri öldüren
vehhâbîlerdir. Vehhâbî yazar, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i
serîflerden
yanlıs ma’nâlar çıkararak, Ehl-i sünnet kitâblarına uymıyan
fetvâlar veriyor. Müslimânlara müsrik diyor. Hiçbir islâm âlimi
“rahime-hümullahü teâlâ”, (Dilegi olan mezârıma gelsin, istedigini
yaparım) dememisdir. Bunu, kitâbın yazarı uydurmakda,
müslimânlara iftirâ etmekdedir. Islâm âlimleri “rahime-hümullahü
teâlâ”, Allaha çok yaklasdım dememisdir. Allahü teâlânın kendilerine
ihsân etdigi kerâmetlerin duyulmasını bile istememislerdir.
En büyük kerâmet, islâm dîninin ahkâmına, ya’nî emr ve yasaklarına
uymak, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
izinde bulunmak oldugunu bildirmislerdir. Abdülkâdir-i Geylânî
“rahime-hullahü teâlâ” talebesi ile çölde giderken, hava karardı.
Simsekler, gök gürültüleri arasında, bulutlardan bir ses gelerek,
(Kulum Abdülkâdir! Seni çok seviyorum. Bugünden sonra ibâdet
yapmagı, senden afv eyledim!) sesi isitildi. O büyük Velî
“kaddesallahü
teâlâ sirrehül’azîz” hemen, (Kezzebte yâ Kezzâb!) dedi.
– 146 –
(Yalan söyledin! Ey yalancı seytân! Beni aldatamazsın. Allahın
sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmdan, ibâdet afv edilmedi.
Ölüm hastalıgında bile, birisine dayanarak cemâ’ate geldi. Hiçbir
kuldan ibâdet afv olunamaz!) buyurdu. Kitâbın müellifi böyle mubârek
Velîlere “rahime-hümullahü teâlâ” iftirâ etmekden hayâ etmiyor.
Türbelerdeki Evliyâya tevessül etmek, yalvarmak sirkdir
diyor. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz,
(Islerinizde sasırdıgınız [bunaldıgınız] zemân, kabrde olanlardan
yardım isteyiniz!) buyurdu. Müslimânların, Evliyânın kabrlerini
ziyâret
etmeleri, onlardan yardım beklemeleri, bu hadîs-i serîfe uydukları
içindir.
Islâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bu hadîs-i serîfe uyarak
Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ”, kabrlerini ziyâret etmisler,
feyz aldıklarını bildirmislerdir. Imâm-ı Rabbânî “kaddesallahü
teâlâ sirrehül’azîz” ikiyüzdoksanbirinci mektûbunda buyuruyor ki,
(Dehli sehrinde, bayram günü, hocam Muhammed Bâkî billâhın
mezâr-ı serîfini ziyârete gitmisdim. Mubârek mezârına teveccüh
etdigim zemân, mukaddes rûhâniyyeti ile iltifât buyurdu. Bu garîbi
öyle oksadı ki, Hâce Ubeydüllah-i Ahrârdan “kaddesallahü teâlâ
sirrehül’azîz” kendisine gelmis olan feyzleri ihsân eyledi. Bu
nisbete kavusunca, Tevhîd ma’rifetlerinin hakîkati hâsıl oldu).
Yukarıdaki hadîs-i serîf, birçok kitâbda yazılıdır. Müslimânlar
arasında meshûr olmusdur. Osmânlı devletinin seyh-ul-islâmlarından
dokuzuncusu, büyük âlim, müftî-üs-sekaleyn, ya’nî insanlara
ve cinne fetvâlar vermis olan Ahmed Semseddîn ibni Kemâl efendinin
“rahime-hullahü teâlâ”[1] (Kırk hadîs) kitâbının türkçe tercemesi,
hicretin (1316) senesinde Istanbulda basılmısdır. Bu kitâbında
diyor ki:
Izâ tehayyertüm fil-umûr,
feste’înû min ehlil-kubûr!
Ya’nî, islerinizde sasırdıgınız zemân, kabrdekilerden yardım
isteyiniz!
Insanın rûhu, bedenine âsıkdır. Ölüp, rûh bedenden ayrılınca
bu sevgisi yok olmaz. Rûhun bedene olan baglılıgı ve çekmesi,
öldükden sonra yok olmaz. Ölünün kemigini kırmak ve
kabr üzerine basmak, hadîs-i serîfle, bunun için yasak edilmisdir.
Bir kimse, bir Velînin “rahime-hullahü teâlâ” kabrini ziyâret
edince,
ikisinin rûhu bulusurlar. Çok fâide hâsıl olur. Kabr ziyâretine
izn verilmis olması, bu fâidenin hâsıl olması içindir. Bundan bas-
– 147 –
[1] Ahmed ibni Kemâl 940 [m. 1534] de Istanbulda vefât etdi.
ka, gizli fâideleri de yok degildir. [Ibni Âbidîn “rahime-hullahü
teâlâ”,
(Redd-ül-muhtâr) kitâbının önsözünde diyor ki, imâm-ı Muhammed
Sâfi’î, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye “rahime-hümullahü
teâlâ” karsı çok edebli, saygılı idi. (Ebû Hanîfe ile
bereketleniyorum.
Kabri yanına gidiyorum. Güç bir süâl karsısında kaldıgım zemân,
kabri yanında iki rek’at nemâz kılıp, Allahü teâlâya düâ ediyorum.
Cevâbı hemen hâtırıma geliyor) buyurmusdur.] Kabrdekinin
rûhu ile ziyâretcinin rûhu, birer ayna gibidir. Isıkları
birbirlerine
aks eder. Ziyâret eden, kabre bakıp, Allahü teâlânın kazâsına
râzı olup, rûhu bunu duyunca, ilmi ve ahlâkı feyzlenir. Bu feyz,
kabrdekinin rûhuna aks eder. Meyyitin rûhuna, cenâb-ı Hakdan
gelmis olan ilm ve feyzler de, ziyâret edenin rûhuna aks eder.
Sâfi’î
âlimlerinden Alâüddîn Alî bin Ismâ’îl Konevî “rahime-hullahü
teâlâ,[1] (El-a’lâm fî-Hayât-il-enbiyâ aleyhimüssalâtü vesselâm)
kitâbında
diyor ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”
ve bütün müslimânların rûhları, kabrlerine ve anıldıkları yerlere
inerler. Rûhların, kabrleri ile baglılıkları vardır. Bunun için,
kabr
ziyâreti müstehabdır. Kendilerine verilen selâmı isitirler ve cevâb
verirler. Hâfız, ya’nî hadîs âlimi Abdülhak Esbilî “rahime-hullahü
teâlâ” (Akîbet) kitâbında diyor ki, hadîs-i serîfde, (Bir kimse,
tanıdıgı
bir mü’min kardesinin kabrine gelip, ona selâm verince, meyyit
onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. Fahreddîn Gazanfer
Tebrîzî diyor ki, birseyi çok düsünür, hiç anlıyamazdım. Hoca
Tâceddîn-i Tebrîzînin “rahime-hullahü teâlâ” kabri basında
oturup düsündüm. Anladım. Ba’zı âlimler, (Islerinizde sasırdıgınız
zemân, kabrdekilerden yardım isteyiniz) hadîs-i serîfindeki (kabrde
olanlar), (Ölmeden önce ölünüz!) emrine uyarak, tesavvuf yolunda
yükselmis olan Evliyâdır dediler. Ahmed ibni Kemâl efendinin
yazısı temâm oldu. [Ibni Âbidîn, 1252 [m. 1836] de Sâmda, Abdülhak
Esbîlî Mâlikî, 582 [m. 1187] de vefât etmislerdir.]
Bu hadîs-i serîfin açıklanması, (El-Besâir li-münkir-it-tevessül-i
bi-ehl-il-mekâbir) kitâbında yazılıdır. Bu kitâb arabî olup,
Istanbulda
1395 [m. 1975] de, ofset baskısı yapılmısdır.
(Münâfıklar, hak söyliyerek, müslimânları aldatırlar!) hadîs-i
serîfi de, bu kitâbın müellifini haber veriyor. Kitâba, âyet-i
kerîmeleri
ve hadîs-i serîfleri ve Ehl-i sünnet âlimlerinin hak sözlerini
doldurup,
aralarına sapık inançları serpisdirmis. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” kabrdekilerden yardım isteyiniz buyuruyor.
Bu ise, böyle yapanlara müsrik diyor. Bu hadîs-i serîfi yasak
ediyor.
Resûlullahın emrine sirk diyor.
– 148 –
[1] Alî Konevî 729 [m. 1328] de vefât etdi.
18 - (Feth-ul-mecîd) kitâbının yüzaltmıssekizinci sahîfesinde,
(Evliyâ kerâmet olarak, diri ve ölü iken, istediklerine yardım
edermis.
Sasırdıkları, sıkısdıkları zemân, onlara yalvarıyor, yardım
istiyorlar.
Kabrlerine gidip, sıkıntılarının giderilmesini istiyorlar. Ölülerin
kerâmet yapacaklarını zan ediyorlar. Bunlara Ebdâl, Nükabâ,
Evtâd, Nücebâ, yetmisler, kırklar, yediler, dörtler, Kutb, Gavs
gibi ismler takıyorlar. Bunların yalan oldugunu ibnül-Cevzî[1] ve
ibni
Teymiyye bildirmekdedir. Bunlar Kur’ân-ı kerîme karsı gelmekdir.
Evliyânın diri ve ölü iken birsey yapacagını Kur’ân red etmekdedir.
Herseyi yapan Allahdır. Baskaları birsey yapamaz.
Âyet-i kerîmeler, ölüde his ve hareket olmadıgını bildiriyor. Ölü,
kendine birsey yapamaz. Baskalarına hiç yapamaz. Allah, rûhların
kendi yanında oldugunu bildiriyor. Bu zındıklar ise, rûhlar serbest
olup, dilediklerini yaparlar diyorlar. Bunların kerâmet oldugunu
söylemeleri de yalandır. Kerâmeti, Allah diledigi velîsine verir.
Kendi istekleri ile olmaz. Sıkıntılı zemânlarda, onlardan yardım
istemek,
dahâ çirkindir. Peygamber, melek ve velî, kimseye iyilik ve
kötülük yapamaz. Diri olan kimseden maddî yardım istemek câizdir.
Fekat maddî olmıyan, görülmiyen seyler için, Allahdan baskasına
yalvarılmaz. Hastanın, bogulacak olanın, fakîrin, Peygamberlerden,
rûhlardan, velîlerden ve baska seylerden yardım istemeleri
sirkdir. Bunlara kerâmet demek, puta tapanların koydugu bir ismdir.
Allahın Evliyâsı böyle olmaz) diyor. Ikiyüzdoksandokuzuncu
sahîfesinde:
(Bir kimse velî oldugunu söylerse, gayb olan seyleri bilirim derse,
bu kimse, seytânın Evliyâsıdır. Rahmânın Evliyâsı degildir. Kerâmet,
Allahü teâlânın müttekî kulunun elinde hâsıl etdigi bir seydir.
Düâsı ile veyâ ibâdeti ile hâsıl olur. Velînin bunda bir kuvveti
ve arzûsu te’sîr etmez. Evliyâ, Velî olduklarını söylemez. Allahdan
korkarlar. Sahâbe ve Tâbi’în Evliyânın en yüksekleri idi. Bunlar,
gaybı biliriz demedi. Allah korkusundan aglarlardı. Temîm-i Dârî,
Cehennem korkusundan uyumazdı. Evliyânın nasıl olduklarını
Ra’d sûresi bildirmekdedir. Böyle olan tesavvufculara Evliyâ denir)
diyor.
Önce sunu bildirelim ki, bu son yazısında, isin dogrusunu
yazmakdadır.
Keski, Evliyâdan yardım istemege ve türbelerde düâ etmege
sirk demeseydi ve kubbeleri yıkmak lâzımdır demeseydi, ne
iyi olurdu. Fekat dogru yazıları arasında zehr saçıyor. Müslimânlar
arasında bölücülük yapıyor.
– 149 –
[1] Abdürrahmân Cevzî hanbelî 597 [m. 1202] de Bagdâdda vefât etdi.
Velî, kerâmet ne demek? Bunun dogrusunu imâm-ı Rabbânî
“rahmetullahi aleyh”in (Mektûbât) kitâbının çesidli mektûblarından
alarak asagıda bildirecegiz:
Kerâmet hakdır. Kerâmet, sirkden kaçıp kurtulmak, ma’rifete
kavusmak, kendini yok bilmekdir. Kerâmet ile istidrâcı birbiri ile
karısdırmamalıdır. Kerâmet ve kesf sâhibi olmak istemek, Allahdan
baskasını sevmek demekdir. Kerâmet, kurb ve ma’rifet demekdir.
Kerâmetin çok olması, tesavvuf yolunda yükselirken pek
ileri gitmek ve inerken, inisi az olmakdandır. Kerâmet, yakîni
kuvvetlendirmek
içindir. Yakîn ihsân olunmus Velînin kerâmete ihtiyâcı
yokdur. Kalbin zikre alısması yanında, kerâmetin hiç kıymeti
yokdur. Evliyânın kesfinde hatâ olabilir. Kesfin yeri kalbdir. Sahîh
olan kesfler, hayâl degildir. Ilhâm ile kalbde hâsıl olur. Hayâl
karısmıs
olan kesflere güvenilmez. Evliyânın kesfi, islâmiyyete uygun
olursa, ona güvenilir. Böyle degilse güvenilmez. Evliyânın kesfleri,
ilhâmları, baskaları için huccet, sened olamaz. Fekat müctehidin
sözü, onun mezhebinde olanlar için huccetdir. Kesf ve kerâmet sâhibi
olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Kesfler, tecellîler,
tesavvuf yolunun yolcularında hâsıl olur. O yolun sonunda
olanlar, hayretde ve ibâdetdedirler. Evliyânın önüne, boynu bükük
gelmelidir ki, fâide elde edilebilsin. Evliyânın elbisesini edeb
ve saygı ile giyince, çok fâide hâsıl olabilir. Allahü teâlâ,
Evliyâsını
büyük günâh islemekden korur. Evliyâdan birkaçı, uzak yerlerde
görülmüsdür. Bu görünüs, rûhlarının, kendi bedenlerinin seklinde
görünmesidir. Evliyâ, küçük günâhdan korunmus degildirler.
Fekat, hemen gafletden uyandırılıp tevbe eder ve iyi isler yaparak,
afv dilerler. Evliyâ, insanları hem islâmiyyetin açık emrlerine, hem
de ince, gizli bilgilerine çagırırlar. Evliyânın bir kısmı, sebebler
âlemine
inmemisdir. Bunların Peygamberlik üstünlüklerinden haberleri
yokdur. Insanlara fâideli olmazlar. Feyz veremezler. Evliyânın
çogunda, vilâyetin üstünlükleri vardır. Kutblar, evtâd ve ebdâl
böyledir. Bunların gençleri yetisdirebilmeleri, Alî “radıyallahü
teâlâ
anh”ın yardımı ile olur.
Velîlerin yükseklikleri arasındaki farklar, Allahü teâlânın bunları
sevmesinin derecesine göredir. Evliyâlık, zıllere, gölgelere
kavusmak
demekdir. Sevgileri ve zevkleri hep zılleredir. Evliyâlık,
Peygamberligin zıllidir, gölgesidir. Evliyâlıgı abdest gibi,
nübüvveti
nemâz gibi bilmelidir. Evliyâlık, kötü huylardan kurtulmak demekdir.
Evliyânın, kendinin Velî oldugunu bilmesi lâzım degildir.
Evliyâlık verilip de, Velî oldugu bildirilmezse, hiç kusûr olmaz.
Velî olmak için, dünyâ ve âhıret sevgisini gönülden çıkarmak lâ-
– 150 –
zımdır. Peygamberlik üstünlüklerinde, âhırete düskün olmak iyidir.
Insanda, rûh âleminden gelmis olan on latîfe, on kuvvet vardır.
Evliyâlık ve Peygamberlik üstünlükleri, bu on latîfede olur.
Evliyâlık,
fenâ ve bekâ demekdir. Ya’nî, kalbi dünyâya düskün olmakdan
kurtarıp, Allahü teâlâya düskün olmakdır. Evliyâlık, akl ile ve
düsünmekle anlasılamaz. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakınlık demekdir.
Mahlûkları düsünmegi gönülden çıkaranlara ihsân edilir.
Mahlûkların düsüncesini gönülden çıkarmaga (Fenâ) denir. Evliyâlıgın
bütün üstünlükleri, islâmiyyete uymakla hâsıl olur. Peygamberligin
üstünlükleri ise, islâmiyyetin görünmiyen, herkesin bilemedigi
inceliklerine de uyanlara verilir. Peygamberligin üstünlükleri
demek, Peygamberlik demek degildir. Evliyâlık derecelerinin
hepsini geçip, sonuna varanların kesfleri ve ilhâm olunan bilgilerin
hepsi, Ehl-i sünnet âlimlerinin Nasslardan, ya’nî Kitâb ve
sünnetden anlayıp bildirdikleri bilgilere tâm uygun olur.
Evliyâlıkda
ilerlemenin yarısı yükselmek, yarısı da inmekdir. Çok kimse,
yalnız yükselmegi evliyâlık sanmıs, inise de, Peygamberlik
üstünlükleri
demislerdir. Hâlbuki, bu inis de, yükselis gibi, evliyâlıkdır.
Evliyâlıkda cezbe ve sülûk vardır. Bu ikisi, evliyâlıgın iki temel
diregidir.
Peygamberlik üstünlükleri için, bu ikisi lâzım degildir. Evliyâlık
derecelerinin sonu, kulluk makâmıdır. Kulluk makâmının
üstünde, hiçbir makâm yokdur. Velîler Hakka dogrudurlar.
Peygamberlikde,
hem Hakka, hem de halka dogru olup, birbirine engel
olmaz. Evliyânın nefsleri mutmainne olmus ise de, bedendeki
maddelerin ihtiyâc ve istekleri vardır.
Evliyâlık, bes derecedir. Her biri, bes latîfeden birinin
yükselmesidir.
Her biri, Ulül’azm Peygamberlerden birinin yoludur. Birinci
derecesi Âdem aleyhisselâmın yoludur. Evliyâlıgı birinci derecede
olan bir Peygamberin evliyâlıgı, besinci derecede olan bir
Velînin evliyâlıgından dahâ kıymetlidir. Evliyâlıgın (Vilâyet-i
hâssa)
denilen en yüksek derecesine kavusabilmek için, nefsin fânî olması
lâzımdır. (Ölmeden önce ölünüz!) emri, bu fânîligi göstermekdedir.
Evliyâlık, yâ hâssa [husûsî] olur veyâ umûmî olur. (Vilâyet-
i hâssa), Muhammed aleyhisselâmın evliyâlıgıdır. Onun ümmetinden,
ona tâm tâbi’ olan evliyâ da bu vilâyete kavusabilir. Bu
vilâyet, tâm fenâ ve olgun bekâdır. Burada nefs fânî olmus, Allahü
teâlâdan râzı olmusdur. Allahü teâlâ da, ondan râzıdır. Evliyâlıgın
yüksekligi, bes latîfenin derecesine, sırasına göre degildir. En
yüksek derecedeki (Ahfâ) latîfesinin evliyâlıgına kavusmak, öteki
derecelerde bulunan Evliyâdan dahâ yüksek olmagı göstermez.
Evliyâlıgın üstünlügü, asla yakınlık ve uzaklıkla ölçülür. Kalb
denilen
asagı derecedeki latîfenin evliyâlıgına kavusmus bir Velî, as-
– 151 –
la dahâ karîb [yakın] olunca, ahfâ latîfesinde bulunan, fekat o
kadar
yakın olmıyan Velîden dahâ üstün olur. Muhammed aleyhisselâmın
evliyâlıgına kavusan Velî, geri dönmekden korunmusdur.
Ya’nî bulundugu dereceyi kaybetmez. Öteki Velîler, korunmus
degildirler,
tehlükededirler. Evliyâlık, yalnız kalbin ve rûhun fânî olması
ile hâsıl olabilir. Fekat, bunların fânî olmaları için, öteki üç
latîfenin
de fânî olmaları lâzımdır. Evliyânın evliyâlıgına (Vilâyet-i
sugrâ) denir. Peygamberlerin evliyâlıgına (Vilâyet-i kübrâ) denir.
Vilâyet-i sugrânın sonu, enfüsdeki ve âfâkdaki ilerlemenin sonuna
kadardır. Vilâyet-i sugrâda, vehmden ve hayâlden kurtulus
yokdur. Vilâyet-i kübrâda vehmden ve hayâlden kurtulus vardır.
Vilâyet-i sugrâ, bes latîfenin, arsın dısındaki asllarını geçdikden
sonra baslayıp, bu aslların da aslları olan, Allahü teâlânın
sıfatlarının
zıllerini, görünüslerini geçince, biter. Vilâyet-i sugrâ âfâkda
ve enfüsde, ya’nî insanın dısındaki ve içindeki mahlûklarda olur.
Ya’nî zıllerde, görünüslerde olur. Bunda sona erenler, (Tecellî-yi
berkî)ye, ya’nî simsek gibi çakıp geçen tecellîlere kavusurlar.
Vilâyet-
i kübrâ, bu tecellîlerin [görünüslerin] aslında olur. Allahü teâlâya
yakın olan ilerlemedir. Peygamberlerin evliyâlıgı böyledir.
Burada, tecellîler, dâimîdir. Vilâyet-i sugrâ, (cezbe) ile
(sülûk)dür.
Evliyâlık kemâlâtına kavusmak, sülûk, ya’nî çalısarak ilerlemek,
kalbin zikr etmesi ve murâkaba ve râbıta ile olur. Peygamberlik
kemâlâtında ilerlemek ise, Kur’ân-ı kerîm okumakla ve nemâz
kılmakla olur. Bundan sonra ilerlemek için hiçbir sebebin te’sîri
yokdur. Ancak, Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı ile olur. Ne kadar
ilerlerse ilerlesin, islâmiyyetden dısarı çıkamaz. Islâmiyyete
uymakda
sarsıntı olursa, bütün vilâyet dereceleri yıkılır. Bundan da
yukarı yükselmek, muhabbet ile, sevmek ile olur. Lutf ve ihsân
baskadır. Ask ve muhabbet baskadır. Peygamberlerin evliyâlıgı
bile Peygamberlik üstünlükleri yanında asagıdadır. (Vilâyet-i
Muhammediyye),
bütün Peygamberlerin vilâyetlerini kendisinde toplamısdır.
Peygamberlerden birinin vilâyetine kavusmak, bu (Vilâyet-
i hâssa)nın bir parçasına kavusmakdır. Velînin inisi çok olunca,
üstünlügü de çok olur. Velînin bâtını, ya’nî kalbi ve rûhu ve öteki
latîfeleri zâhirinden, ya’nî duygu organlarından ve aklından
ayrılmısdır.
Zâhirinin gâfil olması, bâtınına ulasamaz. Hiçbir Velî, hiçbir
Peygamberin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” derecesine
ulasamaz. Bir Velî, bir bakımdan, bir Peygamberin üstünde olabilir.
Fekat, her bakımdan, bu Peygamber, bu Velîden dahâ üstündür.
Velî, küçük günâh isliyebilir. Fekat, hemen tevbe eder ve velîlik
derecesinden
atılmaz. Tesavvuf yolunda aranılan sey, fenânın ve bekânın,
tecellîlerin ve zuhûrların, sühûd ve müsâhedenin, söz ve
– 152 –
ma’nânın, ilm ve cehlin, ism ve sıfatın, vehm ve aklın ötesindedir.
Mürsid ya’nî Rehber, insanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine
kavusduran vâsıtadır. Talebe rehberini ne kadar çok severse,
Onun kalbinden feyz alması da, o kadar çok olur. Mürsid vesîledir,
Resûlullahın mubârek kalbinden çıkıp, mürsidlerinin kalbleri
vâsıtası
ile, kendi kalbine gelen feyzleri nesr eden bir vâsıtadır. Maksad,
Allahü teâlâdır. Mürsid-i kâmil, emme basma tulumba gibidir.
Kalb makâmına inmis olup, kendi mürsidinden aldıgı feyzleri,
ma’rifetleri, talebesine ulasdırır. Rehberini inciten veyâ
inanmıyan,
hidâyete kavusamaz. [Bunun için vehhâbîler, Allahü teâlânın
feyzlerinden, ma’rifetlerinden mahrûmdurlar.] Rehberini incitenden
kalbin kırılmazsa, köpek senden dahâ iyidir, buyurmuslardır.
Rehberine inanmakda, güvenmekde sarsıntı olursa, feyz alamaz.
Bu sarsıntının ilâcı yokdur. Rehberden feyz almak için teveccüh
olmaksızın, yalnız onu sevmek yetisir. Rehber ile bulunanların,
îmânları kuvvetlenir. Islâmiyyete uymak istegi hâsıl olur. Rehberin
sözleri, hâlleri, hareketleri, ibâdetleri hep islâmiyyete uygundur.
Ona uyan, onu dinliyen, Resûlullaha uymus olur. Böyle olmıyan
kimse, rehber olamaz.
[Dogru yolda olmayıp, sözde rehber geçinenler, talebesini dogru
yoldan sapdırır. Zararlı olurlar.]
Tesavvuf, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” izinde
bulunmakdır.
Insanların yaratılıslarına göre, ayrı yollar hâsıl olmusdur.
Tesavvuf, ihlâsı artdırmak içindir. Tesavvuf yolunda Rehber
lâzımdır. Rehber, oniki imâm ve Abdülkâdir-i Geylânî ve bunlar
gibi olanlardır “rahime-hümullahü teâlâ”.
Allahü teâlâya kavusduran yol ikidir: Nübüvvet yolu, Vilâyet
yolu. Nübüvvet yolunda rehber lâzım degildir. Bu yol asla
kavusdurur.
Vilâyet yolunda rehber lâzımdır. Nübüvvet yolunda, fenâ, bekâ,
cezbe ve sülûk gibi seyler yokdur. Vilâyet yolunda ilerlemek
için herseyi [dünyâyı ve âhıreti] unutmak lâzımdır. Gönlün bunlara
baglı olmaması lâzımdır. Nübüvvet yolunda âhıreti unutmak lâzım
degildir. Tesavvuf, îmânı kuvvetlendirmek ve islâmiyyete uymakda
kolaylık duymak içindir. Tarîkat ve hakîkat, islâmiyyetin
hizmetcileridir.
Tarîkat, mahlûkları yok bilmekdir. Hakîkat, Allahü teâlâyı
var bilmekdir. Birincisi, herkesden kaçıp, bir yere kapanmak demek
degildir. Emr-i ma’rûf, nehy-i münker, cihâd ve sünnetlere uymakdır.
(Mektûbât)dan terceme burada temâm oldu.
Hiçbir islâm âlimi “rahime-hümullahü teâlâ” benim kerâmetim
var, dilediklerinize kavusdururum dememisdir. Kerâmetlerini
örtmege çalısmıslardır. Islâm dînini, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i
– 153 –
serîflerin bilgilerini yaymaga ugrasmıslardır. Feth-ul mecîd
kitâbının
müellifi, sapıkların, münâfıkların, zındıkların yanlıs, bozuk
sözlerini
ve câhil müslimânların bilmiyerek yapdıkları yanlıs hareketleri
yazarak, islâm âlimlerine, tesavvuf büyüklerine saldırmakda,
dogru yoldaki müslimânlara iftirâ etmekdedir. Yalanlarına, âyet-i
kerîmeleri ve hadîs-i serîfleri de âlet etmek çabasındadır. Bu ise,
sapıklıgın en asagı, en igrenç ve en kötü bir örnegidir. Hiçbir
islâm
âlimi, levhil-mahfûzu bilirim dememisdir. Allahü teâlâ, diledigi,
sevdigi, seçdigi kuluna, gaybden bilgi verir. Kerâmetler ihsân eder.
Fekat bunlar, bu kerâmetleri kimseye söylemez. Kendileri, istemeden
hâsıl olur.
Münâfıkların, fâcirlerin, hak sözü de söyliyecekleri hadîs-i serîfde
bildirildi. Bu hadîs-i serîf, mezhebsizlerin, zındıkların âyet-i
kerîmeler ve hadîs-i serîfler söyliyerek, müslimânları
aldatacaklarını
haber vermekdedir. Allahü teâlâ, sevdiklerinin düâlarını kabûl
edecegini söz veriyor. Müslimânlar da, Allahü teâlânın bu va’dine
güvenerek, islâmiyyete uyan, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” izinde giden, islâm âlimlerinin düâlarının kabûl
olacagına
inanıyorlar. Bu mubârek insanlara, kendilerine düâ ve sefâ’at
etmeleri için yalvarıyorlar.
Fâtiha sûresinde, (Yalnız Allahdan yardım isteriz) dememiz
emr olundu. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, Allahü teâlâdan baska
hiçbir mahlûk, hiçbirsey yaratamaz. Allahdan baskasından birsey
yapmasını istiyen, müsrik olur. Kitâbın müellifi, insanları ölü ve
diri
olarak ikiye ayırıyor. Ölüden ve uzakda olandan birsey istiyen
müsrik olur. Yanında bulunan diriden maddî yardım istemek câizdir
diyor. Böylece, Fâtiha sûresine karsı gelmekdedir. Kur’ân-ı kerîmi
degisdirmekdedir. Çünki, bu âyet-i kerîme, yanında bulunan
diriden de birsey yapması istenilemiyecegini, Allahdan baska
kimsenin
birsey yaratamıyacagını bildirmekdedir. Bunun için, böyle
söyliyenlerin müsrik olmaları lâzım gelmekdedir.
Hâlbuki, herseyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Fekat
Allahü teâlâ, herseyi bir sebeb ile yaratmakdadır. Böyle oldugunu
âyet-i kerîmeler, hadîs-i serîfler ve günlük olaylar açıkça
gösteriyor.
Câhiller de, âlimler gibi, böyle oldugunu bilmekdedir. Bunun
için, dünyâ hayâtına (Âlem-i esbâb) denilmisdir. Birseye kavusmak
için, o seyin yaratılmasına sebeb olan isi yapmak lâzımdır.
Birseyin sebebine yapısmak, Fâtiha sûresine karsı gelmek olmaz.
Hadîs-i serîflerde, (Herseye kavusmak için yol vardır. Cennetin
yolu ilmdir) ve (Magfirete kavusmanın sebebi, müslimânı
sevindirmekdir)
ve (Magfirete kavusduran sebeblerden biri, aç olan
– 154 –
müslimânı doyurmakdır) ve (Biz müsrikden yardım istemeyiz) ve
(Ilm ögretmek, büyük günâhların afvına sebebdir) ve (Her hastalıgın
ilâcı vardır) ve (Hâfızasını kuvvetlendirmek istiyen, bal yisin!)
ve (Serâb içmek kötülüklere sebebdir) buyuruluyor. Hadîs-i serîfler,
Allahü teâlânın, herseyi sebebler ile yaratdıgını göstermekdedir.
Allahü teâlâ, Kehf sûresinde, (Zülkarneyne herseyin sebebini
ögretdim) buyurdu.
Mukaddemede bildirdigimiz gibi, cânlı, cânsız, yakın, uzak,
hersey, bir olaya, bir reaksiyona sebebdirler. Cansızların ve
hayvanların
bir kimseye fâideli sebeb olmaları için, o kimsenin bunları
akla uygun olarak kullanması lâzımdır. Insanın birseye sebeb olması
için, önce sebeb olmagı kabûl etmesi, sonra bir is yapması veyâ
düâ etmesi lâzımdır. Insanın birseye sebeb olmagı kabûl etmesi
de, buna lüzûm oldugunu kendiliginden anlaması ile veyâ kendisinden
taleb edilmesi ile olur. Kitâbın yazarı, cânsızların ve hayvanların,
Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olacaklarına, Ehl-i sünnet
olan müslimânlar gibi inanıyor. Bu sebeblere yapısmaga sirk
demiyor. Bu sebeblerden beklenen seyleri Allahü teâlânın
yaratacagına
inanıyor. Diri ve yanında bulunan insanın yardım talebini
isitdigi zemân, bunun düâ ile yardım edecegine de inanıyor. Uzakda
olanın ve ölülerin ise, hem isitmelerine, hem de düâ ile yardım
edeceklerine inanmıyor.
Görülüyor ki, vehhâbî yazar, Ehl-i sünnet gibi, sebeblerin yaratıcı
olmadıklarına inanmakdadır. Böylece müsrik olmakdan kurtulmakdadır.
Fekat uzakda bulunanın ve ölünün duyduklarına ve
ölünün düâ edecegine ve düâlarının kabûl olacagına inanmadıgı
için, Ehl-i sünnetden ayrılıyor. Ehl-i sünnete, bunlara inandıkları
için müsrik diyor. Uzakda olanların ve ölülerin isitdiklerini ve
sâlihlerin
düâlarının kabûl olacagını yirmidördüncü maddede isbât
etdik. Hadîs-i serîflerde, (Din kardesine arkasından yapılan düâ
red olmaz) ve (Mazlûmun düâsı kabûl olur) ve (Ümmetimin günâh
islemiyen gençlerinin düâları kabûl olur) ve (Babanın ogluna düâsı,
Peygamberin ümmetine düâsı gibidir) ve (Düâ belâyı def’
eder) buyuruldu. Yukarıdaki hadîs-i serîflerin hepsi,
(Künûz-üddekâık)
kitâbından alındı.
(Tenbîh-ül-gâfilîn) kitâbındaki hadîs-i serîflerde, (Bir müslimân
düâ edince, elbet kabûl olur) ve (Bir lokma harâm yiyenin
kırk gün düâsı kabûl olmaz) buyuruldu. (Bostan)daki hadîs-i serîfde,
(Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihî sey’ün fil erdı ve lâ fissemâi
ve huves-semî’ul alîm düâsını sabâh, üç kerre okuyan kimse,
aksama kadar, aksam okuyan da, sabâha kadar belâdan kurtu-
– 155 –
lur) buyuruldu. Bu hadîs-i serîfler, Sâlihlerin, Velîlerin
düâlarının
kabûl olacagını göstermekdedir. Kitâbın müellifi, basdan basa her
yerinde, buna saldırıyor. Allahü teâlânın sevdiklerine yalvarmaga
sirk diyor. Allahü teâlânın sevdiklerine yalvarmak, bunların sebeb
olmalarını istemek, Allahü teâlânın düsmanı olan putlara yalvarmaga,
putların yaratmalarını istemege benzetilebilir mi? Hak ile
bâtıl birbirlerine karısdırılır mı? Allahü teâlâ, vehhâbîlere ve
bütün
mezhebsizlere akl versin, insâf versin, dogru yola getirsin!
Müslimânları bu felâketden kurtarsın!
Bu felâketi ortaya çıkaran kimse, islâm dîninde büyük bir yara
açdı. Simdi, câhiller, islâm memleketlerine zehr saçıyorlar.
Müslimânların,
bunlara aldanmamaları için, islâmiyyeti, Ehl-i sünnet
âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitâblarından dogru olarak
ögrenmeleri lâzımdır. Islâmiyyeti dogru olarak ögrenenler,
vehhâbîlerin
yalanlarına, yaldızlı yazılarına aldanmazlar. Onların sapık,
bölücü olduklarını, müslimânları bölmege çalısdıklarını anlarlar.
Vehhâbîligin kurucusu, Muhammed bin Abdülvehhâb, genç yasında
iken, Basrada, Hempher isminde bir ingiliz câsûsunun tuzagına
düsdü. Islâmın dogru îmânından, temiz ahlâkından ayrıldı.
Ingilizlerin
(Islâmiyyeti yok etmek) çalısmalarına âlet oldu. Câsûsun yazdırdıgı
bozuk seyleri, (Vehhâbîlik) ismi ile nesr eyledi. (Ingiliz Câsûsunun
I’tirâfları) kitâbımızda, vehhâbîligin kurulusu uzun
anlatılmakdadır.
Mehdî “rahime-hullahü teâlâ” (Deccâl)ı öldürdükden
sonra, Mekkeye, Medîneye giderek, binlerle vehhâbî din adamını
kılınçdan geçirecegi hadîs-i serîfde açıkça bildirilmekdedir. Imâm-ı
Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, bu hadîs-i serîfi (Mektûbât)da
uzun açıklamakdadır. Vehhâbîler, Ehl-i sünnete, dogru yoldaki
müslimânlara saldıracakları yerde, kâfirlere ve sapık fırkalara
saldırsalardı,
islâmiyyete hizmet etmis olurlardı. Ne yazık ki, islâmiyyeti
yıkanlara, islâmiyyete hizmet etmek nasîb olmuyor.
Büyük islâm âlimi imâm-ı Kastalânînin “rahime-hullahü teâlâ”[
1] (Mevâhib-i ledünniyye) kitâbının tercemesi, besyüzonbirinci
sahîfesinde diyor ki: Allahü teâlânın bu ümmete ikrâm etdigi
kerâmetlerden birisi, bu ümmet arasında Kutblar, Evtâd ve Nücebâ
ve Ebdâl “rahime-hümullahü teâlâ” vardır. Enes bin Mâlik
“radıyallahü
anh” buyurdu ki, (Ebdâl) kırk kisidir. Imâm-ı Taberânînin
“rahime-hullahü teâlâ” (Evsat) kitâbında bildirdigi hadîs-i serîfde
buyuruyor ki, (Yeryüzünde, her zemân kırk kisi bulunur.
Herbiri, Ibrâhîm aleyhisselâm gibi bereketlidir. Bunların bereketi
– 156 –
[1] Ahmed Kastalânî 923 [m. 1517] de Mısrda vefât etdi.
ile yagmur yagar. Bunlardan biri ölünce, Allahü teâlâ, onun yerine
baskasını getirir). Ibni Adî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor
ki, (Ebdâl, kırk kisidir). Imâm-ı Ahmedin “rahime-hullahü teâlâ”
bildirdigi hadîs-i serîfde buyuruldu ki, (Bu ümmetde, her zemân
otuz kimse bulunur. Herbiri, Ibrâhîm aleyhisselâm gibi
bereketlidir).
Ebû Nu’aymın “rahime-hullahü teâlâ” (Hilye) kitâbında
bildirdigi hadîs-i serîfde, (Ümmetim içinde, her yüz senede
iyiler bulunur. Bunlar besyüz kisidir. Kırkı ebdâldir. Bunlar, her
memleketde bulunurlar) buyuruldu. Bunları bildiren, dahâ nice
hadîs-i serîfler vardır. Yine (Hilye) kitâbında, Ebû Nu’aymın
merfû’ olarak bildirdigi hadîs-i serîfde, (Ümmetim arasında her
zemân kırk kisi bulunur. Bunların kalbleri, Ibrâhîm aleyhisselâmın
kalbi gibidir. Allahü teâlâ, onların sebebi ile, kullarından
belâları
giderir. Bunlara ebdâl denir. Bunlar, bu dereceye nemâz
ile, oruc ile ve zekât ile yetismediler) buyuruldu. Ibni Mes’ûd
“radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye
vardılar? (Cömerdlikle ve müslimânlara nasîhat etmekle
yetisdiler) buyurdu. Bir hadîs-i serîfde, (Ümmetim içinde ebdâl
olanlar hiçbirseye la’net etmezler) buyuruldu. Hatîb-i Bagdâdî
“rahime-hullahü teâlâ”[1] (Târîh-i Bagdâd) kitâbında, (Nükabâ)
üç yüz kisidir. (Nücebâ) yetmis kisidir. (Büdelâ) kırk kisidir.
(Ahyâr) yedi kisidir. (Amed) dörtdür. (Gavs) birdir. Insanlara
birsey lâzım olsa, önce Nükabâ düâ eder. Kabûl olmazsa, Nücebâ
düâ eder. Yine kabûl olmazsa, Ebdâl, dahâ sonra Ahyâr, sonra
Amed düâ ederler. Kabûl olmazsa Gavs düâ eder. Bunun düâsı
elbet kabûl olur, dedi.
Görülüyor ki vehhâbî yazar, hadîs-i serîflerde bildirilen tesavvuf
bilgilerini inkâr ediyor. Sonra, biz âyetlere, hadîslere uyuyoruz
diyerek, müslimânları aldatıyor.
Kerâmetleri inkâr etmek, islâmiyyetden haberi olmamagı ve
çok câhil olmagı açıkça göstermekdedir. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” hiç kerâmet göstermedi demek de, alçakça
ve çok çirkin bir yalandır. Eshâb-ı kirâmdan herbirinin yüzlerce
kerâmetlerini kıymetli kitâblar yazmakdadır. Yûsüf-i Nebhânînin
“rahmetullahi aleyh” (Câmi’-ul-kerâmât) kitâbında ellidört Sahâbînin
kerâmetleri, vesîkaları ile birlikde arabî yazılıdır. Bunlardan
birkaçını bildirelim:
(Câmi’ul-kerâmât)ın doksanüçüncü ve (Kısas-ı enbiyâ) kitâbının
besyüzseksendokuzuncu sahîfelerinde diyor ki, hicretin yirmi-
– 157 –
[1] Ahmed Hatîb Bagdâdî 463 [m. 1071] de vefât etdi.
üçüncü senesinde, Sâriye adındaki kumandan Nehâvendde bir ovada
savasa tutusmusdu. Îrânlılar, müslimânları sarmak üzere idi.
O zemân, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”, Medîne-i
münevverede, minber üzerinde hutbe okuyordu. Allahü teâlâ,
ona, o ânda ordunun durumunu gösterdi. Hutbe arasında (Ey Sâriye
daga, daga!) dedi. Halîfenin sesini, Sâriye isitdi. Daga arka
verdiler. Ovaya hücûm ederek düsmanı bozguna ugratdılar. Bu kerâmet,
(Sevâhid-ün-nübüvve) kitâbında uzun anlatılmakdadır. (Irsâd-
üt-tâlibîn) kitâbında da vardır. Beyhekînin ibni Ömerden
“rahmetullahi aleyhimâ” haber verdigi burada yazılıdır.
Muhammed Ma’sûm Fârûkî “rahmetullahi aleyh”, (Mektûbât)
kitâbının üçüncü cildi ondokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki,
Osmân “radıyallahü anh” halîfe iken, Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” yanına geldi. Yolda bir kadın görmüsdü. Hazret-i Osmân,
buna bakınca, (gözlerinde zinâ eseri anlasılıyor) buyurdu. Bu
da, hazret-i Osmânın kerâmetlerinden biri idi. (Câmi’-ul-kerâmât)
da da yazılıdır.
Molla Câmî, (Sevâhid-ün-nübüvve)de buyuruyor ki, imâm-ı
Ahmed bin Hanbelden “rahime-hullahü teâlâ” sordular. Eshâb-ı
kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” çok kerâmet göstermedi.
Onlardan sonra gelenlerde çok kerâmet göründü. Bunun sebebi
nedir? Cevâbında buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmın îmânları çok
kuvvetli oldugundan, îmânı kuvvetlendirmek için, bunlara kerâmet
verilmesine lüzûm yokdu. Sonra gelenlerin îmânları öyle kuvvetli
olmadıgından, bunlara verildi.
(Sevâhid-ün-nübüvve)de diyor ki, Ebû Bekr “radıyallahü anh”
vefât edecegi zemân, çocuklarını hazret-i Âiseye “radıyallahü teâlâ
anhâ” ısmarladı. Bir oglum ile iki kızım sana emânet dedi. Hâlbuki,
hazret-i Âiseden baska, yalnız Esmâ adında bir kızı vardı.
Benim bir kızkardesim var diye sorunca, refîkam hâmiledir. Kızı
olacak sanırım buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr vefât etdikden sonra,
dedigi gibi, bir kızı oldu.
(Sevâhid-ün-nübüvve)de diyor ki, Alî vefât edecegi zemân Hüseyne
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, benim tabutumu
(Arneyn) denilen yere götürünüz. Orada, beyâz bir kaya görürsünüz.
Her yere ısık saçmakdadır. Orayı kazıp, beni defn ediniz. Öyle
yapdılar. Dedigi gibi buldular.
(Sevâhid-ün-nübüvve)de diyor ki, hazret-i Hasen, Abdüllah
bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhümâ”[1] ile yola çıkmısdı. Bir
– 158 –
[1] Abdüllah bin Zübeyr 73 [m. 692] de sehîd edildi.
hurmalıkda dinlendiler. Agaçlar kurumusdu. Abdüllah bin Zübeyr,
agaçda hurma olsaydı, iyi olurdu dedi. Hazret-i Hasen, düâ
etdi. Bir agaç hemen yeserip hurma ile doldu. Bu bir sihrdir
denildi.
Hasen, hayır, Resûlullahın torununun düâsı ile cenâb-ı Hak
yaratmısdır,
buyurdu.
Yine (Sevâhid-ün-nübüvve)de diyor ki, Alî Zeynel’âbidîn bin
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” çoluk çocugu ile kırda yemek
yiyorlardı. Bir ceylân yakınlarında durdu. Ey âhû! Ben Zeynel’âbidîn
Alî bin Hüseyn bin Alî, anam Fâtıma bint-i Resûldür. Gel, sen
de yi dedi. Ceylân gelip yidi ve gitdi. Sofradaki çocuklar, yine
çagır
diyerek yalvardılar. Birsey yapmazsanız çagırırım buyurdu.
Yapmayız dediler. Yine çagırdı. Geldi, yidi. Bir çocuk elini
hayvanın
sırtına sürdü. Ürküp kaçdı.
Muhammed bin Hanefiyye, Alî bin Hüseyne “radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în” ben senin amcan ve yasça büyüküm. Halîfeligi
bana bırak dedi. (Hacer-ül-esved)den soralım dedi. Muhammed
sordu. Tasdan ses çıkmadı. Alî bin Hüseyn, ellerini kaldırıp düâ
etdi.
Sonra, ey tas! Halîfelik kimin hakkı oldugunu Allah hakkı için
söyle dedi. Hacer-ül esved tası titredi ve hilâfet Alî bin Hüseynin
hakkıdır sesi isitildi.
Imâm-ı Alî Rızâ “rahmetullahi aleyh”, bir dıvar yanında oturuyordu.
Önüne bir kus gelip ötmege basladı. Imâm hazretleri, yanında
oturana bu kus ne diyor anlıyor musun dedi. Hayır, Allah ve
Resûlü ve Resûlünün torunu bilir dedi. Yuvama yılan yaklasdı.
Gelip yavrularımı yiyecek. Bizi bu düsmandan kurtar diyor. Kus
ile git! Yılanı bul, öldür buyurdu. Gitdi, buyurdugu gibi buldu.
[Imâm-ı Alî Rızâ “rahmetullahi aleyh” oniki Imâmın sekizincisi
olup, 203 [m. 818] senesinde Tus ya’nî Meshed sehrinde vefât
etmisdir.]
Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” yolculuk yapıyordu.
Yolda, bir topluluk gördü. Sebebini sordu. Yolda bir arslan
varmıs. Kimse ileriye gidemiyor dediler. Gitdi. Arslanın yanına
vardı. Sırtını oksayıp, yoldan uzaklasdırdı.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âzâd etmis oldugu
kölelerinden Sefîne “radıyallahü anh” diyor ki, deniz yolcusu
idim. Fırtına çıkdı. Gemi batdı. Bir tahta üstünde kaldım. Dalgalar,
beni sâhile götürdü. Bir orman içine düsdüm. Karsıma bir
arslan çıkdı. Ey arslan! Ben, Resûlullahın Sahâbîsiyim dedim.
Boynunu bükdü. Bana sürtündü. Yol gösterdi. Ayrılırken mırıldandı.
Vedâ’ etdigini anladım.
– 159 –
Eyyûb-i Sahtiyânî “rahime-hullahü teâlâ”,[1] bir arkadası ile çölde
kalmısdı. Arkadasının susuzlukdan dili sarkıyordu. Derdin mi
var dedi. Susuzlukdan ölmek üzereyim dedi. Kimseye söylemezsen
sana su bulayım dedi. Söylemem diye yemîn etdi. Ayagını yere
vurunca,
su belirdi, içdiler. Eyyûb ölünciye kadar arkadası bunu kimseye
söylemedi.
Görülüyor ki, Allahü teâlâ, sevdigi kullarına kerâmetler ihsân
etmekdedir. Velîler, kerâmetlerini saklarlar. Kimsenin duymasını
istemezler.
Hâmid-i Tavîl diyor ki, Sâbit Benânîyi “rahime-hümallahü teâlâ”
kabre koyup örterken bir tugla düsdü. Sâbit Benânînin kabrde
nemâz kıldıgını gördük. Kızına sorduk. Babam elli sene hep gece
nemâz kılar ve seher vaktleri düâ ederek, yâ Rabbî! Peygamberlerden
baska kullarına kabrde nemâz kılmak nasîb etdin ise, bana
da nasîb et derdi, dedi.
Habîb-i Acemîyi “rahime-hullahü teâlâ” Terviye günü Basrada,
ertesi arefe günü Arafâtda görürlerdi. [Habîb-i Acemî, Hasen-i
Basrînin
talebesidir. 120 [m. 737] de vefât etdi.]
Fudayl bin Iyâd “rahime-hullahü teâlâ”[2] diyor ki, gözleri kör
biri, Abdüllah bin Mubârek “rahime-hullahü teâlâ” hazretlerine
gelip, gözlerinin açılması için düâ etmesini istedi. Abdüllah, uzun
düâ etdi. Gözleri hemen açıldı. Gözleri açılmıs görenler çok idi.
[Abdüllah bin Mubârek, Imâm-ı a’zamın “rahmetullahi aleyhimâ”
talebesidir. 181 [m. 797] de vefât etdi.]
(Sevâhid-ün-nübüvve) kitâbından aldıgımız yukarıda yazılı, Eshâb-
ı kirâmın ve Tâbi’înin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kerâmetleri
mezhebsizlerin yalan söylediklerini ortaya koymakdadır.
Eshâb ve Tâbi’în hiç kerâmet göstermediler diyerek, müslimânları
aldatmak istiyorlar. [(Sevâhid-ün-nübüvve) kitâbını Nûrüddîn Câmî
“rahmetullahi aleyh” yazmıs, 898 [m. 1492] de, Hirâtda vefât
etmisdir.
1417 [m. 1996] de, Istanbulda ofset baskısı yapılmısdır.]
Ehî-zâde Abdülhalîm 1013 [m. 1604] de vefât etmisdir. (Riyâdüssâdât
fî-isbât-il-kerâmât) kitâbında, Evliyânın vefâtdan sonra
da kerâmetleri oldugunu isbât etmekdedir.
19 - Kitâbın üçyüzüncü sahîfesinde, (Kerâmet, Allahü teâlânın
müttekî olan mü’minlere ihsân etdigi bir seydir. Düâ veyâ ibâdet
edince ihsân eder. Velînin dilegi ve gücü ile olmaz. Ben Velîyim,
gaybleri bilirim diye ortaya çıkanlar, Velî degildir, seytândırlar)
diyor.
– 160 –
[1] Eyyûb-i Sahtiyânî 131 [m. 748] de Basrada vefât etdi.
[2] Fudayl 187 [m. 803] de Mekkede vefât etdi.
Kitâbın müellifi, burada dogruyu inkâr edememekdedir. Fekat,
Evliyânın kerâmet satdıgını söylemesi yalandır. Evliyâyı ve
tesavvufu
inkâr etmek için, yalan söylemekden çekinmemekdedir. Evliyâlıgı
ve kerâmeti bilmedigi için, zındıkların, dinsizlerin bozuk, igrenç
sözlerini tesavvuf büyüklerine bulasdırıyor. Bakınız, tesavvuf
büyükleri, evliyâlıgı ve kerâmeti, nasıl açıklamıslardır. Büyük
islâm
âlimi, Evliyânın önderi, Muhammed Ma’sûm “rahime-hullahü
teâlâ” (Mektûbât) kitâbının birinci cildi, ellinci mektûbunda
buyuruyor
ki:
Allahü teâlâyı tanımak, kesf ve kerâmet sâhibi olmakdan dahâ
kıymetlidir. Çünki, Allahü teâlâya ârif olmak, Onun zâtındaki ve
sıfatlarındaki gizli bilgileri anlamak demekdir. Hârika ve kerâmet
ise, mahlûkların gizli bilgilerini anlamakdır. Allahü teâlâyı
tanıyıp
ma’rifet hâsıl etmek ile, hârika, kerâmet arasındaki fark, Hâlık ile
mahlûk arasındaki fark gibidir. Ma’rifet, Allahü teâlâyı tanımakdır.
Hârika ve kerâmet ise, mahlûkları tanımakdır. Dogru olan marifetler,
îmânı artdırır, olgunlasdırır. Hârika ve kerâmet, böyle degildir.
Insanın yükselmesi, kerâmete baglı degildir. Su kadar var ki,
Allahü teâlânın çok sevdigi kullarından birçogunda kerâmet hâsıl
olmusdur. Evliyânın birbirlerinden üstünlükleri, Allahü teâlâya
olan ma’nevî kurbları, ma’rifetleri ile ölçülür. Kerâmetleri ile
ölçülmez.
Hârikalar, kerâmetler, ma’rifetden dahâ kıymetli olsalardı,
Cûkıyye ve Berehmen denilen Hind kâfirlerinin, Evliyâdan dahâ
üstün olmaları lâzım gelirdi. Çünki onlar, riyâzet çekerek nefsin
isteklerini yapmıyorlar. Böylece, kendilerinden hârika hâsıl oluyor.
Evliyâda ise, kurb, ma’rifet hâsıl olmusdur. Hârika hâsıl olmasını
istemezler. Allahü teâlâyı tanımak varken, mahlûkları tanımak
istemezler. Hârika ve kerâmet, açlıkla ve riyâzet ile, her alçak
kimsede
hâsıl olabilir. Bunun Allahü teâlâya karîb olmakla, tanımakla
bir ilgisi yokdur. Kesf ve kerâmet istemek, mahlûklarla ugrasmak
demekdir. Si’r:
Ugursuz, la’în seytândan,
hârikalar görünür her ân.
Girer kapıdan, hem bacadan,
beden, kalb, olur ona vatan.
Tesavvuf sözlerini anma!
Nûrdan, kerâmetden dem vurma!
Kerâmet, Hakka kul olmakdır,
gerisi, riyâ, ahmaklıkdır!
– 161 – Kıyâmet ve Âhıret - F:11
Insanın kemâli, yüksekligi, fenâya kavusmak, her seyi gönülden
çıkarmakdır. Ibâdetleri yapmak, tesavvuf yolunda yürümek ve
nefse riyâzet çekdirmek, insanın kendi hiçligini anlaması ve
varlıgın
ve varlık sıfatlarının yalnız Allahü teâlâya mahsûs oldugunu
anlaması içindir. Bir kimse, kerâmet göstererek, herkesi yanına
toplamak, böylece baskalarından dahâ üstün tanınmak isterse,
kibr yapmıs, kendini begenmis olur. Ibâdetlerin, seyr ve sülûkün
ve riyâzet çekmenin fâidelerinden mahrûm olur. Allahü teâlânın
ma’rifetine kavusamaz. Tesavvuf büyüklerinden Sihâbüddîn-i
Sühreverdî “rahime-hullahü teâlâ” (Avârif-ül-me’ârif) kitâbında
buyuruyor ki, kerâmetler, kalbin Allahü teâlâyı zikr etmesi yanında
hiç kalır. [Sihâbüddîn Sühreverdî, Abdülkâdir Geylânînin “rahime-
hullahü teâlâ” talebesidir. 632 [m. 1234] de Bagdâdda vefât
etdi.] Seyh-ul-islâm Abdüllah-i Hirevî “rahime-hullahü teâlâ”
buyuruyor
ki, ma’rifet sâhibi olanların firâseti, ya’nî kerâmeti, Allahü
teâlânın ma’rifetine kavusmaga elverisli olup olmıyan kalbleri
birbirlerinden ayırabilmekdir. Açlık ve riyâzet çekenlerin firâseti
ise, mahlûkların gizli seylerini haber vermekdir. Bunlar, Allahü
teâlânın
ma’rifetine kavusamazlar. Ma’rifet sâhibi olan Evliyâ “rahime-
hümullahü teâlâ” hep Allahü teâlâdan sözederler. Insanlar,
mahlûkların gizli seylerini haber verenleri Velî sanırlar.
[Nitekim, kitâbın müellifi de,Evliyâ deyince, böyle kimseleri
düsünmekde, bu asagı kimseleri örnek vererek, islâm âlimlerini,
tesavvuf büyüklerini kötülemekdedir.]
Evliyâ-yı kirâmın “rahime-hümullahü teâlâ” Allahü teâlânın
ma’rifetlerinden söylediklerine inanmazlar. Bunlar Velî olsalardı,
mahlûkların gizli seylerini bilirlerdi. Mahlûkların gizli seylerini
bilemiyen,
Allahı hiç bilemez derler. Bu bozuk düsünce ile, Evliyâya
“rahime-hümullahü teâlâ” inanmazlar. Allahü teâlâ, Evliyâsını
çok sevdigi için, bunları mahlûklarla ugrasmaga bırakmaz. Mahlûkları
bunların hâtırlarına bile getirmez. Allah adamları, mahlûklara
düskün olanları begenmedikleri gibi, mahlûklara düskün olanlar
da, Allah adamlarını tanıyamaz ve begenmezler. Allah adamları,
mahlûkların gizli seylerini düsünürlerse, baskalarından dahâ iyi
anlar.
Riyâzet çekenlerin ve mücâhede yapanların firâsetleri kıymetsiz
oldugu için, müslimânlarda, yehûdîlerde, hıristiyanlarda ve her
çesid insanda hâsıl olabilir. Yalnız Allah adamları için degildir.
Seyh-ul islâm Hirevînin sözü burada temâm oldu. [Abdüllah-i Ensârî,
481 [m. 1088] de Hirâtda vefât etdi.]
Allahü teâlâ, fâideli olacagı zemân, Evliyâsının hârika göster-
– 162 –
mesini diler. Ma’rifetleri isiten kötü kimselerin, bunları
söyliyerek,
kendilerini Evliyâ imis gibi göstermeleri, bu ma’rifetleri
lekeliyemez.
Cevher çöplüge düserse, kıymetden düsmez.
Tesavvuf yolunda Rehber lâzımdır. Feyz Rehber vâsıtası ile gelir.
Rehber dogru degilse, yol bulunamaz. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”
sohbeti bereketi ile, tesavvufun yüksek derecelerine vardılar.
Ellinci mektûbdan terceme temâm oldu.
Ellibirinci mektûbda buyuruyor ki, (Zâriyât) sûresinin ellialtıncı
âyetinde meâlen, (Cinni ve insanları bana ibâdet etmeleri için
yaratdım) buyuruldu. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı, bu âyet-i
kerîmeden (Beni tanımaları için yaratdım) anlamıslardır. Iyi
düsünülürse,
iki anlayıs da birdir. Çünki, ibâdetlerin en iyisi, zikr yapmakdır.
Zikrin en yüksek derecesi, zikr olunanı düsünmekden,
kendini unutmakdır. Bu ise, ma’rifet demekdir. Görülüyor ki,
ibâdetin
en yüksek derecesinde ma’rifet hâsıl olmakdadır. Âyet-i kerîmede,
nefs ve seytân karısmadan, ihlâs ile ibâdet yapılması emr
olunmakdadır. Bu da, fenâya kavusmadan ve ma’rifetsiz yapılamaz.
Görülüyor ki, ma’rifetsiz ibâdet hâlis olamaz.
Imâm-ı rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî
“rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât)ın ikinci cildinin doksanikinci
mektûbunda buyuruyor ki: Velînin [ya’nî, Allahü teâlânın râzı
oldugu,
sevdigi kimsenin] kerâmet göstermesi sart degildir. Âlimlerin
hârika ve kerâmet göstermeleri lâzım olmadıgı gibi, Evliyânın
“rahime-hümullahü teâlâ” da, kerâmet ve hârika göstermeleri lâzım
degildir. Çünki, evliyâlık, (Kurb-i ilâhî) demekdir. [Ya’nî, Allahü
teâlâya yaklasmak, Ona ârif olmak, Onu tanımak demekdir.
Ikiyüzaltmısaltıncı mektûbda diyor ki, (Zâriyât) sûresinde, (Cinni
ve insanları, bana ibâdet etmeleri için yaratdım) meâlindeki âyet-i
kerîme, bana ârif olmaları için yaratdım demekdir. Görülüyor ki,
insanın ve cinnin yaratılmaları, Allahü teâlânın kemâlâtına ma’rifet
hâsıl etmeleri içindir. Onu tanımakla kemâl bulmaları içindir.]
Bir insana kurb-ı ilâhî ihsân olunur. Fekat hiç kerâmet verilmez.
Meselâ, gayb olan seyleri bilmez. Bir baskasına, hem kurb,
hem de kerâmet verilir. Bir üçüncüye ise, kurb verilmeyip, yalnız
hârika seyler, gayblardan haber vermek bildirilir. Bu üçüncü kimse,
Velî degildir. Istidrâc sâhibidir. Nefsinin cilâlanması, gaybleri
bilmesine sebeb olmus, dalâlete düsmüs, hak yoldan ayrılmısdır.
Birinci ve ikinci kimseler, kurb ni’metine kavusmakla sereflenerek,
Evliyâ olmuslardır. Evliyânın birbirlerinden yükseklikleri,
kurblarının derecesi ile ölçülür.
– 163 –
Muhammed Ma’sûm-ı Fârûkî “rahime-hullahü teâlâ” 1079 [m.
1668] senesinde, Hindistânın Serhend sehrinde vefât etdi. (Mektûbât)
ının ikinci cildinin yüzkırkıncı mektûbunda buyuruyor ki:
(Hadîs-i kudsîde, (Evliyâmdan birine düsmanlık eden, benimle
harb etmis olur. Kulumu bana yaklasdıran seyler arasında bana en
sevgili olanları, ona farz etdigim seylerdir. Kulum nâfile
ibâdetleri
yapmakla bana o kadar yaklasır ki, onu çok severim. Onu sevince,
onun duyan kulagı, gören gözü ve tutan eli ve yürüyen ayagı
olurum. Her istedigini veririm. Benden yardım isteyince, imdâdına
yetisirim) buyuruldu. [Bu hadîs-i kudsî (Hadîka)nın yüzseksenikinci
sahîfesinde de yazılıdır ve (Buhârîyi serîf) de mevcûd oldugunu
bildirmekde ve (Burada zikr olunan nâfileler, farzlarla
berâber yapılan nâfilelerdir. Bu kulumun gözüne, kulagına, eline,
ayagına öyle kuvvet veririm ki, baskalarının yapamadıklarını ihsân
ederim demekdir) buyurmakdadır. Bu ihsâna kavusabilmek
için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak ve ibâdetleri sartlarına uygun
olarak ve ihlâs ile yapmak lâzımdır. Bu dogru i’tikâd ve ibâdetlerin
sartları ve ihlâs da, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin sohbetlerinden
ve kitâblarından elde edilir. Hulâsa, insanı Allahü teâlânın
rızâsına
kavusduran (Vesîle), Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu âlimlere
(Mürsid) ve (Velî) denir. Bu vesîleyi, ya’nî mürsidi arayıp
bulmamızı
Allahü teâlâ Mâide sûresinde emr etmekdedir.] Farzların
kurb hâsıl etmeleri için ve terakkî etdirmeleri için, a’mâl-i
mukarribînden
olmaları lâzımdır. Bunun için de mürsidlerin bildirdikleri
nâfile ibâdetleri yapmak sartdır. Nemâz için, önce abdest almak
lâzım oldugu gibi, farzların da kurb hâsıl etmeleri için, önce
tesavvuf
yolunda ilerlemek lâzımdır. Kalb ve rûh, tesavvuf
[mütehassıslarının,
ya’nî Rehberin bildirdigi vazîfeyi yapmak] ile temizlenmedikce,
farzların kurbuna kavusulamayıp, Velî olmak serefi hâsıl
olamaz.)
Hadîs-i serîfde, (Unutulmus bir sünnetimi ihyâ edene yüz sehîd
sevâbı vardır) buyuruldu. Unutulmus sünneti ihyâ etmek, yâ onu
yapmakla olur. Yâhud, hem yapmak, hem de baskalarına ögreterek,
onların da yapmalarına sebeb olmakla olur. Islâmiyyeti ihyâ
etmenin bu ikinci sekli, a’lâ seklidir. Umûmî olan birinci seklden
dahâ kıymetlidir. [Sünneti a’lâ seklde ihyâ edenlere, ya’nî Ehl-i
sünnet i’tikâdını, farzları, harâmları, sünnetleri, mekrûhları,
kısacası
(Ilmihâl) kitâblarını yazanlara, yayanlara ve bunlara para yardımı
yapanlara ve kendileri de bunlara tâbi’ olanlara müjdeler olsun!]
Allahü teâlânın rızâsına kavusmak ve kurb derecelerinde ilerlemek,
ancak sünnete [ya’nî Resûlullahın yoluna] yapısmakla o-
– 164 –
lur. Âl-i Imrân sûresinin otuzbirinci âyeti olan, (Onlara de ki,
Allahı
seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz! Allah da sizi sever) meâlindeki
emr, bu sözümün vesîkasıdır. [Hadîs-i serîfdeki sünnet kelimesinin
islâmiyyet, ya’nî bütün ahkâm-ı islâmiyye demek oldugunu bu
âyet-i kerîme açıkca göstermekdedir.]
Bid’atden çok sakınmalıdır. Bid’at sâhibi ile arkadaslık etmemeli,
onunla görüsmemelidir. [Ya’nî i’tikâdı bozuk olan müslimânlarla,
mezhebsizlerle ve bid’at isliyenlerle konusmamalıdır. Meselâ,
sakalı bir tutamdan kısa yapanın, sakal bırakmak sünnetini yerine
getirdigini söylemesi, bid’atdir. Çünki, (sakalı çok uzatmak)
emr olundu. Bu emrin, bir tutamdan kısa yapmayınız demek oldugu
(Berîka)da ve baska kitâblarda yazılıdır. Bir tutam demek, sakalı
alt dudak kenârından avuçlayıp, avuçdan tasan fazlasını kesmekdir.
(Bid’at), emr olunmıyan seyi veyâ emri degisdirerek, ibâdet
olarak yapmak demekdir. Emri yapmamak, bid’at olmaz. Fısk,
günâh olur. Fâsık, ibâdet yapdıgına degil, suçlu olduguna
inanmakdadır.
Özrsüz sakal kazımak, bid’at degildir, fıskdır, suçdur.
Özr ile kazımak, fısk da degildir. Bid’at islemek, en kötü fıskdır.
Adam öldürmekden de dahâ büyük günâhdır. Hoparlör ile ibâdet
yapmak, çalgı ile, ney ile Kur’ân, salevât, ezân ve ilâhî okumak ve
böyle zikr yapmak da bid’atdir. Ba’zı bid’atler, küfre sebeb
olurlar.
Bid’at isliyen ve baskalarının islemesine sebeb olan kimseyi din
adamı sanmamalı, ona birsey sormamalı, onun din kitâblarını
okumamalıdır.]
Hadîs-i serîfde, (Bid’at sâhibleri, Cehennemdekilerin köpekleridir)
buyuruldu.
Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî “rahime-hullahü teâlâ” ikinci
cildin yüzonüçüncü mektûbunda buyuruyor ki: Kalb ile yapılacak
vazîfeler bes çesiddir: Birincisi, Allahü teâlânın ismini zikr
etmekdir.
Insanın yüreginde kalb [gönül] denilen bir latîfe vardır. [Latîfe,
maddesi olmıyan, cism olmıyan sey demekdir. Rûh da bir latîfedir.]
Sessiz olarak, hayâl ile kalbde Allah, Allah denir. Ikinci vazîfe,
yine hayâl yolu ile Kelime-i tevhîdi zikr etmekdir. Her iki
zikrde de hiç ses çıkarılmaz. Üçüncü vazîfe, (Vukûf-i kalbî)dir. Bu
da, hep kalbini düsünüp, Allahdan baska, hiçbir sey hâtırlamamak
için dikkatli olmakdır. Kalb denilen latîfe hiç bos kalamaz.
Mahlûkların
düsüncelerinden temizlenen kalb, kendiliginden Allahü
teâlâya teveccüh eder. [Bosaltılan bir siseye havanın kendiliginden
dolması gibidir.] (Kalbini düsmandan bosalt! Dostu kalbe çagırmaga
lüzûm kalmaz) demislerdir. Dördüncü vazîfe, (Murâkaba)
dır. Buna (Cem’ıyyet) ve (Âgâhî) de denir. Allahü teâlânın,
– 165 –
her an, herseyi gördügünü, bildigini hep düsünmekdir. Besinci vazîfe
(Râbıta)dır. Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
tam uyan bir zâtın karsısında oldugunu, onun yüzüne bakdıgını
düsünmekdir.
Böyle düsünmek, ona karsı hep edebli olmagı saglar.
Edeb ve sevgi, kalbleri birlesdirir. O zâtın kalbinden, kendi
kalbine
feyz, bereket akmasına sebeb olur. Bu bes vazîfeden en kolayı,
en fâidelisi râbıtadır. Resûlullaha tâm tâbi’ olmıyan kimse,
kendisine
râbıta yapdırırsa, ikisine de zarar verir.
Imâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, birinci cildin
ikiyüzseksenaltıncı
mektûbunda buyuruyor ki: Tesavvuf yolunda
ilerlemek için, kâmil ve mükemmil, yolu bilen bir Rehberin
teveccühü,
rehberlik etmesi lâzımdır. Böyle hakîkî bir Rehber bulmak,
çok büyük ni’metdir. Ona isti’dâdına uygun olan bir vazîfe verir.
Isti’dâdına göre, hiç vazîfe vermeyip, yalnız sohbetinde bulunmasını
kâfî görmesi de câizdir. Onun hâline uygun gördügünü emr
eder. Rehberin sohbeti ve teveccühü, diger vazîfelerden dahâ
fâidelidir.
Bes vazîfe ve Rehberin sohbeti, Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” uymagı kolaylasdırmak içindir. Islâmiyyete
uyulmadıkca,
bu vazîfeler ve sohbet fâide vermez.
Yukarıda bildirilen çesidli mektûblardan anlasılıyor ki, insanların
birinci vazîfesi, Allahü teâlânın kurbuna, ya’nî ma’rifetine,
rızâsına,
sevgisine kavusmakdır. Bunun da tek yolu, Resûlullaha uymak
ve bid’atlerden sakınmakdır. Resûlullaha kolay ve dogru uyabilmek
için ihlâs lâzımdır. Ihlâs ile yapılmıyan ibâdetler fâideli olmaz.
Kabûl edilmez. Kurb ni’metine kavusdurmaz. Ihlâs elde etmek
de, tesavvuf yolunda çalısmakla nasîb olur. Görülüyor ki, tesavvufun
bildirdigi vazîfeleri yapmak, ibâdetlerin ihlâs ile yapılması
ve kabûl olması içindir. Makbûl olan ibâdetler de, insanı Allahü
teâlânın kurbuna, ma’rifetine, rızâsına kavusdurur. Eshâb-ı kirâmın
hepsi, sohbet ve râbıta vazîfelerini yaparak, ihlâsın en üstün
derecesine kavusdular. Onların bir avuç arpa sadaka vermelerinin
kıymeti, baskalarının dag kadar altın vermelerinden katkat ziyâde
oldu. Görülüyor ki, tesavvuf yolu, bid’at degildir. Islâm dîninin
temellerinden
biridir. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”,
tesavvuf yolunda bulunan vazîfeleri yapmıslar, bu sâyede,
bu ümmetin en üstünleri olmuslardır.
20 - Kitâbın üçyüzellidördüncü sahîfesinde, (Enfâl sûresinin
altmısdördüncü âyetinde, Allah sana ve sana tâbi’ olanlara yetisir.
Ondan baskasına ihtiyâcımız yokdur buyurdu. Ibni Kayyım ve Ibni
Teymiyye böyle oldugunu bildirdiler. Bu âyete, sana, Allah ve
– 166 –
sana tâbi’ olanlar yetisir demek yanlısdır dediler. Allahdan baska
kimse kâfî olamaz. Iki âyet önce, seni aldatmak isterlerse, Allah
sana elbet kâfîdir. Seni, kendi yardımı ile ve mü’minlerin
yardımları
ile kuvvetlendirdi denildi. Kâfî olmak ile kuvvetlendirmek
kelimelerini
birbirinden ayırdı. Kâfî olmagı yalnız kendisi için,
kuvvetlendirmegi
ise, hem kendisi için, hem de kulları için kullandı.
Mü’minler de, Allah bize kâfîdir, yetisir derler. Allah ve Peygamber
bize kâfîdirler diyen olmamısdır. Yalnız Allah kâfî olur ve yalnız
Ona tevekkül olunur) diyor.
Imâm-ı Beydâvî “rahime-hullahü teâlâ”, tefsîr âlimlerinin bas
tâcı olup, 685 [m. 1285] de Tebrîzde vefât etmisdir. Bu büyük âlim,
(Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsında Bîdâ denilen yerde nâzil oldu.
Yâhud, Mekkede otuzüç erkek ve altı kadın îmân etmisdi. Sonra
hazret-i Ömer de îmân edince, bu âyet-i kerîme geldigini Abdüllah
ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” haber verdi) diyerek,
âyet-i kerîmenin (Allahü teâlâ ve mü’minler sana kâfîdir) demek
oldugunu bildirdi. Hüseynî tefsîri de böyle yazıyor. Celâleyn
tefsîri, mü’minlerin kâfî oldugunu açıkça bildiriyor. Imâm-ı Rabbânî
“rahime-hullahü teâlâ” ikinci cildin doksandokuzuncu mektûbunda
buyuruyor ki, (Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü
vetteslîmât”, islâmiyyetin, hazret-i Ömerin yardımı ile
kuvvetlenmesini
ve yayılmasını, Allahü teâlâdan istedi. Hak sübhânehu
ve teâlâ, sevgili Peygamberine, hazret-i Ömerle yardım eyledi ve
Enfâl sûresinde meâlen, (Ey Peygamberim! Sana Allah ve senin
izinde olanlar, yardımcı olarak yetisirler) buyurdu. Abdüllah ibni
Abbâs hazretleri, bu âyet-i kerîmenin, hazret-i Ömer îmâna gelince
indigini haber verdi “radıyallahü anhüm”.)
Muhammed Hâdimî,[1] (Berîka) kitâbının binelliüçüncü sahîfesinde
diyor ki, (Imâm-ı Muhammed “rahime-hullahü teâlâ” (Câmi’-
us-sagîr) kitâbında, Peygamber hakkı için veyâ bir Velînin ismi
hakkı için diyerek, düâ etmek, tahrîmen mekrûhdur buyurdu.
(Hidâye) kitâbı bunu açıklarken, çünki, mahlûkların Allahü teâlâ
üzerinde hakları yokdur dedi. Fekat, Allahü teâlânın sevdigi bir
kuluna verdigi hakkı düsünerek böyle düâ etmek mekrûh degildir
denildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, (Yâ
Rabbî! Sana düâ edenlerin hakkı için ve Muhammed aleyhisselâmın
hakkı için) diyerek düâ etdi. Bezzâziyye fetvâsında da câiz
denildi).
Iste bunun gibi herkese, her yerde, her zemân, her islerinde,
yalnız Allahü teâlâ kâfîdir. Ondan baska yardımcı yokdur. Ondan
– 167 –
[1] Hâdimî 1176 [m. 1762] de Konyada vefât etdi.
baskasından yardım istemek sirkdir. Fekat, Allahü teâlânın verdigi
hakkı düsünerek, düâ etmek câiz oldugu bildirilmisdir. Allahü
teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sâlih kulları
ve fen adamlarını ve çesidli madde ve kuvvetleri, is, para ve makâm
sâhiblerini, kendi yaratmasına sebeb kılmısdır. Bu sebeblere
yapısmak ve Allahü teâlânın yaratmasını, bu sebeblere sarılmakdan
beklemek câiz olur. Bunlar, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb
olarak bize kâfîdir, yetisirler demek iyi olur. Bunun içindir ki,
derin tefsîr âlimleri, yukarıdaki âyet-i kerîmeyi (Allahü teâlâ ve
yanındaki mü’minler, sana kâfîdirler) olarak açıklamıslardır.
Vehhâbî kitâbının da, üçyüzseksenbirinci sahîfesinde yazılı,
imâm-ı Ahmedin ve Müslimin “rahime-hümallahü teâlâ”[1] Ebû
Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” bildirdikleri hadîs-i serîfde,
(Rubbe es’asin medfû’un bil-ebvâbi lev akseme alellahi le ebirrehu)
buyuruldu. Ya’nî sözlerine kulak asılmıyan nice kimseler görürsünüz
ki, bunlar, birsey için yemîn etseler, Allahü teâlâ bu sevgili
kullarının hâtırı için, o seyi hemen yaratır. Bu hadîs-i serîf,
tesavvuf
ilminin ve Rehber arayıp onun gönlünü kazanmaga çalısmanın
dogru oldugunu gösteren vesîkalardan biridir. Bu hadîs-i
serîfe dayanarak, (Berîka) ve (Hadîka) kitâblarında, söylenilmesi
yasak olan altmıs sözün yirmiüçüncüsünde diyor ki, (Yâ Rabbî! Su
Peygamberin veyâ ölü yâhud diri sâlih, Velî, âlim kulunun hürmeti,
senin ona ihsân etdigin kıymeti hürmetine senden istiyorum) demek
câiz, ya’nî halâl oldugu, (Bezzâziyye) fetvâsında yazılıdır.
(Münye) kitâbından ve baska eserlerden anlasıldıgına göre, böyle
düâ etmek müsteha